‘Zaman tüneli'nde devam eden bir güç yarışı...
'Kapitalizmin lider ülkesi' Birleşik Amerika'nın Başkanı Trump bugünlerde komünizmin dünya çapındaki en güçlü ve büyük uygulayıcısı olan Çin Halk Cumhuriyeti'nde..
Böyle bir irtibat bugün gayet normal görülse bile, iki zıd kutuptan birine veya diğerine mensup olmayı gerektiriyordu; Komünist Çin veya Milliyetçi Çin; hayal bile edilemezdi.. Kapitalist ve komünist dünyaların birisinden veya diğerinden birisine mensup olmak şeklindeki isimlendirme yeteri kadar açık değildi..
Çünkü, 60-65 yıl öncelerde, Kıta Çini'nde Mao Ze Tung liderliğinde kurulmuş olan Çin Halk Cumhuriyeti isimli komünist bir rejim ve onun 100 km. kadar doğusunda Büyük Okyanus kıyılarında bulunan Taiwan adasında 'Mareşal Chiang Kai Shek (Çan Kay Şek) liderliğinde 'Milliyetçi Çin' adıyla kurulmuş olan bir Nasyonalist Çin vardı...
Mareşal Chiang Kai Sheck isimli ve 'anti-komunist /komünist karşıtı güçler elindeki Milliyetçi /Nasyonalist Çin, Kıta Çini'nden uzaklardaydı.. Çünkü, Kıt'a Çini'nde, Mao liderliğindeki komünist güçlerce kurulan yeni ve ayrı bir devlet vardı..
Soğuk Savaş döneminde, Mao liderliğindeki dev bir ülke durumunda olan Kıta Çini'ne sempatiyle bakmak, komünist olarak nitelenmek için yeterliydi.. Ama yine de, komünist güçlerin elindeki Kıta Çini ile, Taiwan adasına kaçıp orada ayrı bir devlet kuran Milliyetçi Çin güçleri arasındaki psikolojik savaş, ilginç bir tablo ortaya çıkarıyordu.. Ve her iki taraf da, 'Keşke bizim de olsa..' diyerek, bir 'nükleer güç' sahibi olmak emeline ayarlamışlardı, ayakta olmak ve kalmak mücadelelerini..
2009/ 2017 arasında, 44. ABD Başkanı olan Barack Obama, Amerikan Başkanı olarak, 'nükleer güç sahibi olmak' yarışıyla konusunda, 'Bir devlet nükleer güç sahibi iken, başka bir devletin bu güce sahip olmasını engellemeye çalışmanın mantığı yoktur..' derken, haklı bir çıkış yapıyordu. Nitekim, bugün, nükleer bir güce sahib olmak hedefi, dünya siyaset sahnesinde güçlü bir varlık olarak yer almak isteyen devletlerin her birisinin bu duruma büyük emekler harcadıkları bilinen devletlerin, bu noktaya erişir erişmez dünya sahnesinde çok farklı bir konuma yükseliverdikleri son 60 yılın nice örnekleriyle sergilendi. Hatırlayalım, Amerika, Rusya ve İngiltere, nükleer güç sahibi olan 3 büyük güç olarak anılırken, Fransa Devlet Başkanı General 'Charles de Gaulle' 1964'te, Fransa'nın Büyük Okyanus'ta başarıyla gerçekleştirdiğini açıkladığı nükleer güç denemesiyle, dünya sahnesindeki yeni yerlerinin, 4. nükleer güç olduklarını ortaya koyuyordu.
Bu yarış orada da kalmadı ve bugün, nükleer güç sahibi ülkeler, kendilerini resmî açıklamalarıyla, 9'a kadar yükselmiş bulunuyor.. (B. Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa, İsrail, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve Güney Afrika ülkeleri..) Bunların dışında, nükleer güç sahibi olduklarını henüz açıklamamış olan bazı ülkelerin var olduğu da tahmin edilmektedir.
*
**
'Sizin elinizde nükleer silahınız varken, başkalarının da aynı silaha sahip olmak istemelerine niye kesin bir tavır koyuyorsunuz? ' şeklinde bir soruyla karşılaştığında, Amerikan Başkanı Trump, 2 ay kadar önce yaptığı bir açıklamada, gaayet net olarak, 'Onların elinde de bu nükleer silahlar başkalarının elinde de olursa, bizi öldürmek isteyeceklerdir..' diyordu..
Tabiî, bu cevabın içinde, 'Biz başkalarının bize saldırısından korkmasak, elimizdeki nükleer güçlerle bütün dünyaya baş eğdiririz..' mânası da olup, nice ülkeler de zımnen, 'nükleer güç yarışında biz de varız..' demektedirler.. Bu konuda ismi geçen ülkelerden birisinin en önde gelen liderlerinden bir isim, 'Birileri nükleer güç sahibi olmayı kendileri için bir hak olarak görüyorlarsa, biz niye olmayalım?..' demişti. Ki, ortaya yeni nükleer güç sahibi ülkeler çıktıkça, bu alanda ilk sayılan ülkelerin yaklaşımı, bu yeni ülkelerin ellerindeki nükleer gücün yok edilmesi düşüncesini ileri sürmek şeklinde ortaya çıkıyor..
Yani, nükleer güç sahibi olmamak bir dert ise, ona sahib olmak daha az olmayan bir problem olarak ortaya çıkıyor..
Hatırlayalım. 25-30 sene öncelerde, Hindistan, nükleer bir denemeyi başarıyla gerçekleştirdiğini açıklayınca, Hindistan'la 1948'lerdeki bağımsızlık günlerinden beri birbirlerini en büyük düşmanı olarak gören Pakistan da nükleer güç denemelerini başarıyla gerçekleştirdiğini açıklayıvermişti.. Şimdi, her iki ülke de nükleer güç sahibi olarak birbirlerine karşı tetikte bekliyorlar.. Ve bu iki ülkenin liderleri de, onca fakirliklerine rağmen, bu kadar büyük harcamalarla nükleer yarışa girmelerinin mantığı sorulduğunda, 'Hayatta kalabilmek için buna mecburuz.. ' cevabını vermekteler.. Esasen, bu iki ülke arasında 1948'den bu yana meydana gelen 3 büyük savaştan da bir neticeye varılamamıştı ve tarafların elleri hâlâ da tetikte.. Ve iki tarafın da nükleer güç sahibi olmaları, o tetiğe basmaktan iki tarafı da alıkoyan aslî etkenlerden birisi..
Ki, CBS'nin '60 Minutes programına verdiği kayıtlı bir röportajda Benjamin Netanyahu, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'ın nükleer programı ve askeri yetenekleri konusunda hâlâ büyük endişeleri olduğunu, "İran'dan çıkarılması gereken nükleer madde, zenginleştirilmiş uranyum hâlâ var" söyledi geçen hafta... "Yıkılması gereken zenginleştirme tesisleri hâlâ var, İran'ın desteklediği vekil güçler hâlâ var, üretmek istedikleri balistik füzeler hâlâ var... yapılacak çok iş var." diyor; 'devam eden diplomatik çabalara ve Tahran'ın nükleer faaliyetlerinin sınırlandırılmasına rağmen İran ile savaşın "bitmediğini" söylüyor...
Netanyahu'ya ABD ve İsrail'in, İran'daki nükleer malzemeyi nasıl ortadan kaldıracağı sorulduğunda, "Girersiniz ve çıkarırsınız" diye karşılık veriyor, ama, bunun nasıl gerçekleştirileceğini söyleyemiyordu..
Wall Street Journal'in bir raporuna göre , İran, nükleer programı ve yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarıyla ilgili ABD taleplerini kabul etmeyi reddetti. Tahran bunun yerine ayrı nükleer görüşmeler önerdi ve zenginleştirilmiş uranyumunun bir kısmının seyreltilmesini, geri kalanının ise üçüncü bir ülkeye transfer edilmesini teklif etti.
Bildirilen teklife göre, ABD anlaşmadan çekilirse, uranyum İran'a iade edilecekti. İran'ın ayrıca, Hürmüz Boğazı'nın ticari gemi trafiğine yeniden açılması karşılığında ABD'nin limanlarına uyguladığı ablukanın kaldırılmasını istediği de bildirildi. ABD, herhangi bir barış anlaşmasının parçası olarak İran'ın nükleer programını kalıcı olarak durduracağına dair güvenceler arıyor.
Trump'a, Çin'e gitmeden önce İran'la ateşkesi sona erdirmek için kırmızı çizgisinin ne olacağı sorulunca, Trump hemen bir cevap vermedi, Pekin'e yapacağı uzun uçak yolculuğu boyunca bunu düşünecekleri şeklinde cevap vermiş; "Uçakta da düşüneceğiz, önümüzdeki bir süre de düşüneceğiz. Ama ordularını çok ağır bir şekilde yendik, o iş bitti. (...) "İran'dan bahsederken önemsediğim tek şey, nükleer silaha sahip olamamalarıdır. Amerikalıların mali durumunu düşünmüyorum, kimseyi düşünmüyorum." demişti.
Bir muhabir, Trump'a, Amerikalıların malî durumunu dikkate alıp almadığını sorunca, o, "Bu arada borsamız tüm zamanların en yüksek seviyesinde, ama en önemli şey, borsamızın biraz yükselip alçalmasından bağımsız olarak, İran'ın nükleer silaha sahip olmamasıdır.' diyordu, geçen hafta...
*


