
Sömürgeci Hiyerarşiler
Günümüz İslam toplumlarında, yaşanılagelen kadercilikler, her tür edilgenliği, her tür yenilgiyi, her tür aşağılanmayı meşrulaştırıyor. Toplumlarımızda maruz kaldığımız yapısal edilgenlikler sebebiyle, yapısal tehditler karşısında hiç bir etkili çözümleme
Atasoy Müftüoğlu - İslamianaliz
Hangi toplumda olursa olsun, bir toplumda, farklı toplumsal kesimlerin/eğilimlerin, birbirlerini, önyargılı kimi klişelere hapsetmeleri, bu kesimlerin, medeni/kentsel ilişkilere, medeni/kentsel kültüre-bilgeliğe bütünüyle yabancılaştıklarını; barbar/taşralı/kabileci ilişkileri benimsedikleri, bu ilişkileri içselleştirdiklerini gösterir. Hangi etnik ırkçılık adına gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, her etnik ırkçılık ne kadar korkunç ve iğrenç ise, hangi mezhep adına gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin her mezhepçi ırkçılık da bir o kadar korkunç ve iğrençtir. Diğerkamlığı, kuşatıcılığı, kapsayıcılığı, sevmeyi unutarak, düşmanlıklar karşıtlıklar, ayrıcalıklı sosyal-toplumsal kimlikler icat etmeye çalışmak, İslam medeniyeti terbiyesini unutmak, terbiyesizliği seçmek anlamı taşır. Politik rekabetler sebebiyle parçalanan bir toplumda, asıl yapılması gereken, parçalanmışlıkları tahkim etmek değil, bütünleşmeyi sağlayabilecek ahlaki bir çerçeveye sahip olmak olmalıdır. Politik rekabetler/karşıtlıklar adına, toplumun parçalanmasını göze almak toplumun geleceğini bütünüyle yok eder. Politik mücadeleler/rekabetler, insani/ahlaki alandan-ilişkilerden uzaklaşmayı gerektirmez. İnsani-ahlaki alandan uzaklaşma, hangi toplumda olursa olsun, ilgili toplumun politik bir hastalıkla, paranoya ile malûl olduğunu, siyasal tükenmişlik içerisinde bulunduğunu gösterir.
Günümüz İslam toplumlarında, yaşanılagelen kadercilikler, her tür edilgenliği, her tür yenilgiyi, her tür aşağılanmayı meşrulaştırıyor. Toplumlarımızda maruz kaldığımız yapısal edilgenlikler sebebiyle, yapısal tehditler karşısında hiç bir etkili çözümleme üretememek gibi yapısal bir sorunumuz var. Yüz yıla yakın bir süredir, kuşaklar boyunca hayatın tüm boyutlarını sınırsız bir biçimde terörize eden, boğucu Yahudi-Siyonist işgal-istila-soykırım, Filistin'de, soykırımdan kurtulanları sosyal ölüme mahkûm ediyor. Filistin'de tarih bilinci direniş temelinde şekillenirken, İslam dünyası ulus-devletlerinde tarih, politik teslimiyetçilik temelinde şekilleniyor. Yapısal edilgenliklerle yüzleşmediğimiz, yapısal tehditleri öngöremediğimiz için, bugün, bütün İslami tasavvur ve tahüyyüllerimizi erteliyor, yerli-milli alanlarda, hamasetle mevcudiyetimizi sürdürmeye çalışıyoruz. Toplumlarımız, kendi tarihlerini yönetme yeteneklerini kaybettikleri için, Amerikan emperyalizminin vesayet ve meşruiyetine sığınıyor. İran, kendi bağımsız tarihini, yönetme iradesini somutlaştırma çabası içerisinde bulunduğu için, evanjelist Hıristiyan/Musevi Haçlı Seferlerine maruz kalıyor. Ulus-devlet patolojileri sebebiyle, bu Haçlı Seferlerine karşı İslami dayanışma gündeme bile getirilemiyor. Sözünü ettiğimiz patolojiler sebebiyle, İslam dünyası denilen dünya, ortak bir İslami dünya görüşü, hayat tarzı, tarih ve siyaset bilinci oluşturamıyor. Bu patolojiler sebebiyle Filistin'de yüz yıla yakın bir süredir sürdürülmekte olan özgürlük mücadelesine, İslam ülkesi olarak anılan ülkeler, hiç bir şekilde siyasal yardımda bulunamıyor. İslam dünyası toplumlarında, belirleyici hale gelen konformist din algısı, halkların, bilinçli/bağımsız bir tercihte bulunmalarını imkansız kılıyor. Konformist din algısı, bütün İslam toplumlarını belirsiz bir ufka kapatıyor. Toplumlarımıza hakim olan konformist din algısı, kimi dini figürlerin, kimi politik figürlerin, kendi kendilerini kutsallaştırmalarını, kendi kendilerini kahramanlaştırmalarını, kendi kendilerini putlaştırmalarını bir şekilde içselleştiriyor. Kendi kendilerini kutsallaştıran, putlaştıran, kahramanlaştıran dini ya da politik figürlerin, Amerikan emperyalizmi ile işbirliği halinde olmalarını, emperyalist figürlerle dost olmalarını asla sorgulama konusu yapmıyor, yapamıyor, sorunsallaştıramıyor. Bu durum, içerisinde yaşadığımız toplumda da müşahede edilebileceği üzere, toplumun eşi ve benzeri görülmemiş bir bilinç yoksulluğu ile, ahlaki ve entelektüel yoksullukla malûl olduğunu gösteriyor. Toplumlarımız, kendilerine uygulanan psikolojik manipülasyonlar ve zihinsel kontroller sebebiyle bu vahim yoksullukları hissetmiyor. Bu yoksulluklar sebebiyle, ölümcül koşullara mahkûm edilen aziz Filistin halkının umutlarını utanmazca istismar eden, bu umutları seçim malzemesi haline getiren uygulamalar hiç bir şekilde mahkûm edilemiyor, takbih edilemiyor. Siyasal tükenmişlik, iradesizlik, bağımlılık, toplumlarımızı, emperyalist vesayete açık hale getiriyor. Konformist kültür ve konformist din algısı, toplumlarımızda zihinsel-ruhsal atalet ve meskeneti tahkim ettigi için, hiç bir zaman, hiç hiç bir şekilde yapısal değişim gündeme kazandırılamıyor. Toplumlarımızda tarih, iktidar-devlet çıkarları doğrultusunda yeniden üretildiği için, İslami bir tarih bilinci oluşturulamıyor. Bu nedenle de, toplumlarımız, tarih/siyaset bilinci üreten toplumlar olarak değil, folklor üreten toplumlar olarak anılıyor.
Bugünün dünyasında, gerçeği sevmeyen, hamaseti seven toplumlar, emperyalist dayatmalar karşısında mutlak bir hiçlik sergiliyor, TV ve PC ekranlarına maruz kalan genç kuşaklar çok ağır bir bilinç felci, ahlaki bir felç yaşıyor. Bugünün toplumlarında sayısal çoğunluk, ahlaki çoğunluğa ihtiyaç duymuyor. Ahlaki çoğunluğa ihtiyaç duymayan sayısal çoğunluk, bilinçli bir şekilde düşmanlaştırılan muhalefetin, haysiyetini dikkate almıyor. Bu durum değerler siyasetinin yerinde yeller estiğini gösterir. Toplumlarımızda, kendilerini muhafazakar ve dindar olarak tanımlayan, muhafazakarlığı ve dindarlığı politik bir gösteri olarak, politik üstünlük gösterisi olarak temsil eden kadroların nihai bir ikiyüzlülükle malûl olmaları, nihai ikiyüzlülüğe mahkûm olmaları, varoluşsal tüm değerleri, tüm bilgelikleri, tüm anlamları ve tüm ilkesellikleri altüst etmiş bulunuyor. Gösteri muhafazakarlığının, gösteri dindarlığının, İslamcılık olarak tanımlanmasının İslami özgünlükle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını bilmek gerekir.
Günümüz toplumlarında zincirlerinden boşalmış karanlık ihtiraslar, oportünist muhafazakarlık, oportünist dindarlık maskeleri altında sürdürülüyor. Maskeli hayatlar, kendi hayatlarını yaşayamayanları, başka hayatlar yaşamaya mecbur/mahkûm ediyor. Maskeli hayatlar yaşamaya mecbur/mahkûm olanlar hiç bir zaman ve hiç bir şekilde etkin özne olma yeteneği/iradesi kazanamıyor. Koşullara göre davranan, koşullara göre tercihlerde bulunanlar, kendi kendilerini şeyleştirmiş bulunuyor. Kendi kendilerini şeyleştirenler, başkalarının yorumlarına/düşüncelerine/ çözümlemelerine katlanıyor. İslam dünyası toplumları, modern zamanlar boyunca, sistematik bir biçimde, kültürel bir soykırıma tabi tutularak, küresel ırksal-etnik bir hiyerarşiye; Hıristiyanlığı, İslamdan çok daha üstün telakki eden çok bağnaz bir hiyerarşiye, epistemolojik ve dilsel katı bir hiyerarşiye maruz kaldıkları için, İslamı evrensel bir bütünlüğün, evrensel bir insanlığın ifadesi olan özgür/özgün bir yoruma, evrensel bir yoruma kavuşturamıyor, alternatif/bağımsız/eleştirel bir bilgi üretme iradesi ortaya koyamıyor. Bu nedenledir ki, toplumlarımız bugün, talihsiz bir taşralılığın ifadesi olan yerli-milli bir yorumun, otoriter bir yorumun sınırları içerisine hapsedilmiş bulunuyor. Halen İslam toplumları üzerinde tayin edici, tahrip edici etkisini sürdüren sömürgeci hiyerarşilerle, nihai anlamda entelektüel/akademik bir hesaplaşmaya cesaret edebilmemiz gerekir. Bugün, İslami düşünce/kültür/edebiyat/eğitim hayatı, akademik hayat, sözünü ettiğimiz çapta bir hesaplaşma yapmayı düşünmüyor, utanç verici, yüz kızartıcı etnik karşıtlıklarla, mezhep karşıtlıklarıyla günü kurtarmaya çalışıyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, yerli-milli rejimler, varoluşsal bir sapmayı/ihaneti göze alarak, anti emperyalist içeriği/bilinci/öfkesi/tavrı olmayan bir din algısını, soyut-mistik-resmi alana hapsetmek suretiyle yoksullaştırıyor/millileştiriyor, işlevsiz kılıyor. Buradan hareketle, Şii'ler/Aleviler/Kürtler/Ermeniler/Rumlar/muhalif politik hareketler vb. gibi unsurlar, değersizleştirilerek/damgalanarak/aşağılanarak, ötekileştirilmek suretiyle epistemik adaletsizliğe/haksızlığa mahkûm ediliyor. Medeni bir toplumda yaşıyor olsaydık, hiç kimse, aidiyetleri nedeniyle epistemik haksızlığa/adaletsizliğe maruz kalmayacaktı. Yapısal epistemik dışlanmaların/haksızlıkların toplumsal/siyasal bağnazlıktan, bağnazlıkların barbarlığından kaynaklandığını bilmek/hatırlamak gerekir. Günümüzde, iktidar ayrıcalık ve ihtiraslarıyla büyülenenler, toplumlarımızda yaşanmakta olan hiç bir haksızlığı, hiç bir adaletsizliği, eşitsizliği, zulmü hiç bir şekilde görmüyor/duymuyor, görmek ve duymak istemiyor.
Toplumlarımızda, yerli-milli, resmi-mistik retorik, parçaları bütünden bağımsız hale getirerek, bütünlük için mücadeleyi imkansız hale getirmeye çalışıyor. Evrensel İslami ilke ve ideallerin, yerli-milli-mezhepçi dogmatizmlere dönüştürülmüsi, İslami bütünlük ve dayanışma bilincini/sorumluluğunu gündemimizden çıkarıyor. İçeriden, konformist din algısı aracılığıyla sistematik bir biçimde sömürgeleştirilen Müslüman halklar içerisinde bulundukları İslami idrak yoksunluğu sebebiyle, Haçlı-Soykırımcı, İslamın ve ümmetin azılı düşmanı Amerikan emperyalizminin emrinde ve hizmetinde bulunan politik liderleri, ümmet lideri gibi takdim etmek suretiyle, eşi ve benzeri görülmemiş patolojiler sergileyebiliyor. İçeriden dayatılan sömürgeleştirme süreçlerine maruz kalan Müslüman halklar, dışarıdan dayatılan sömürgeci yapılarla/kavramlarla/düşüncelerle yüzleşemiyor, nasıl yüzleşilebileceğini bilmiyor. Toplumlarımızda, bir yanda, yerli-milli retoriği bilinçli bir şekilde toplumsallaştırılır, kurumsallaştırılırken, bir diğer yanda da, ümmet ideallerinden söz edilmesinin anlaşılabilir, kabul edilebilir bir yanı yoktur.
Yerli-milli aidiyet söylemleri, etnik mezhepçi homojenlik ve önyargı dayatmaları, sömürgeci hiyerarşilerin belirleyici etkileri karşısında eleştirel bir varlık-hayatiyet ortaya koyamıyor. Düşünce hayatının, eğitim hayatının, akademik hayatın, sömürgeci hiyerarşilerin belirleyiciliklerini etkisiz kılabilecek çapta yetişmiş evrensel zihinlere sahip olmadığını bilmek gerekir. Yerli-milli çerçevelerle, propaganda öyküleriyle küresel tartışmalarda söz sahibi olunamaz. Sömürgeci hiyerarşilerin, İslam toplumlarını/dünyasını ontolojik olarak farklı, anlaşılması mümkün olmayan bir dünya olarak tanımlamaya devam ettiklerini görmek, bu konuda İslami bir dikkate sahip olmak gerekir. Emperyalist/ırkçı/sömürgeci hiyerarşiler, toplumlarımızı/halklarımızı hukuki özne statüsüne sahip toplumlar-halklar olarak görmeyerek, sürekli olarak istiskal ediyor. Uluslararası düzen denilen, barbarlık düzeni, masum Filistin halkını yüz yıldır hukuki/ahlaki/siyasi korumadan dışlamış bulunuyor. Emperyalist-Haçlı dünyası toplumlarımıza katlanılması mümkün olmayan zulümleri/kötülükleri reva görürken, toplumlarımıza hakim olan yerli-milli otoriter rejimler de, toplumlarımızın muhalif kesimlerini dışlayarak, onları seçici hukuk uygulamalarına tabi tutuyor. Toplumlarımızda bugün, seçici hukuk uygulamaları, sıradanlaşmış bulunuyor.
Toplumlarımızda, Batı'nın bilim ve düşüncesini almalıyız diyen düşünce/eğitim hayatı, akademik hayat, bu bilim ve düşüncenin sömürgeci hiyerarşiler tarafından oluşturulduğunun farkında ve bilincinde değiller. Toplumlarımız yerli-milli bir zihin dünyasına kapatıldıkları için, tarihsel bir algı-bilinç kaybı yaşıyor, evrensel bir vizyon/misyon ve sorumluluk üretemiyor. Terör siyasetenin tayin edici olduğu, kalbi/vicdanı olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Terör siyaseti, emperyalist güçlerin stratejik çıkarlarına hizmet ediyor. İslam dünyası toplumları/ ülkeleri, devrimci-direnişçi mücadeleler dışında, belirleyicilik iradesini yeteneğini kaybetmiş durumdalar. Belirleyicilik iradesini yeteneğini kaybeden ülkeler, emperyalist vesayeti seçtikleri için her zaman kolaylıkla araçsallaştırılıyor, şeyleştiriliyor, sessizleştiriliyor, sahte-yüzeysel varoluşlara mahkûm ediliyor. Sahte-yüzeysel-bağımlı varoluşlara mahkûm edilen İslam dünyası toplumlarında otokrasiler kendi ihtiraslarını ve kendi gerçeklik yaklaşımlarını toplumlarımıza keyfi bir biçimde dayatabiliyor.
İslam dünyası toplumlarında, devleti kutsallaştıran/mutlaklaştıran konformist zihniyet; konformist din algısı aracılığıyla bütün bir toplumu memur zihniyetli nesnelere dönüştürüyor. Sözünü ettiğimiz din algısı aracılığıyla aynı zamanda, bu toplumları yöneten kadrolar da, Amerikan Haçlı emperyalizminin kullanışlı memurları haline getirilebiliyor. Hiç bir şartta, hiç bir gerekçeyle meşrulaştırılması mümkün olmayan Haçlı emperyalizmiyle gerçekleştirilen ilişkiler-ittifaklar-dostluklar, devleti kutsallaştıran/mutlaklaştıran zihniyet yoluyla normalleştirilebiliyor. Toplumlarımızda yerli-milli-oportünist muhafazakarlıklar, dindarlıklar, mezhepçilikler, İslami yorum üzerinde katı/bağnaz bir tekel oluşturuyor. Konformist yerli-milli din algısı aracılığıyla toplumlarımızda, çoğunluklar yogun ve acımasız bir biçimde sömürülüyor. Bu doğrultuda ölümcül bencillikler, ölümcül sorumsuzluklar sergilenebiliyor, mezhep farklılıkları araçsallaştırılabiliyor.
Dünyaya, tarihe, insanlığa, topluma çok ufuktan bakmak medeni olmakla, tek ufuktan bakmak da, barbar olmakla yakından ilgilidir. Yerli-milli muhafazakarlıkların, dindarlıkların, siyasetin dünyaya/insanlığa/tarihe ve topluma tek ufuktan bakmayı vazgeçilemez bir gelenek haline getirmesi, hazin bir yabancılaşma/yozlaşma hikayesidir Dünyaya/tarihe/insanlığa/topluma tek ufuktan bakan yerli-milli oportünizmler, bugün, kolonyalist ve oryantalist mantığın belirleyici etkisini sürdürdüğünü görmüyor. Kendilik duygusunu kaybeden toplumlar, kolonyalist/oryantalist dayatmalar karşısında çok derin bir acziyet içerisindeler.
Kolonyalist/oryantalist dayatmalar karşısında derin bir hiçlik ve idrak felci sergileyen toplumlarımızda, iktidarlar, güç/ kibir/ihtiras/zulüm/oportünist dindarlık gösterileriyle iktidarlarını sürdürmeye çalışıyor. Güç/kibir/propaganda/ihtiras/dindarlık gösterileriyle, düşünce/fikir/bilgi/bilgelik/eleştiri alışverişine hayat hakkı tanımayan, sessiz ve sözsüz dogmatik bir gerçekliğe mahkûm edilen İslam dünyası toplumlarında, bugün, ihtiraslarının kölesi olan tiranlar birörnek toplumlar oluşturmak üzere, mutlak kötülüğü harekete geçirerek, politik/eleştirel karşıtlıkları yok etmeye çalışıyor. Sessizlige/sözsüzlüğe/çoraklığa/kuraklığa mahkûm edilen, bu nedenle de bilmek ve anlamak istemeyen toplumlarımız bugün, anlamlandırma, anlam verme, anlam üretme yeteneklerini kaybettikleri için, sahte umutların ifadesi olan sloganlar üretiyor.


HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.