
Teopolitik dogmaların jeopolitik gerçeklikleri esir aldığı savaş
Eski Başbakan ve Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu yazdı: “Teopolitik motivasyonlarla yürütülen savaş, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan jeopolitik dengeyi çökertiyor.”
Herhangi bir gücün uluslararası hukuk ilkelerini çiğneyerek bir savaş başlatması bu ilkelere dayalı düzeni yok etmesi açısından son derece tehlikelidir. Ancak, uluslararası düzen açısından daha da tehlikeli olan ise bir savaşın stratejik bir rasyonaliteden yoksun olmasıdır.
Bugün Amerikan kamuoyu başta olmak üzere bütün dünya Trump’ın hangi rasyonalite ile Netanyahu’nun peşine takılarak hedefi belirsiz sonuçları ise felaket olabilecek bir savaşı başlatmış olduğunu sorguluyor ve bir cevap bulamıyor. İlerde bugünlerin tarihini yazanlar da bu soruya bir cevap bulamayacaklar, çünkü bu savaş herhangi bir jeopolitik rasyonaliteye değil teopolitik bir irrasyonaliteye/fantaziye dayanıyor.
Jeopolitik denge, jeoekonomik gereklilikler, istikrar, kriz yönetimleri, bölgesel alt-düzenler gibi rasyonel kavramların yerini Armageddon, seçilmiş millet, vadedilmiş topraklara sahip olması gereken İsrail, özel bir misyona sahip olan ABD, şeytan ekseni, Tanrıyı Mesih’in gelişine zorlamak gibi kavramlar almış durumda.
Eğer bu bir kültün taraftar toplamak için geliştirdiği bir yaklaşım olsaydı benzeri daha önce de görülmüş ve zamanla etkisini kaybetmiş bir fantezi olarak değerlendirilebilirdi. Ancak, Beyaz Saray’da kendisi için kutsama törenleri yapılan bir başkanın başında olduğu, kolunda kafir dövmesi bulunan Mabed’in tekrar inşa edilmesini bir hedef olarak gösteren bir savaş çılgınının Pentagon’u yönettiği küresel bir gücün jeopolitik rasyonaliteden theopolitik irrasyonaliteye savrulmuş olması insanlığın varoluşsal bir meydan okumayla karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
II. Dünya Savaşından sonra Körfez’de kurulan düzenin rasyonalitesi üçlü sacayağına dayanıyordu: küresel enerji kaynağı aktarımının jeoekonomisi, bunun için gerekli olan jeopolitik istikrar ve bu iki hedefin sentezi olan jeoekonomipolitiği koruyan güvenlik şemsiyesi.
Bu üçlü sacayağı birbirleri ile savaşan tarafları dahi savaşın Körfez’e yayılmaması temelinde örtülü bir centilmenlik anlaşmasına sevketmiş ve Körfez her şartta güvenli bir alan olarak görülmüştü. ABD üsleri de bu güvenli alanını şemsiyesi olarak değerlendirildiği için Körfez ülkelerince kabul görmüştü. Bu rasyonalite Körfez’i sadece doğal kaynaklar açısından değil güvenli finansal merkez olma açısından da çekim alanı haline getirmişti.
Bu üçlü sacayağı nedeniyle sekiz yıl süren ve iki ülke açısından da büyük yıkıma sebep olan İran-Irak savaşı Körfez ülkelerine yansıtılmamış, Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi sonrasında başlayan savaşta Kuveyt’in egemenliği yeniden tesis edilerek bu jeo-ekonomipolitik düzen korunmuş ve diğer Körfez ülkeleri bu savaşın dışında tutulmuştu. 11 Eylül sonrasında hiçbir haklı gerekçeye dayanmayan ve ABD ile İran’ın örtülü işbirliğine dayanan ABD’nin Irak işgalinde dahi Körfez ülkeleri özenle yaşanan gerilimlerin dışında kalmaya özen göstermişti.
Bugün Netanyahu-Trump ikilisinin ve onların çevresindeki Siyonist-Hristiyan Siyonist çetenin başlattığı teopolitik savaş ister Cumhuriyetçi ister Demokrat olsun geçmiş Amerikan yönetimlerinin de gözardı etmediği bu jeopolitik dengeyi yerle bir etti. Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının etkileri küresel ekonomiyi, Körfez ülkelerine yansıyan savaş Körfez’in finansal istikrar efsanesini, Körfez ülkelerinde ABD üslerinin varlığına rağmen yaşanan yıkım ABD üslerinin güvenlik şemsiyesi oluşturduğu varsayımını temelden sarstı.
Bugün Körfez Trump’ın ilk döneminde aynı başlıkla kaleme aldığım eserde vurguladığım gibi “Sistemik Depremi” in fay üssü haline gelmiş bulunmaktadır. Bugün temel soru “teopolitikten jeopolitiğe dönüşü sağlayacak bir ateşkes mümkün mü?” sorusudur. Geçmiş dönemlerdeki farklı krizlerdeki arabuluculuk faaliyetlerimden gördüğüm bir gerçek vardır: Ateşkese en yakın zaman tarafların kendilerini en zayıf ve kaybetmeye başladıklarını hissettikleri anın senkronize olarak hissedilmesidir.
Bir ayı aşan yıkımdan sonra tarafların böylesi bir ana doğru gelmekte oldukları söylenebilir. Ancak başta ABD tarafı olmak üzere herkesin bu gerçeklikle yüzleşmesi ve bir zihniyet değişimine gitmesi zorunludur. ABD açısından bakıldığında teopolitik fantaziden jeopolitik gerçekliğe dönüş ancak ve ancak bölgede İsrail etkisinden, ülkede sadece ABD’yi değil dünyayı felakete götürecek Armageddon senaryolarını Beyaz Saraya taşıyan Hristiyan Siyonist çevrelerin etkisinden kurtulmakla mümkündür.
ABD’nin bu teopolitik irrasyonaliteden jeopolitik rasyonaliteye dönmesi savaştan ve krizden çıkışa zemin oluşturacak bir ateşkesin olmazsa olmaz şartıdır. Trump’ın Ekim ayında yapılacak seçimlere kadar bu savaşı kazanmak için daha da büyük yıkımlara yönelmesi herkesten çok ABD’ye zarar vereceğinin anlaşılması lazım, çünkü kara savaşı olmadan rejim değişikliği ihtimalinin nerdeyse imkansız olduğunun görülmesi gerekir. Bir kara savaşının da ABD açısından da Irak’tan çok daha büyük kayıplara yol açacak bir iç savaşı getireceği de görülmelidir. Bu bağlamda ne büyük görev ABD sistemindeki rasyonel unsurlara ve tecrübe sahibi siyasetçilere düşmektedir. Cumhuriyetçiler arasındaki rasyonel siyasetçilerin de yürütülen savaşa desteğin %20’lere kadar düştüğünü Trump’a göstererek ara seçimlerin bu yolla kazanılmasının mümkün olmadığını anlatması kendi siyasi gelecekleri açısından da önemlidir. ABD’nin büyük şehirlerinde gerçekleşen yaygın “No Kings” gösterileri, kamuoyunun itidal ve hesap verebilirlik talebinin yükseldiğini göstermektedir.
Büyük bir yıkımdan sonra İran’da yaşanması gereken zihniyet değişimi de bölgesel hegemonya için elverişli bir araç gibi görülen ve dört Arap başkentini (Bağdat, Şam, Beyrut, Sana) İran etkisine aldığı düşünülen vekalet savaşlarının bir bumerang gibi geri teptiğini görerek yeni bir bölgesel strateji geliştirilmesidir. Bunun ilk adımı Körfez ülkelerine saldırıların durdurulması, komşu ülkelerle karşılıklı saygıya dayalı barış içinde istikrar anlayışına yönelmesidir.
Öte yandan ülkeleri savaşlarda dirençli ve caydırıcı kılan nükleer silah sahibi olmak değil, halkına refah, güvenlik ve huzur sağlamaktır. İranlı rasyonel siyasetçilerin de bu savaş süresince ülke liderliğinin toplu bir şekilde kaybedilmiş olması başta olmak üzere sistem içinde yaşanan kırılganlıkları doğru tahlil ederek ciddi bir reforma yönelmeleri şarttır. Eski yöntemlerle yeni kaotik ortamların yaraları sarılamaz.
Kendilerinin başlatmadığı bir savaşın mağduru olan Körfez ülkeleri ise eski düzenin parametrelerinin sarsıldığını görmeleri ve sadece dış bir gücün güvenlik şemsiyesi ile istikrar ve refah bölgesi olamayacakları gerçeği ile yüzleşmeleridir. Bölgede varolan ABD üsleri de artırılan askeri kapasiteler de Körfez ülkeleri için can damarını oluşturan istikrarı korumaya yetmemiştir. İsrail ile Filistin sorunu çözülmeden yapılan Abraham anlaşmaları ise bugün karşı karşıya kalınan büyük yıkımı engellemediği gibi büyük meşruiyet sorunlarını beraberinde getirmiştir.
Körfez ülkelerinin liderleri bugün dört ayaklı bir stratejik zihniyet reformunu hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır: (i) geçmiş dönemlerde yaşanan Suudi Arabistan-Katar, Katar-BAE, Suudi Arabistan-BAE gerilimlerinin ortaya çıkardığı zaafları gidermek üzere Körefz İşbirliği Konseyi’nin yeniden yapılandırılması, (ii) başta Türkiye, Mısır, Irak, Suriye ve İran olmak üzere diğer bölge ülkeleriyle olan ilişkilerini Ortadoğu bölgesinin bütününü kapsayacak bir bölgesel düzen anlayışı ile yürütmek, (iii) ABD, Çin ve Rusya ile olan küresel ölçekli ilişkiler arasında rasyonel bir denge gözetmek ve (iv) Filistinlileri dışlayan bir barış sürecinin kalıcı olamayacağını görerek İsrail’in iştahını kabartan tek taraflı Abraham anlaşmaları gibi uygulamalardan kaçınmak.
Savaşa taraf olan bütün aktörlerin kendi sınırlarını görecekleri an önce ateşkesin sonra da barışın tesis edilmesini sağlayacak en doğru zamanlamadır. Bu aynı zamanda savaşın devam etmesinden doğacak zararın gittikçe azalan zafer ihtimalinden daha açık görülmeye başlandığı andır. Şimdi kimsenin mutlak zafer kazanmadığı ancak herkesin kendi halkına anlatabileceği gerekçeler sunan bir ateşkes çerçevesi oluşturma ve bu çerçevenin güvenilir arabulucularla taraflara sunulma vaktidir.
Bu yapılamazsa ne mi olur? İdeopolitik argümanlarla başlayan II. Dünya Savaşından sonra bu kez teopolitik argümanlarla tetiklenen bir III. Dünya Savaşı’nın yerkürenin farklı bölgelerine yayılmış fragmanları toplu bir yıkımı beraberinde getirir.
Dolayısıyla tercih nettir: hukuk, denge ve karşılıklı çıkarlara dayalı rasyonel jeopolitiğe dönüş ya da parçalanmış ve ideolojik güdülerle şekillenmiş, potansiyel olarak felaket sonuçlar doğuracak bir küresel düzene sürükleniş.


HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.