DAVID B. ROBERTS
ABD-İsrail’in İran’la savaşı, Körfez devletlerini imkânsız bir konuma soktu. Ev sahipliği yaptıkları Amerikan güçleri, otellerinin ve enerji altyapılarının İran saldırıları altında kalmasının başlıca nedeni haline geldi. İran’ın askerî varlıkları ağır biçimde yıpranmış olsa da Tahran Körfez’i vurma kapasitesini koruyor. Hürmüz Boğazı üzerindeki hâkimiyeti de azalmış değil. ABD Başkanı Donald Trump, tırmanmaya ne kadar yatkınsa, zafer diye sunabileceği herhangi bir anlaşmayı kabul etmeye de o kadar yatkın. Her iki durumda da Körfez devletleri kaybediyor. Körfez liderleri, Washington’ın kendilerine hizmet edecek bir sonuç üretmesini beklemeyi bırakmalı. Bunun yerine böyle bir sonucu kendileri şekillendirmeye başlamalıdır.
Çıkış yolu, Körfez güvenliğini bir yüzyıldır yönlendiren varsayımı terk etmeyi gerektiriyor: Güvenliğin inşa edilecek bir kapasite değil, aracılık yoluyla temin edilecek bir meta olduğu varsayımı. Bu da Körfez devletlerinin, Washington’ın bunu onlar adına yapmasını beklemek yerine İran’la kendilerinin muhatap olmasını gerektirir. Körfez monarşileri ile İran arasında varılacak bir uzlaşma, bir antlaşma biçimini almalıdır. Bu antlaşmada ABD’nin Körfez üslerinden aşamalı askerî çekilmesi, kapsamlı bir bölgesel pazarlığın temel taşı olmalıdır. ABD’nin çekilmesi, İran saldırganlığının zorladığı bir geri çekilme değil, hesaplanmış bir hamle olur. İran onlarca yıldır ABD’nin Körfez’den ayrılmasını istiyor. Tahran bunu ve uluslararası yaptırımlarda aşamalı hafiflemeyi elde etmek için geniş kapsamlı tavizler sunacaktır: nükleer ve füze programlarına sınırlamalar, saldırgan tutumuna son verme ve komşularıyla diplomatik normalleşmeye doğru adımlar. Körfez içi ilişkilerde böyle sistemik bir sıfırlama, yeni bir bölgesel düzenin başlangıcına işaret eder. Bu, Körfez’in Vestfalya anı olur.
Ancak uzlaşma tek başına yeterli değildir. Körfez orduları savaş kabiliyeti için yeniden ayarlanmalıdır. Monarşiler onlarca yıldır güvenliklerini uluslararası ortaklara devretti. Silahlı kuvvetleri de bu düzenlemeyi yansıtıyor: Çoğu zaman bölgesel savunmanın sert gereklerinden çok, diplomatik mesaj verme ve ortaklıkları sürdürme amacıyla optimize edilmiş durumdalar. Bunun sona ermesi gerekiyor.
Koruma Yanılsaması
Dış hamiler Körfez çıkarlarına sık sık ihanet eder. Birleşik Krallık 1922’de Kuveyt topraklarının üçte ikisinden vazgeçti, 1960’larda Yemen’deki müttefiklerini terk etti ve 1971’de Körfez’den İngiliz güçlerini çekerken İran’ın üç Emirlik adasını ele geçirmesine razı oldu. Oysa İngilizler, bir biçimde yaklaşık 150 yıldır Körfez’de bulunuyordu. Washington’ın sicili de pek iyi değildir. 1979’da ABD, o dönemdeki başlıca bölgesel ortağı olan İran devrimle sarsılırken kenardan izledi. Arap Baharı sırasında Washington, Bahreyn ve Mısır’daki ortaklarına destek vermedi. 2019’da Suudi Arabistan’ın Abkayk’taki en büyük petrol rafinerisine İran destekli saldırıdan sonra Washington anlamlı bir tepki vermeyi reddetti. 2025’te ABD’nin kilit müttefiki Katar, İran tarafından ve ayrı olarak İsrail tarafından bombalandı. Bunun tek önemli istisnası, 1991’de Kuveyt’in Irak güçlerinden ABD öncülüğünde kurtarılmasıdır. Ancak Körfez liderleri bu örneğe fazla ağırlık veriyor. ABD, o anda tek kutuplu bir dönemde Amerikan çıkarlarına hizmet ettiği için müdahale etti. Bu olay, Körfez çıkarları ile Amerikan çıkarları bir sonraki kez ayrıştığında Washington’ın ne yapacağı konusunda pek az şey söyler.
Dış korumanın başarısızlığı daha derin bir sorunun yalnızca bir yönüdür. Körfez devletleri, Avrupa’nın yaşadığına benzer biçimde, askerî meselelerde ciddiyet eksikliğinden sık sık mustariptir. Bunun yerine ABD’nin kendilerini süresiz olarak koruyacağı yanılsamasının konforunda yaşarlar. Deniz ihracatına bu kadar bağımlı olan ve Hürmüz Boğazı’nda İran mayınlaması tehdidine bu kadar uzun süredir açık bulunan Körfez devletlerinin neden dünya çapında mayın avlama kabiliyetleri geliştirmediğini açıklayan hiçbir stratejik gerekçe yoktur. Bu deniz uzmanlığı neredeyse tamamen Birleşik Krallık’a ve ABD’ye bırakıldı. Bu kader belirleyici bir düzenlemeydi. Çünkü birincisi savaştan önce mayın avcılarını emekliye ayırdı; ikincisi ise tuhaf biçimde, İran’a karşı operasyonlara şubat ayında kendi mayın avcıları binlerce kilometre uzaktayken başladı. Her zaman olduğu gibi Londra ve Washington bu kararları Körfez devletlerine göre değil, kendi ihtiyaçlarına göre aldı.
Körfez orduları gerçek savaş kabiliyetleri inşa etmek zorundadır. Mükemmellik örnekleri mevcut. Birleşik Arap Emirlikleri’nin 2015’te Yemen’in liman kenti Aden’e yaptığı başarılı amfibi çıkarma, modern Arap askerî tarihinin en karmaşık operasyonuydu. Körfez füze savunma operatörleri de yetkindir; bunda dünyanın en çok savaş deneyimi yaşamış unsurları arasında olmaları da etkili. Uluslararası hamilerin işi onlar adına yapmadığı durumlarda Körfez orduları görevin üstesinden gelebileceklerini kanıtladı. Şimdi görev, bir sonraki kriz boşlukları açığa çıkarmadan önce bu örüntüyü genelleştirmektir. ABD güçlerinin ayrılması ise zihinleri başka hiçbir şeyin yapmadığı kadar yoğunlaştıracaktır.
Yumuşama: Şimdi ya da Sonra
Bazı Körfez yetkilileri ABD’nin İran’a karşı “işi bitirmesi” için bastırıyor. Körfez başkentlerinde özel görüşmelerde dile getirilen talep bu hissi yansıtıyor: Washington, İran Hürmüz Boğazı’nı risk altında tutamaz, vekillerini sürdüremez ve altyapıyı cezasız biçimde vuramaz hale gelene kadar durmamalı. Ancak İslam Cumhuriyeti, ekonomisini mahveden ve yüz binlerce İranlının ölümüne yol açan Irak’la sekiz yıllık varoluşsal bir savaştan sağ çıktı. On yıllarca süren yaptırımlardan ve İsrail’in üst düzey rejim figürlerine yönelik suikast kampanyasından da sağ çıktı. Şimdi bölgenin gördüğü en uzun soluklu bombardıman kampanyalarından birinin aylar sonrasında bile rejim ayakta duruyor. Komşularına drone ve füze fırlatmayı da sürdürüyor. Sadece baskıyla çökeceğine bahse girmek, tarihsel kayıtların desteklemediği bir kumardır.
Bütün savaşlar sona erer. Tek soru, uzlaşmanın aylar sonra mı yoksa yıllar sonra mı geleceğidir. Acı düşmanlar sonunda bir uyum arar; İran ve Körfez devletleri geçmişte bunu yapmıştır. Mevcut savaş felakete dönüşmeden önce İran ve Körfez monarşileri bir antlaşma arayışına girmelidir. Bu antlaşmada ABD, İran’dan karşılıklı tavizler karşılığında bölgedeki üslerinden çekilmelidir. Böyle bir antlaşma yeni bir bölgesel düzenin temelini atar. Bu düzende Körfez devletleri, çıkarları her zaman kendilerininkiyle örtüşmeyecek hamilerine dayanmak yerine güvenliklerinin şartlarını kendileri şekillendirir.
ABD’nin beş yıla yayılan aşamalı çekilmesi, Körfez güvensizliğinin yapısal bir nedenini ortadan kaldırır. Bu, bölgedeki büyük tesislerden ABD güçlerinin ayrılması anlamına gelir: Katar’daki El-Udeyd, Bahreyn’deki Beşinci Filo karargâhı, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki El-Dafra, Kuveyt’teki Ali el-Salem ve Camp Arifjan, Suudi Arabistan’daki Prens Sultan üssü. Altyapı yerinde bırakılır ve ciddi bir tehdit ortaya çıkarsa ABD’nin hızla geri dönmesini zorunlu kılan bağlayıcı bir antlaşma yükümlülüğü konur. İran stratejik doktrini, Amerikan bölgesel askerî varlığını varoluşsal bir tehdit ve caydırıcılık stratejisinin başlıca hedefi olarak görüyor. ABD ve İsrail’den artık varoluşsal tehditlerle karşılaşmayan bir İran, askerî kabiliyetlerini sonsuza dek genişletme konusunda daha az zorlanacaktır. Ancak herhangi bir Amerikan geri çekilmesi ne tek taraflı ne de koşulsuz olur. ABD çekilmesi karşılığında — ki bu daha önce hiç masaya konmamış bir ödüldür — Tahran’ın önceki herhangi bir anlaşma altında verdiğinden daha fazlasını vermeye hazır olması muhtemeldir.
Nükleer mesele merkezî önemdedir. Olası herhangi bir uzlaşma, İran’ın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’yla iş birliğini 2015 tarihli Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan daha müdahaleci koşullarda yeniden tesis etmesini gerektirir. Körfez devletlerinin kendi sivil nükleer programları da karşılıklı denetimler, şeffaflık ve güven inşası için bir çerçeve sağlayabilir. Bu da İsrail’in İran’a karşı tek taraflı operasyonlarını sınırlayabilir. Varoluşsal tehdit altında olmayan bir Tahran’ın da bombaya koşmak için daha az nedeni olur.
İran’ın drone programlarını sınırlamak daha zor olacaktır. Üretim tasarım gereği dağınıktır. Teknoloji ise geleneksel denetim rejimleriyle kontrol edilemeyecek kadar yaygın ve çift amaçlıdır. Tam yasaklama ulaşılabilir olmayabilir. Ancak Körfez devletlerini de içeren çok taraflı bir denetim mimarisi menzil ve faydalı yük üzerinde bağlayıcı sınırlar koyabilir. Devlet dışı aktörlere transferleri kısıtlayabilir ve büyük ölçekli konuşlandırmaları izleyebilir. Uyumluluk, anlaşmanın geri kalanını destekleyen mantıkla uygulanır: yaptırımların kademeli askıya alınması ve ABD çekilmesinin koşullu ritmi. Böylece hem Tahran’ın ekonomik rahatlaması hem de ABD’nin ayrılışı doğrulanmış uyuma bağlı olur. Buna paralel olarak Körfez devletleri Ukrayna’nın karşı-drone taktiklerini özümsemelidir: elektronik harp, katmanlı önleme ve kritik altyapının tahkim edilmesi. Diplomasi zaman içinde tehdidi azaltır; savunma ise bu arada ona karşılık verir.
İran’ın ayrıca kapsamlı bir saldırmazlık antlaşmasına imza atması gerekir. Bu antlaşma, İran balistik füzelerinin menzil ve faydalı yük sınırlarını kodifiye etmelidir. Tahran’ın Husiler gibi vekil gruplara desteğini kademeli yaptırım hafifletmesi karşılığında geri sarmalıdır. Bölgesel ekonomik angajmanın temellerini atmalıdır. Böylece her iki tarafa da anlaşmanın kalıcılığı konusunda maddi bir çıkar sağlamalıdır. Amaç, Körfez’i tartışmalı bir savaş alanı olmaktan çıkarıp bütünleşik bir ekonomik bölgeye dönüştürmektir. Böyle bir bölgede çatışmanın maliyetlerini İran dahil tüm taraflar üstlenir.
Bazıları İran’ın böyle bir anlaşmaya uymayacağını söyleyerek itiraz edebilir. Bu görüşe göre İslam Cumhuriyeti, hiçbir teşvik yapısının değiştiremeyeceği doktriner zorunluluklarla hareket eder. İran’a daha pragmatik bir bakış ise onu acımasız ama rasyonel bir devlet aktörü olarak görür. Bu aktör okunabilir stratejik hedefler peşindedir: ABD askerî gücünün komşuluğundan uzaklaştırılması, bölgesel konumunun tanınması ve Tahran rejiminin hayatta kalması. Bu bakışa göre İran’ın davranışı baskıya ve teşvike duyarlıdır.
Tarihsel kayıt, bu iki görüşten hiçbirinin tamamen doğru olmadığını gösteriyor. İran ideolojik olarak motive olmuştur. Bu, bölge genelindeki vekil ağlara sürekli yatırım yapmasını ve devrimin kurucu ilkelerinden biri olan anti-Siyonizmi terk etmeyi reddetmesini açıklar. Oysa bunu yapmak uluslararası yalnızlığını hafifletebilirdi. Ancak İran aynı zamanda stratejik olarak esnektir; dış politikası teşvikler ve caydırıcılar tarafından şekillendirilmiştir. İran çoğu zaman pratik davranmıştır. 1980’lerde İsrail’le ticaret yapmış, 1990’lar ve 2000’lerde bölgesel yumuşama dönemleri yaşamış, Washington’ın 2018’de çekilmesinden sonra Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na bir yıldan uzun süre bağlı kalmış ve ardından kısmen uymayı sürdürmüş, 2023’te Suudi Arabistan’la ilişkileri yeniden kurmuştur.
Soru, İran’ın güvenilir olup olmadığı değildir. Soru, sunulan teşviklerin uyumu en az dirençli yol haline getirmeye yetip yetmediğidir. Bu konuda burada önerilen mimari, dönüştürücü ölçekte yaptırım hafifletmesi ve ABD askerî varlığının kaldırılmasını masaya koyuyor. Bu, önceki herhangi bir müzakere çerçevesinden daha fazlasını sunuyor.
Kazan-Kazan-Kazan
En çok kazanacak ve en çok kaybedecek olanlar Körfez devletleridir. Onları dışlayan herhangi bir uzlaşma, monarşilerin çıkarlarından çok Washington ve Tahran’ın çıkarlarına hizmet eden daha dar bir Washington-Tahran pazarlığına dönüşme riski taşır. Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri antlaşmanın gözlemcileri değil, asli tarafları olmalıdır. Doğrulama mimarisini tanımlamalı, karşılıklı denetim rejimini yürütmeli ve anlaşmayı kalıcı kılacak ekonomik angajman arayışına öncülük etmelidirler.
Ancak bunun işlemesi için Körfez devletlerinin ABD taahhütlerinin yenilenmesine ihtiyacı vardır. Bu taahhütler antlaşmayla kodifiye edilmeli, askerî altyapı yerinde bırakılmalı ve ciddi bir tehdit ortaya çıkarsa ABD’nin geri dönmesini zorunlu kılan bağlayıcı bir yükümlülük içermelidir. Mevcut savaş, ABD’nin birkaç hafta içinde bölgeye önemli kuvvetler sevk etme kapasitesini göstermiştir. Bu düzenleme Körfez monarşileri için açık bir kazanımdır. Tahran’ın kabul edilemez bulduğu kışkırtıcı ABD askerî varlığı olmadan güvence ve caydırıcılık sağlar.
Bir uzlaşma şekillendikçe ve ABD kuvvetlerini kademeli olarak çektikçe, Körfez devletleri İran’ı caydırmak için kendi kapasitelerini geliştirmelidir. Savunmasız olmaktan uzaktırlar. Dünya standartlarında füze savunma sistemlerine ve parçalı ama olgunlaşmakta olan konvansiyonel kabiliyetlere sahiptirler. Daha zor soru, yakın geçmişinde kendi üyelerinden birine karşı üç buçuk yıllık abluka bulunan devletler arasında iş birliğinin nasıl görüneceğidir. Tam entegrasyon gerçekçi değildir; ama tek model de bu değildir. İkili koordinasyon ve belirli işlevler etrafında kurulan gönüllüler koalisyonları, pratik etkinin büyük bölümünü sağlayabilir. Bunun için bölgenin üretemediğini gösterdiği bir siyasi birlik talep etmeye gerek yoktur. İş birliği birçok biçim alabilir: Hürmüz Boğazı’nda deniz güvenliği, İran fırlatmalarına ilişkin ortak erken uyarı verileri, liman ve rafineri savunması için ortak tatbikatlar, drone sürüsü önleme ve mayın temizliği. Bunun için her Körfez devletinin her girişime katılması gerekmez. Yeterli sayıda devletin yeterli sayıda doğru girişime katılması yeterlidir.
Washington açısından, kapsamlı bir bölgesel uzlaşmayla desteklenen aşamalı geri çekilme, mevcut gidişatın sunamadığı şeyi sunar: geri çekilme gibi değil devlet adamlığı gibi görünen onurlu bir çıkış. İran’ın nükleer hırslarını doğrulanabilir biçimde sınırlayan, onlarca yıllık ileri konuşlanmayı sona erdiren ve kalıcı bir Körfez anlaşması üreten bir uzlaşma, aynı anda birkaç sorunu ele alır. Bunlar kalıcı varlığın mali yükü, bölgesel istikrarsızlığın enerji piyasalarında yarattığı bozulma ve Amerikan kamuoyunun Ortadoğu’da ucu açık angajmanlardan duyduğu yorgunluktur.
İran için ödül, 40 yıllık devrimci duruşun ve nükleer uçurum siyasetinin sağlayamadığı şeydir. Büyümeyi yeniden başlatmaya yetecek yaptırım hafifletmesi, rejim için herhangi bir dış askerî zaferden daha önemlidir. Genç, eğitimli ve yabancılaşmış bir nüfustan gelen iç tehdit, İslam Cumhuriyeti için yabancı bir koalisyondan daha tehlikelidir. Tarihindeki en yoğun askerî baskıdan sağ çıkan rejim, artık dış hasımlarına ve kendi yurttaşlarına aşağılanmadan taviz verme itibarı kazanmıştır. Dayanıklılığı bir uzlaşmaya ve ekonomik toparlanmaya dönüştürebilir.
Körfez devletleri açısından ABD güvenlik kucağında kalma içgüdüsü, bir yüzyıllık kurumsal alışkanlığı, elit sosyalleşmesini ve zaman zaman sonuç vermiş bir mimarinin batık maliyetini yansıtır. Ancak güvenlik dışarıdan satın alınamaz; içeride inşa edilmelidir. ABD, monarşiler ne isterse istesin, sonunda bölgeden ayrılacaktır. Tek soru, Körfez ülkelerinin bu ayrılışın şartlarını kendilerinin mi şekillendireceği, yoksa bu şartlar tarafından mı şekillendirileceğidir.
Bu yazı Foreign Affairs sitesinde yayınlanmış olup, Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için buraya tıklayınız.