Filozofun Sözü, Tarihin Yorumu/Nesip OSMANOĞLU-Ufkumuzhaber

Bugün Türkiye’de İbn Rüşd üzerine yapılan bazı tartışmalarda bu ayrımın gözden kaçtığını görüyoruz. Orta Çağ Latin dünyasında ortaya çıkan çatışmalar, kimi zaman İslam düşüncesini açıklamak için hazır bir çerçeve gibi kullanılıyor.

Nesip OSMANOĞLU-Ufkumuzhaber

Bazı Batılı filozoflar, dinî otoriteyle akıl arasında yaşadıkları gerilimi tartışırken İbn Rüşd’ün Aristoteles yorumlarından yararlandılar. Onun eserleri, kendi düşünce dünyalarında yeni karşılıklar buldu. Kimi görüşleri Kilise’nin otoritesini sorgulamak, kimileri de felsefenin sınırlarını belirlemek için kullanıldı. Fakat İbn Rüşd’ün Batı’daki serüveni, düşüncelerinin benimsenmesinden ibaret değildi. Eserleri, üniversitelerdeki tartışmaların ve dinî otoritenin müdahalelerinin de konusu oldu. Kimi çevrelerde düşünceleri ilgiyle karşılandı, kimilerinde sert eleştirilere uğradı. Paris Piskoposu’nun 1270’te on üç, 1277’de ise 219 felsefi ve teolojik önermeyi mahkûm etmesi, Aristotelesçi düşünceyle dönemin Hristiyan öğretileri arasında yaşanan gerilimin önemli dönemeçlerindendi. Bu kararları doğrudan İbn Rüşd’ün bütün görüşlerine yöneltilmiş hükümler gibi okumak doğru olmaz. Mahkûm edilen önermeler, farklı filozofların yorumlarıyla ve dönemin üniversite tartışmalarıyla da ilişkiliydi. Yine de bu gelişmeler, onun adı çevresinde oluşan düşünsel hareketin Avrupa’da ne kadar hassas bir mesele hâline geldiğini gösterir.

Bir düşünür başka bir medeniyete ulaştığında, eserleri yeni sorularla karşılaşır. İbn Rüşd’ün Aristoteles yorumları da Endülüs’teki düşünsel ve dinî bağlamından çıkarak Latin dünyasının tartışmalarına katıldı. Burada artık Aristoteles’in ne söylediği ya da İbn Rüşd’ün onu nasıl yorumladığı kadar, felsefi araştırmanın dinî otorite karşısındaki yeri, aklın yetkisi ve teolojik kabullerin sınırları da konuşuluyordu. İbn Rüşd’ün düşünceleri bu tartışmaların önemli kaynaklarından biri oldu, fakat onun adıyla anılan her görüş, kendi eserlerinde savunduğu düşüncelerle örtüşmedi. Tarihsel İbn Rüşd ile Latin dünyasında onun etkisiyle gelişen düşünsel hareketi ayırmak, bu mirası anlayabilmek için önemlidir.

Bu ayrım, sonraki yorumları birer yanlış anlama saymamızı gerektirmez. Bir düşüncenin başka bir dilde ve başka bir kültürde yeni sorular doğurması, onun tarihsel etkisinin bir parçasıdır. İbn Rüşd’ün Avrupa’daki etkisi de bu bakımdan küçümsenemez. Aristoteles şerhleri, üniversitelerdeki felsefi tartışmaların gelişmesine katkıda bulundu. Görüşleri farklı çevrelerde benimsendi, eleştirildi ve yeniden yorumlandı. Onun eserlerinden hareketle ulaşılan sonuçların tümünü İbn Rüşd’e mal etmek ne kadar yanlışsa, düşüncelerinin yol açtığı gelişmeleri kendi niyetinden farklılaştıkları için önemsiz saymak da o kadar eksik bir değerlendirme olur. Bir düşünürün etkisiyle kendi düşüncesi arasındaki mesafe, bazen tarihsel bir ayrılığı, bazen de yeni bir düşünsel imkânı açığa çıkarır.

Bugün Türkiye’de İbn Rüşd üzerine yapılan bazı tartışmalarda bu ayrımın gözden kaçtığını görüyoruz. Orta Çağ Latin dünyasında ortaya çıkan çatışmalar, kimi zaman İslam düşüncesini açıklamak için hazır bir çerçeve gibi kullanılıyor. Bazı yorumlarda İbn Rüşd, dinî değerlere karşı aklın temsilcisi olarak sunuluyor, bazılarında ise Batı’da onun adıyla ilişkilendirilen görüşlerden hareketle felsefeye karşı hüküm veriliyor. Bu yaklaşımlar farklı yönlere gitse de benzer bir noktada buluşabiliyor: Filozofun ne söylediğini araştırmadan önce, onun hangi tarafta yer alması gerektiğine karar veriliyor. Böylece eserleri, düşüncelerini anlamak için okunacak metinler olmaktan çıkıp önceden verilmiş hükümleri destekleyen araçlara dönüşüyor. Elbette İbn Rüşd üzerine yapılan her yorum bu çerçeveye girmez. Sorun, farklı yorumların varlığı değil, yorum ile tarihsel düşünürün kendi görüşleri arasındaki ayrımın silinmesidir.

İslam dünyasında dinî değerlerle felsefe arasında yaşanan gerilimleri de kendi düşünce tarihimiz içinden anlamak gerekir. Gazzâlî ile İbn Rüşd arasındaki tartışma bunun belirgin örneklerinden biridir. Gazzâlî, Tehâfütü’l-Felâsife’de filozofların çeşitli metafizik görüşlerini ve nedensellik anlayışlarını eleştirdi. İbn Rüşd ise Tehâfütü’t-Tehâfüt’te bu eleştirilere cevap verdi. Özellikle neden-sonuç ilişkisinin nasıl anlaşılması gerektiği üzerine yürüttükleri tartışma, aklın imkânları ve sınırları bakımından önemli sonuçlar doğurdu. Bu iki düşünürü, din ile felsefenin karşıt cephelerindeki temsilciler olarak okumak, aralarındaki fikrî ayrılıkları basitleştirir. Üstelik İslam dünyasındaki bu tartışmaları, Orta Çağ Avrupa’sında Kilise ile üniversiteler arasında yaşanan gerilimle özdeşleştirmek de doğru olmaz. Her iki dünyada benzer sorular sorulmuş olsa bile, soruların ortaya çıktığı kurumlar, tarihsel şartlar ve düşünsel gelenekler aynı değildi.

İbn Rüşd’ün Batı’daki etkisini anlamak, eserlerini kendi tarihsel bağlamında okumayı ve başka düşünce çevrelerinde nasıl karşılandıklarını araştırmayı birlikte gerektirir. İlkini ihmal edersek sonraki yorumları doğrudan filozofun kendisine mal ederiz. İkincisini göz ardı edersek düşüncelerinin tarih içindeki yolculuğunu göremeyiz. İbn Rüşd’ün Avrupa düşüncesindeki yerini tek başına Rönesans’ın ya da modern bilimin başlangıcına bağlamak, uzun ve çok katmanlı bir tarihi tek bir nedene indirger. Öte yandan Aristoteles yorumlarının Avrupa’da yüzyıllar boyunca tartışılmış olmasını, felsefenin ve bilginin sınırları üzerine yürütülen tartışmalara katkısını görmezden gelmek de mümkün değildir.

Bir düşünürü, kendi eserlerinde savundukları kadar, düşüncelerinin tarih içinde doğurduğu sonuçlarla da değerlendirmek gerekir. İbn Rüşd’ün mirası, Latin dünyasında kazandığı anlamlardan ibaret olmadığı gibi, bu anlamlardan bağımsız da değildir. Onu kendi çağının içine kapatmak, düşüncelerinin sonraki kuşaklarda doğurduğu sonuçları eksik bırakır, sonraki kuşakların yorumlarını onun asıl düşüncesi saymaksa tarihsel mesafeyi ortadan kaldırır. Önemli olan, bu iki yönü bir arada görebilmektir. Bir düşünürün sözü kendi zamanını aşabilir, ancak sonradan kazandığı her anlamın başlangıçta da o sözün içinde bulunduğunu varsayamayız. İbn Rüşd’ü okumak, onun ne söylediğiyle sonraki çağların sözünde neye dönüştüğünü birbirinden ayırırken aralarındaki bağı da gözetmeyi gerektirir.

Düşünce Ufku Haberleri