1. HABERLER

  2. EDEBİYAT DEFTERİ

  3. DÜŞÜNCE UFKU

  4. Aynı Denize Akan İki Nehir - Nesip OSMANOĞLU/Ufkumuzhaber
Aynı Denize Akan İki Nehir - Nesip OSMANOĞLU/Ufkumuzhaber

Aynı Denize Akan İki Nehir - Nesip OSMANOĞLU/Ufkumuzhaber

İbn Tufeyl’in bu karşılaşmadaki rolü de burada başka bir anlam kazanır. O, İbn Rüşd’ün önünü açan bir saray mensubu bilginden çok daha fazlasıydı. İbn Rüşd’den önce ve ondan farklı bir yolla insan aklının, doğanın ve vahyin hakikate nasıl ulaşabileceğini

A+A-

Nesip OSMANOĞLU/Ufkumuzhaber

Tıpkı tarihin yasaları gibi, nehirlerin de yatakları vardır. Gelecek, o yatakların ruhunu anlayarak kurulur. O yatakların yönünü her zaman büyük savaşlar, imparatorlukların yükselişi ve çöküşü ya da çağları sürükleyen ekonomik güçler belirlemez. Tarihin büyük dönüşümleri, çoğu zaman henüz tarihin konusu hâline gelmemiş küçük bir kıpırtıyla başlar. Bir insanın zihninde beliren bir soruyla, alışılmış düşüncenin sınırında açılan bir gedikle, cevabı henüz bulunmamış bir merakla… Çünkü düşünce, görünür hâle gelmeden önce insanın içinde yol almaya başlar. Bir soru zihne düştüğünde, yalnızca bir cevabı aramaz, insanın bakışını değiştirir, başka soruların kapısını aralar ve zamanla kendisini doğuran zihnin sınırlarını aşar. Başka bir zihinde karşılık bulduğunda ise artık tek bir insanın meselesi olmaktan çıkar, bir çağın düşünce ufkuna doğru yürümeye başlar. Tarih bu yüzden kimi zaman meydanlarda yükselen gürültüyle, kimi zaman da henüz kimsenin fark etmediği bir düşüncenin sessizliğiyle yön değiştirir. Kimi zaman da tarihin akışı, bir saray odasında sorulan sade bir soruyla başka bir yatağa girer.

Endülüs’te böyle bir dönüşümün başlangıcını, genç İbn Rüşd’ün bilge İbn Tufeyl’in aracılığıyla Muvahhid Halifesi Ebû Ya‘kûb Yûsuf’un huzuruna çıktığı o meşhur karşılaşmada görebiliriz. O gün sarayda sorulan soru, söylendiği anda taşıdığı anlamdan çok daha uzağa uzanacaktı. Halifenin Aristoteles’in eserlerini anlamanın güçlüğünden söz etmesi ve bu eserler için daha açık, daha düzenli şerhler yazılmasını istemesi, genç İbn Rüşd’ün önünde yeni bir düşünce yolunun kapısını araladı. Bir hükümdarın merakıyla başlayan bu konuşma, İbn Tufeyl’in rehberliği ve İbn Rüşd’ün zihninde bulduğu karşılıkla birlikte, Endülüs’ün yüzyıllardır biriktirdiği aklî mirasın içinden yeni bir akış başlattı. O küçük soru, zamanla büyüyerek Aristoteles’in metinlerinden akıl ile vahyin ilişkisine, oradan da yüzyıllar boyunca sürecek bir düşünce yolculuğuna uzanacaktı.

Belki burada insanın düşünce tarihindeki yerini yeniden düşünmek gerekir. Çünkü bir düşüncenin büyüklüğü, ilk ortaya çıktığı andaki gürültüsüyle ölçülmez. Bazen bir soru, onu soran kişinin hayatından daha uzun yaşar. Bir insanın zihninde başlayan düşünce, başka bir insanın elinde başka bir biçime kavuşur. Sonra bir şehirden başka bir şehre, bir dilden başka bir dile geçer. Her geçişte biraz değişir, fakat özündeki arayış yaşamaya devam eder. Endülüs’ün düşünce tarihinde İbn Tufeyl ile İbn Rüşd’ün yan yana gelişi biraz da böyle bir geçişin hikâyesidir.

İbn Tufeyl’in bu karşılaşmadaki rolü de burada başka bir anlam kazanır. O, İbn Rüşd’ün önünü açan bir saray mensubu bilginden çok daha fazlasıydı. İbn Rüşd’den önce ve ondan farklı bir yolla insan aklının, doğanın ve vahyin hakikate nasıl ulaşabileceğini sorgulayan özgün bir filozoftu. İbn Tufeyl, insanın hakikate yönelişini dışarıdan verilmiş cevapların tekrarı olarak görmez, insanın kendi aklıyla düşünerek, tabiata bakarak ve varlığın ayetlerini okuyarak hakikatin izini sürebileceğine inanır. Hayy bin Yakzan’da insan, öğretmensiz ve kitapsız bir adada gözlerini dünyaya açar. Hayy yalnızca bakmakla yetinmez, baktığını anlamaya çalışır. Canlıları gözlemler, ölümün sırrı üzerine düşünür, gökyüzüne bakar, hareketin ve düzenin ardındaki ilkeleri arar ve sonunda duyuların ötesine geçen bir hakikat fikrine ulaşır. Onun yolu dışarıdan içeriye, içeriden yukarıya doğru yükselen bir tefekkür yoludur.

Hayy’ın hikâyesini önemli kılan şey, yalnızca bir insanın bilgisiz bir hâlden bilgiye ulaşması değildir. Asıl mesele, insanın hakikat karşısında bütünüyle edilgen bir varlık olup olmadığı sorusudur. Hayy’a hazır bir dünya verilmez. O, dünyanın anlamını kendi gözleriyle aramak zorundadır. Bir hayvanın ölümü onda yalnızca biyolojik bir merak uyandırmaz; ölümün kendisini düşünmeye zorlar. Gökyüzünün düzeni yalnızca seyredilecek bir manzara olarak kalmaz; o düzenin ardındaki ilkeyi aramaya başlar. Böylece dış dünyaya yönelen bakış, yavaş yavaş insanın kendi varlığına geri döner. İbn Tufeyl’in burada yaptığı şey, aklın hakikate doğru yürüyüşünü soyut bir iddia olarak değil, yaşayan bir insanın tecrübesi olarak göstermektir.

İbn Tufeyl burada insan aklının ve fıtratının hakikate yönelme kudretini bir hikâye içinde sınar. Hayy’ın karşısına daha sonra Asal çıkar ve vahyedilmiş dinin diliyle Hayy’ın aklî tecrübesinin birbirinden bütünüyle kopuk olmadığını görürüz. İbn Tufeyl’in asıl sorusu belki de şudur: İnsan, hiçbir dinî öğretinin kendisine ulaşmadığı bir yerde, aklı, gözlemi ve tefekkürüyle hakikatin kapısına kadar varabilir mi? Onun cevabı, insanın fıtratında ve aklında böyle bir imkân bulunduğunu düşündürür. Fakat aynı eser, hakikati bulmakla onu toplum içinde yaşanabilir hâle getirmenin aynı şey olmadığını da gösterir. Böylece İbn Tufeyl, akıl ile vahiy arasındaki yakınlığı savunurken, insanın hakikati kavramasıyla o hakikatin semboller, gelenekler ve toplumsal hayat içinde nasıl taşınacağı arasındaki mesafeyi de görünür kılar.

Burada Hayy ile toplum arasındaki mesafe özellikle önemlidir. İnsan tek başına hakikatin peşine düşebilir, fakat insanın yaşadığı dünya tek başına kurulmaz. Hakikat bir zihinde kavranabilir, fakat bir toplumun dili, alışkanlıkları ve kurumları içinde başka bir sınavdan geçer. Belki de İbn Tufeyl’in hikâyesinin sessiz taraflarından biri budur: Hakikate ulaşmak ile hakikati başkalarına anlatmak arasında her zaman aynı genişlikte bir yol yoktur. İnsan kendi içinde gördüğü şeyi, başkasının dünyasına taşırken kelimelere, sembollere ve ortak anlamlara ihtiyaç duyar. Bu da düşüncenin yalnızca bireysel bir uyanış değil, aynı zamanda bir aktarım meselesi olduğunu gösterir.

İbn Tufeyl ile İbn Rüşd, bu bakımdan Endülüs düşünce nehrinin iki ayrı kolu gibidir. İbn Tufeyl’de insanın kendi varlığından ve tabiattan hareket ederek hakikate yükselen iç yolculuğu öne çıkarken, İbn Rüşd’de bu hakikatin aklî burhanlarla kavranması, açıklanması ve sistematik bir düşünce düzenine dönüştürülmesi belirginleşir. İbn Tufeyl insanın hakikate yönelişini bir iç tecrübe üzerinden anlatırken, İbn Rüşd aklın bu yönelişini kavramsal bir düzene yerleştirmeye çalışır. Hayy’ın yalnızlığının yerini onda filozofun kamusal sorumluluğu, sezginin yanında burhan, hikâyenin yanında sistem alır. Bu yüzden ikisi arasındaki ilişkiyi basitçe “ustadan öğrenciye” indirgemek, Endülüs düşüncesinin bu iki isminde yan yana duran farklı yönleri görmemize engel olur.

Aslında iki nehrin ayrıldığı yer, birbirlerini reddettikleri yer değildir. Tam tersine, aynı kaynaktan gelen suyun farklı topraklardan geçerken farklı bir karakter kazanması gibidir bu. İbn Tufeyl’in düşüncesinde insanın iç dünyasına doğru açılan kapı daha geniştir; İbn Rüşd’de ise o kapıdan geçen düşüncenin kavramlara ve delillere nasıl dönüşeceği sorusu ağır basar. Biri hakikatin insan ruhunda nasıl doğduğunu, diğeri insan aklında nasıl savunulabileceğini araştırır.

İbn Tufeyl insanı tabiatın kitabını okuyarak kendi içindeki hakikate doğru yürütür; İbn Rüşd ise insan aklının bu yürüyüşünü mantığın, felsefenin ve burhanın diliyle açıklamaya çalışır. İbn Tufeyl’de hakikate giden yol insanın kendi tecrübesinden başlayarak sezgiye ve manevî yükselişe açılır. İbn Rüşd’de ise aynı hakikat, aklın sınırları içinde nasıl anlaşılabileceği ve hangi delillerle temellendirilebileceği sorusuyla karşılaşır. Aralarındaki fark, vardıkları ufuktan çok, o ufka hangi yoldan yürüdüklerinde belirginleşir. Biri insanın içinde başlayan yolculuğa kulak verir, diğeri o yolculuğun akıl tarafından nasıl anlaşılabileceğini araştırır.

İşte İbn Rüşd’ün asıl devrimi burada başlar. Bir önceki denememizde de belirtiğimiz gibi, onun düşüncesinin merkezinde akıl ile vahyin birbirini yok etmek için değil, aynı hakikate farklı yollardan yönelmek için var olduğu düşüncesi bulunur. Faslü’l-Makāl’de savunduğu temel anlayış, gerçek hakikatin gerçek hakikatle çelişmeyeceğidir. Çünkü vahyi gönderen Allah ise, insanı düşünebilen bir varlık olarak yaratan da aynı Allah’tır. Vahyin kaynağı ile aklın kaynağı aynı olduğuna göre, ikisinin kesin sonuçlarının nihai düzeyde birbirini yalanlaması düşünülemez.

Bu düşüncenin altında yalnızca felsefeyi savunma çabası yoktur. Daha derinde, hakikatin parçalanamayacağına dair bir güven vardır. Eğer hakikat gerçekten hakikat ise, insanın onu hangi kapıdan aradığı, hakikatin kendi bütünlüğünü bozmaz. Sorun çoğu zaman hakikatin kendisinde değil, insanın onu kavrayışında ortaya çıkar. Bazen metni daraltırız, bazen aklı kendi sınırlarının ötesine taşırız, bazen de kendi anlayışımızı hakikatin kendisi sanırız. İbn Rüşd’ün düşüncesinin bugün hâlâ canlı kalmasının nedenlerinden biri de burada yatıyor olabilir. Çünkü o, aklı inancın karşısına dikmez, onu inancın kendi içindeki bir imkân olarak görür. Akıl, insanı vahiyden uzaklaştıran yabancı bir güç değil, vahyin işaret ettiği varlık düzenini anlamaya yarayan bir emanettir. Bu nedenle düşünmek, onun nazarında imana rağmen sürdürülen bir faaliyet değildir. Aksine, kimi zaman imanın insana yüklediği bir sorumluluktur. İnsan kendisine verilmiş aklı kullanmadığında, düşünme imkânını da bir kenara bırakır. Üstelik bu tutum, kendisine emanet edilen aklın hakkını vermemek anlamına gelir. 

Bazı modernist ilahiyatçıların akıl ile iman arasında kurmaya çalıştıkları sert karşıtlık, bu noktada yeniden düşünülmeyi hak eder. Onların yaklaşımında sanki insanın önünde iki yol varmış gibi bir izlenim doğar. Ya inanacak ya düşünecek. Oysa İbn Rüşd’ün açtığı pencereden bakıldığında mesele çok daha derindir. İnsan inanırken de düşünebilir, düşünürken de inanabilir. Hatta kimi zaman bir sorunun peşine düşmek, insanın imanını daha derinden kavramasına vesile olur. Çünkü cevapların kolaylığı, hakikatin derinliğini ölçmeye yetmez.

Bu düşüncenin güçlü taraflarından biri de kutsal metnin zahiri ile kesin aklî delil arasında görünür bir uyuşmazlık ortaya çıktığında hakikatin ikiye bölünmesini kabul etmemesidir. İnsanın kendi anlama biçimini yeniden gözden geçirmesi gerekir. İbn Rüşd için tevil, metni keyfî biçimde eğip bükmek değildir. Kesin burhan ile zahir anlam arasında gerçekten bir uyuşmazlık bulunduğunda, metnin daha derin anlam katmanına yönelmektir. Böylece zahir ile batın birbirinin düşmanı hâline gelmez, biri ötekinin kapısını aralar.

Fakat burada da bir incelik vardır. Bir metnin derinliğine ulaşmak, insanın istediği anlamı metne yerleştirmesi değildir. Aklın özgürlüğü kadar aklın disiplini de önemlidir. İbn Rüşd’ün burhan ısrarı biraz da buradan gelir. İnsan kendi zihnini hakikatin ölçüsü hâline getirdiğinde, düşünmekten çok kendi düşüncesini doğrulamaya başlar. Hakikati aramak ile kendi kanaatini savunmak arasındaki fark bazen çok ince bir çizgidir. Belki gerçek düşünce, insanın kendi kanaatini bile gerektiğinde sorgulayabilmesidir.
Bununla birlikte İbn Rüşd, herkesin aynı derinlikte yorum yapabileceğini de düşünmez. Hakikatin birliği, bütün insanların ona aynı yöntemle ve aynı ölçüde ulaşacağı anlamına gelmez. İnsanların idrak seviyeleri, eğitimleri ve kullandıkları deliller farklı olabilir, fakat bundan hakikatin kendisinin parçalandığı sonucu çıkmaz. Nehirde farklı kollar bulunabilir, suyun kaynağı yine birdir.

Bu ayrım bugün de önemlidir. Farklı düşünmek ile farklı hakikatlere sahip olmak aynı şey değildir. İnsanların hakikate yaklaşma biçimleri farklılaşabilir, biri daha çok aklî delilden, biri tecrübeden, biri metinden, biri tefekkürden hareket edebilir. Fakat bu farklılıkları hemen birbirini yok etmesi gereken kamplara dönüştürmek, düşüncenin doğal çeşitliliğini çatışmaya çevirmek olur. Endülüs’teki bu iki isim bize belki de önce bunu hatırlatır: Aynı ufka bakan gözlerin birbirinin kopyası olması gerekmez.
İbn Tufeyl ile İbn Rüşd arasındaki ince ayrım da burada yeniden görünür. Hayy bin Yakzan, insanın dışarıdan kendisine verilmiş bir bilgi olmadan bile varlık üzerine düşünerek hakikate doğru ilerleyebileceğini gösterirken, İbn Rüşd bu imkânı daha geniş bir epistemolojik ve hukukî çerçeve içinde ele alır. İbn Tufeyl’in insanı hakikate götüren yolculuğu daha içsel ve tecrübî bir nitelik taşırken, İbn Rüşd’ün yolu daha sistematik, Aristotelesçi ve burhan merkezlidir.

İbn Tufeyl’in Hayy’ı yıldızlara bakarken yalnızca gökyüzünü değil, kendi ruhunun derinliklerini de okumaya başlar. İbn Rüşd ise aynı gökyüzünü kavramlara, nedenselliğe ve aklî ilkelere açılan bir kitap gibi okur. Biri insanın hakikate nasıl uyanabileceğini anlatır, diğeri uyanan aklın hakikati nasıl temellendirebileceğini araştırır. Aralarındaki fark, hakikatin kendisinden çok, ona yaklaşma biçimlerinde belirginleşir. Bu yüzden İbn Tufeyl’in hikâyesi ile İbn Rüşd’ün felsefesi yan yana geldiğinde, Endülüs’te akıl ile irfanın birbirini dışlamadan farklı dillerde konuşabildiğini görürüz.
İbn Rüşd’ün Aristoteles şerhleri de bu düşüncenin Endülüs sınırlarını aşmasını sağlayan büyük kanallardan biri oldu. Aristoteles’in metinlerini açıklamakla yetinmeyip onların mantıksal örgüsünü, doğa anlayışını ve metafizik sorunlarını yeniden ele alan İbn Rüşd, kısa süre içinde Latin dünyasında Commentator, yani “Şârih”, olarak anılacak kadar etkili hâle geldi. Eserleri ve düşünceleri özellikle Paris çevresindeki üniversite dünyasında Aristotelesçi tartışmaların önemli kaynaklarından biri hâline geldi.

İnsan bir düşünceyi ortaya koyduğunda onun nereye gideceğini bütünüyle kontrol edemez. Bir metin, sahibinin zihninden çıktığı anda başka zihinlerin içine girer ve orada yeniden yorumlanır. İbn Rüşd’ün eserlerinin Avrupa’daki yolculuğu da bunun güçlü örneklerinden biridir. Endülüs’te belirli bir düşünsel ve dinî bağlam içinde anlam kazanan fikirler, Latin dünyasına ulaştıklarında başka soruların içine yerleşti. İbn Rüşd’ün amacı hakikati ikiye ayırmak değildi, tersine, akıl ile vahyin aynı hakikatin farklı idrak biçimleri olduğunu göstermeye çalışıyordu. Fakat Latin skolastik dünyasında onun düşüncelerinin bazı yorumları, felsefî sonuçlarla teolojik kabuller arasındaki gerilimi daha görünür hâle getirdi. Sonraki yüzyıllarda “Latin İbn Rüşdçülüğü” adı altında gelişen bazı tartışmalar, İbn Rüşd’ün kendi konumundan farklı sonuçlara ulaşarak felsefe ile din arasındaki sınırları yeniden tartışmaya açtı. 1277’de Paris’te bazı Aristotelesçi önermelerin mahkûm edilmesi de bu geniş tartışma ikliminin önemli dönemeçlerinden biri oldu.

Böylece Endülüs’te akıl ile vahyi aynı hakikat içinde düşünmek için açılan bir yol, Latin dünyasında felsefenin sınırları, özerkliği ve dinî otoriteyle ilişkisi üzerine daha sert soruların ortaya çıkmasına da zemin hazırladı. Bir düşüncenin tarih içindeki yolculuğu çoğu zaman onu doğuran niyetle sınırlı kalmaz, farklı coğrafyalara ulaştığında yeni sorularla karşılaşır, başka zihinlerde başka biçimlere bürünür. Belki düşüncenin kaderi biraz da budur: Söylendiği anda artık yalnızca söyleyenin değildir.

İbn Rüşd’ün Avrupa düşüncesindeki etkisini “Rönesans’ı başlattı” ya da “modern bilimi kurdu” gibi tek çizgili bir nedensellik içinde anlatmak, onun gerçek tarihsel etkisini açıklamaktan çok basitleştirir. Fakat Aristoteles yorumunun Latin Avrupa’da yüzyıllar boyunca canlı bir tartışma yaratmış olması ve aklın, bilimin, felsefî araştırmanın sınırları üzerine yürütülen tartışmalara kalıcı bir miras bırakması küçümsenemeyecek bir etkidir. İbn Rüşd’ün düşüncesi modern sekülerliğin basit ve doğrudan kaynağı değildir, fakat felsefî aklın dinî otoriteyle ilişkisi, bilginin sınırları ve hakikatin birliği üzerine Avrupa’da gelişen uzun tartışmaların önemli halkalarından biridir.

İbn Rüşd, bazı ilahiyatçıların iddia ettiği gibi, insan aklının hakikati arama cesaretini, imanın hakikatine karşı kurulmuş bir isyan değildir. Ona göre düşünmek, insanın kendisine verilmiş aklı emanet bilmesinin bir biçimidir. Soru sormak, inancın zayıflaması anlamına gelmez, hatta kimi zaman inancın derinleşmesi için açılan ilk kapıdır. Çünkü insan bazen cevaptan önce soruyla değişir. Sorunun açtığı boşluk, zihni kendi alışkanlıklarının dışına çıkarır. Belki iman da zaman zaman tam burada, insanın kesinliklerinin sarsıldığı yerde daha sahici bir hâle gelir.

Kurtuba’dan yükselen bu sesin büyüklüğü, Aristoteles’i yeniden okutmasında olduğu kadar düşünmeyi bir sorumluluk hâline getirmesinde saklıdır. İbn Tufeyl insanı kendi içine çekerek tabiatın sessiz kitabını okutmuştu; İbn Rüşd ise o kitabın akıl tarafından nasıl okunabileceğini sordu. Biri hakikate doğru yalnızlığın içinden yürüdü, diğeri hakikatin şehir meydanında, medresede, mahkemede ve felsefe kürsüsünde savunulabileceğini düşündü. Yolları farklıydı ama baktıkları ufuk birbirine yabancı değildi. İnsan, kendisine verilen aklı küçümseyerek hakikate ulaşamazdı, fakat aklı mutlaklaştırarak da hakikatin bütününü kuşatamazdı. Akıl yürür, araştırır, ayırır, birleştirir. Vahiy ise insanın kendi başına aşamayacağı ufuklara işaret eder. İrfan da bazen tam bu iki hareketin arasında, kelimelerin sustuğu yerde kendine bir yol bulur. İnsanın asıl mesuliyeti de bu yolların hangisinin diğerinden üstün olduğunu seçmek değildir. Daha zor olan, kendi içinde bunları birbirine düşman etmeden taşıyabilmektir. Çünkü insan yalnızca düşünen bir varlık değildir, aynı zamanda anlam arayan, inanan, şüphe eden, hayret eden bir varlıktır. Aklı tek başına bıraktığında kuru bir hesaplamaya, inancı düşünceden kopardığında ise kolayca ezberlenmiş bir kabule dönüşebilir. İrfan ise her ikisinin de sınırlarını hatırlatan başka bir derinlik açabilir. Belki bu yüzden hakikat arayışı, tek bir yöntemin zaferinden çok, insanın kendi içindeki parçalanmayı aşma çabasıdır. Belki de Endülüs’ün bize bıraktığı en derin derslerden biri budur. Hakikat, tek bir insanın, tek bir yöntemin, tek bir kitabın ya da tek bir çağın mülkü değildir. İnsan ona bazen İbn Tufeyl’in Hayy’ı gibi gökyüzüne bakarak, bazen İbn Rüşd gibi bir metnin cümleleri arasında burhan arayarak, bazen de kalbin kendi sessizliğinde yürüyerek yaklaşır. Yollar değişebilir, diller değişebilir, çağlar birbirinden uzaklaşabilir, fakat hakikat, insanın ona açılma biçimlerinden daha geniştir.

İbn Tufeyl’in içe doğru akan nehri ile İbn Rüşd’ün aklın yatağını açan nehri, sonunda aynı denize yönelir. Birinin suyu sezginin toprağından, diğerinin suyu burhanın kaynağından gelir. Fakat ikisi de insanın hakikate ulaşırken kendi içindeki parçalanmayı aşması gerektiğini hatırlatır. Akıl ile inancı birbirine düşman etmek, insanın kendi içindeki iki kanadı birbirinden koparmaktır. İnsan, ancak aklıyla düşünebildiği ve inancıyla anlam ufkunu genişletebildiği zaman kendi varlığının daha derin katlarına doğru yürüyebilir. İbn Rüşd’ün zamansız devrimi, insana düşünmeden inanmaya değil, inanırken düşünmeye davet ediyor. Aklı kutsallaştırmadan, onu hakikatin hizmetinde kullanmak; vahyi aklın karşısına koymadan, aklın imkânlarıyla daha derinden okumaya çalışmak... Onun Endülüs’ten yükselen sesi, yüzyıllar sonra bile bize şunu düşündürüyor: Hakikat ikiye bölünmez.

Bazen onu göremeyen gözlerimizdir, bazen onu anlamaya yetmeyen kavramlarımız, bazen de kendi kurduğumuz duvarlardır. İnsan, çoğu zaman kendi çizdiği sınırı hakikatin sınırı sanır. Oysa nehir, bizim ona çizdiğimiz haritaya göre akmaz. İbn Tufeyl o nehrin insanın içinden geçen sessizliğini dinler; İbn Rüşd onun yatağını aklın haritasında çizer. Biri suyun sesini içeriden duyar, diğeri akışın yönünü anlamaya çalışır. Belki Endülüs’ün asıl mucizesi de budur: Bu iki ses, aynı gökyüzünün altında birbirini susturmak yerine, insanı aynı hakikate doğru farklı yollardan çağırabilmiştir.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.