
Sanatın Sebep Olma Hâli - Nesip OSMANOĞLU/Ufkumuzhaber
Biçim taklit edilebilir, üslup taklit edilebilir, kelimeler, renkler, teknikler bile taklit edilebilir. Fakat bir insanın dünyayla kurduğu ilişkinin kendisini taklit etmek kolay değil. Sanatçının gerçek imzası, adının altına attığı çizgide değil, varlığa
Nesip OSMANOĞLU/Ufkumuzhaber
Sanat, hayatın yüzeyinde sürüklenen bir sandaldan çok, görünmeyen derinliklerde uykuda duran denizi yerinden oynatan bir sarsıntı gibi geliyor bana. Hayat bize çoğu zaman sonuçlarını gösteriyor: olmuş olanı, verilmiş olanı, çoktan kurulmuş düzenleri ve alıştığımız gerçeklikleri. İnsan da bunların karşısında kolayca seyirciye dönüşebiliyor. Önündekine razı oluyor, kendisine çizilmiş sınırların içinde yaşamayı hayatın kendisi sanabiliyor. Oysa sanatın doğduğu yerin biraz da bu kabullenişin çatlağı olduğunu düşünüyorum. Sanat, gördüğünü yeterli bulmayan bakışın içinden çıkıyor. Sanatçı, dünyanın kendisine sunduğu hazır gerçekliği olduğu gibi tekrar etmek yerine onun ardında duran nedenlere, henüz söylenmemiş kelimelere ve doğmamış ihtimallere doğru eğiliyor. Sormaya, kuşkulanmaya, yeniden bakmaya başlıyor. Zamanın akışına kapılmış bir yaprak olmak yerine, o akışın içinde küçük de olsa başka bir yön arıyor. Çağın önümüze koyduğu sonuçları hemen doğru kabul etmiyor; biraz daha geriye, sebeplerin karanlık toprağına inmeye çalışıyor. Çünkü dünyayı değiştiren şeyin çoğu zaman olup biteni anlatmaktan önce, onun nasıl mümkün olduğunu görebilmekle başladığını düşünüyorum.
Sanatı biraz da burada arıyorum. Bir esere baktığımda yalnızca ne anlattığıyla ilgilenmiyorum; bende neyi yerinden oynattığına bakıyorum. Çünkü bazı eserler bize yeni bir bilgi vermeden de hayatımızı değiştirebiliyor. Bir resmin karşısında uzun süre kalıyoruz ve neden etkilendiğimizi tam olarak açıklayamıyoruz. Yıllar önce okuduğumuz bir cümle, hiç beklemediğimiz bir anda yeniden zihnimize düşüyor. O cümle artık yalnızca yazıldığı sayfaya ait olmaktan çıkıyor; içimizde başka bir hayatın parçası hâline geliyor. Sanatın gizli gücü biraz burada. Eser, sanatçının elinden çıktığı anda tamamlanmış görünse de asıl yolculuğu belki o zaman başlıyor. Başka bir insanın içine girdiğinde, onun hafızasına, acısına, sevincine ve sorularına karıştığında başka bir biçim kazanıyor. Bu yüzden bir eserin etkisini yalnızca ortaya çıktığı zamana bakarak anlamak bana eksik geliyor. Bazı eserlerin zamanı, doğdukları günle başlamıyor; başka bir insanın ruhunda yeniden anlam kazandıkça genişliyor.
Dünyanın her yerinde insanı kendi zamanının rüzgârına göre yönlendiren güçler var. Toplumsal alışkanlıklar, siyasal iklimler, ideolojiler, korkular ve kalabalıkların ortak kabulleri insanın zihninde görünmez duvarlar örebiliyor. Üstelik bu duvarlar çoğu zaman kendilerini duvar olarak göstermiyor. İnsan, içinde yaşadığı sınırı dünyanın doğal sınırı sanabiliyor. Sanatçı ise bundan biraz rahatsız oluyor. Kendisine çizilmiş dünyanın son sınır olduğuna kolay kolay inanmıyor. Başkalarının duvar gördüğü yerde başka bir geçit arayabiliyor; herkesin sustuğu yerde söylenmemiş bir cümlenin sesini duyabiliyor. Sanatın gerçek gücünün, var olanı daha güzel göstermekten önce, var olanın başka türlü olabileceğini hissettirmesinde olduğunu düşünüyorum. Bir ressam yalnızca bir yüz çizmez; o yüze nasıl bakacağımızı da değiştirebilir. Bir şair yalnızca aşkı anlatmaz; aşkın içimizde yankılanacağı yeni bir yer açabilir. Bir romancı yalnızca bir hayatı hikâye etmez; insanın kendi hayatına bakarken kullandığı aynayı biraz çevirebilir. Nesne aynı yerde durur ama bakış değişir. Bazen asıl değişiklik de budur.
Bu yüzden sanatçının asıl meselesi dünyanın görüntüsünden çok, o görüntünün ardında işleyen şeydir. O, ağacın dallarına bakarken köklerin karanlıkta neye tutunduğunu merak eder. Yaprakların dökülüşünü yalnızca hüzünle izlemez; onları sarartan mevsimin kendisine de soru sorar. Acıyı anlatırken, acıyı mümkün kılan sessiz düzeni fark etmeye çalışır. Adaletsizliği gösterirken, insanın onu nasıl kanıksadığını da görünür kılabilir. Hakiki sanatın görünenin fotoğrafını çekmekten daha fazlası olduğunu düşünmemin sebebi bu. Sanatçı biraz da görünmeyenin nabzını tutar. Bir anlamda dünyanın yüzeyine değil, Sünnetüllah’ın mutfağına bakar. Herkes sofraya konmuş yemeği görürken o, ateşin başında hangi ellerin neyi karıştırdığını anlamaya çalışır. Sonuçla yetinmez; onu doğuran şeyin peşine düşer.
Ama burada başka bir mesele daha var. Derine bakmak tek başına sanatçı yapmıyor insanı. Gördüğü şeyi daha önce kurulmuş biçimlerin içine olduğu gibi yerleştirdiğinde, yalnızca başkasının bakışını yeniden üretmiş oluyor. Sanatçının asıl sıkıntısı belki de burada başlıyor. Kendi bakışının nereden doğduğunu bulması gerekiyor. Başkasının gözünü ödünç alarak yeni bir dünya kurulamıyor. Gördüğünü kendi içinden geçirmek, ona kendi ruhunun payını vermek gerekiyor. Sanatın özgünlüğü biraz da bu iç dönüşümde ortaya çıkıyor.
Sanatçı elbette boşlukta yaratmıyor. Bir dile, kültüre, coğrafyaya, geçmişe, geleneğe ve yaşadığı çağın ruhuna doğuyor. Fakat özgünlüğü bunların toplamında değil, bütün bunların onun içinde nasıl başka bir şeye dönüştüğünde arıyorum. Dünya ona malzeme veriyor; sanatçı o malzemeye kendi ruhunun biçimini kazandırıyor. Geçmiş ona kelimeler bırakıyor, o kelimelerin daha önce duyulmamış bir tınısını arıyor. Gelenek köklerini veriyor, o köklerden başka bir dal çıkıyor. Çağ ona yaralar veriyor; sanatçı bazen o yaraların içinden yeni bir anlam dili kuruyor. Ben özgünlüğü hiçbir şeyden etkilenmemek olarak görmüyorum. Bunun mümkün olduğuna da pek inanmıyorum. İnsan zaten karşılaştığı her şeyden biraz geçerek kendisi oluyor. Asıl mesele, duyduğu seslerin arasında kendi sesini ayırt edebilmek. Başkasının sesini hiç duymamak değil, duyduklarını kendi içinden geçirerek başka bir sese dönüştürebilmek.
Biçim taklit edilebilir, üslup taklit edilebilir, kelimeler, renkler, teknikler bile taklit edilebilir. Fakat bir insanın dünyayla kurduğu ilişkinin kendisini taklit etmek kolay değil. Sanatçının gerçek imzası, adının altına attığı çizgide değil, varlığa baktığında bıraktığı açıda saklı. Bazen aynı ağaca bakan iki insanın gördüğü şey birbirinden bütünüyle farklı olabiliyor. Sanatın sırrını biraz da burada buluyorum.
Sanatın dönüştürücü gücü de buradan çıkıyor. Bir eser yalnızca yaşanmış bir olayın yankısı olarak kaldığında geçmişe ait bir tanıklık olabilir. Fakat başka bir insanın içinde yeni bir duyarlılık uyandırdığında geleceğin sebeplerinden birine dönüşür. Picasso’nun Guernica’sını düşündüğümde, onun yalnızca İspanya İç Savaşı’nın dehşetini kayda geçiren bir tablo olarak kalmadığını görüyorum. Savaşın insan bedeninde ve ruhunda açtığı yarayı, kendisinden çok daha geniş bir hafızanın içine taşıyor. Bir şiir de yazıldığı günün duygusunu taşımakla kalmıyor; kendisinden sonra gelen insanların aşkı, yalnızlığı, acıyı ve ölümü duyma biçimine karışabiliyor. Bir roman kendi çağının karanlığından doğuyor ama başka çağların vicdanında yaşamaya devam edebiliyor. Böylece eser, doğduğu zamanın tanığı olmaktan çıkıp başka zamanların içinde de konuşmaya başlıyor.
Bunu düşündüğümde sanatın insandan insana geçen garip bir tarafı olduğunu hissediyorum. Bir zamanlar yalnızca bir insanın içinden geçen şey, sanat aracılığıyla başka insanların içinden geçebiliyor. Bir kalbin titreşimi başka kalplerde karşılık bulduğunda kişisel bir duygunun sınırları biraz genişliyor. Belki ortak duyarlılık dediğimiz şey de böyle oluşuyor. Birinin gördüğünü bir başkası görmeye başlıyor; birinin sorduğu soru, yıllar sonra başka bir insanın sorusu hâline geliyor. Sanatın sebep olma hâli bana en çok burada görünür oluyor.
Sanatın ihtilali de biraz böyle başlıyor: Gürültü çıkararak değil, insanın içinde yer değiştirerek. Sanat bir meydanı dolduran slogan gibi bağırmak zorunda değil. Bazen bir cümle, bir renk, bir melodi ya da yalnızca bir bakış insanın zihninde uzun süre kapanmayacak bir kapı açabiliyor. Yeni bir cevap vermeden önce eski sorularımızın bize yetmediğini hissettirebiliyor. Dünyanın dışına çıkarmadan önce, dünyanın içine yerleştirdiğimiz sınırları fark ettirebiliyor. İnsan kendi zihnindeki duvarı bir kez gördüğünde, dünyanın duvarları da eskisi kadar sağlam görünmüyor. Ben sanatın dönüştürücü tarafını biraz bu sessiz harekette buluyorum. Eser dışarıda büyük bir değişiklik yapmıyor gibi görünürken insanın içinde küçük bir yer değişiyor. Bazen bütün mesele o küçük yer değişikliğinden ibaret. Çünkü insan başka türlü bakmaya başladığında, daha önce kesin sandığı şeylerin üzerinde ince çatlaklar beliriyor. O çatlaklardan da yeni bir ihtimal sızabiliyor.
Hakiki sanatçı bu yüzden çağının aynası olmakla yetinmiyor. Ayna karşısına gelen yüzü geri verir; sanatçı ise gördüğü yüzün altında başka bir yüzün varlığını sezdiriyor. Çağını yansıtıyor ama çağının içine hapsolmuyor. Tarihin içinden konuşuyor fakat tarihin son söz olduğuna inanmıyor. Coğrafyasını taşıyor ama coğrafyasının kaderine dönüşmüyor. İçinde yaşadığı toplumun dilini kullanıyor; fakat o dilin ulaşamadığı yerlere yeni kelimeler gönderebiliyor. Kendi zamanının çocuğu olarak kalırken, bazen kendi zamanının sınırlarını aşan bir ses hâline gelebiliyor.
Bunun için sanatçının önüne hazır bir dünya konuyor. O dünyayı kabul etmek zorunda değil. Zaman ona taş veriyor; o taşa başka bir biçim verebiliyor. Dünya ona sessizlik bırakıyor; o sessizliğin içinden bir ses çıkarabiliyor. Hayat ona yara veriyor; bazen o yaranın içinden anlam arıyor. Böylece kendisine verilmiş dünyanın içinde yaşarken ona bütünüyle teslim olmayan başka bir alan açıyor. Bu alan gerçeğin inkârı değil. Tam tersine, gerçeğin henüz gerçekleşmemiş taraflarını görmeye çalışma biçimi. Sanatçının cesareti bana göre biraz da burada: Henüz var olmayan bir şeyin sorumluluğunu, sırf mümkün olduğunu sezdiği için bugünden taşıyabilmek.
Çünkü sebep olmak, görünür bir sonuç elde etmekten önce görünmeyen bir ihtimali taşımak demek. Tohum ağacın kendisi değil; fakat ağacın geleceğini içinde taşıyor. Bir sanat eserinin de bazen böyle olduğunu düşünüyorum. İlk bakışta bir tablo, birkaç dize, bir melodi ya da bir hikâye. Sonra insanın içine bırakılıyor ve orada çalışmaya devam ediyor. Bazen yıllarca. Toprağın altında ne yaptığını göremediğimiz bir tohum gibi. Sonra hiç beklemediğimiz bir gün, hayatımızın başka bir yerinde filizleniyor. Yıllar önce okuduğumuz bir şiiri hatırlıyoruz. Bir cümle yeniden konuşmaya başlıyor. Bir tablonun rengi, dünyaya bakışımızda küçük bir değişiklik yapıyor. İlk anda fark edilmeyen bir şeyin yıllar sonra içimizde bir karşılığı çıkabiliyor.
Bu yüzden bir eserin etkisini hemen ölçmeye çalışmak bana doğru gelmiyor. Sanatın bazı etkileri görünür değil. Hatta sanatçı bunların çoğunu hiçbir zaman öğrenemiyor. Kimin hayatına dokunduğunu, hangi cümlenin kimde kaldığını, hangi rengin bir başkasının hafızasına nasıl yerleştiğini bilemiyor. Belki de sanatın özgürlüğü biraz burada. Eser, sanatçının elinden çıktıktan sonra yalnızca onun niyetine bağlı kalmıyor. Başka hayatlara giriyor, başka anlamlar kazanıyor. Sanatçı bir şey söylüyor; fakat söylediği şey kendi söylediği yerde donup kalmıyor.
Bu nedenle sanatçı yalnızca kendi zamanına seslenmiyor. Bazen kendisini henüz tanımayan bir geleceğe de sesleniyor. Eserinin ilk yankısını duyamayabilir. Bıraktığı tohumun hangi toprakta filizleneceğini göremeyebilir. Fakat yaratıcı eylemin biraz da böyle bir tarafı var: Sonucu garanti olmayan bir ihtimale, onun hakikatine inandığı için biçim vermek. Sanatçı yaptığı şeyin nereye varacağını her zaman bilmiyor. Hatta bazen kendi eserinin kendisinden sonra neye dönüşeceğini bilmemesi, eserin gerçek hayatının başlaması anlamına geliyor.
Sanat, güzelliği biçimlendirirken ihtimale de bir biçim veriyor. Sanatçı bize her zaman “dünya böyledir” demiyor. Bazen hiçbir şey söylemeden “başka türlü de olabilir” duygusunu bırakıyor içimize. Bana göre bu, verilmiş olan karşısındaki en derin yaratıcı itirazlardan biri. Çünkü başka türlü olabileceğini düşünmek, mevcut olanın mutlaklığını kırıyor. İnsan bir kez başka bir ihtimali gördüğünde eski gerçekliğine bütünüyle aynı gözlerle dönemiyor.
Ben bir eserin gücünü biraz da burada ölçüyorum. Bana ne kadar güzel göründüğünden önce, bende nasıl bir görme biçimi bıraktığıyla ilgileniyorum. Güzellik bazen yalnızca hayran bırakabilir. Ama bazı eserler hayranlıktan sonra insanı kendisiyle baş başa bırakır. Dünyaya, başkalarına, hatta kendi hayatına yeniden bakmasına sebep olur. Sanatın bende karşılık bulduğu yer biraz burası.
Özgünlük de böyle düşününce başka bir anlam kazanıyor. Özgün sanat dünyaya “ben farklıyım” diye bağırmıyor. Kendi hakikatini sahici biçimde kurduğunda, dünyanın daha önce fark edilmeyen bir yüzü kendiliğinden ortaya çıkıyor. Sanatçının başkasından ayrılması yalnızca başka şeyler söylemesinden değil, aynı şeye başka bir yerden bakabilmesinden doğuyor. Bunun için her zaman yepyeni bir konu bulması gerekmiyor. Aşk binlerce yıldır anlatılıyor. Yalnızlık, ölüm, zaman, doğa, acı ve sevinç de öyle. Fakat insan bunların içine kendi hayatından geçerek baktığında, herkesin bildiği şeyin içinde daha önce görülmemiş küçük bir ayrıntı ortaya çıkabiliyor. Sanatın yeniliğini bazen yeni bir şey bulmakta değil, eski bir şeye yeni bir göz kazandırmakta arıyorum.
Sonunda sanat, zamanın önümüze savurduğu solgun yapraklara bakmaktan çok, onları sarartan mevsimin sırrına eğilmek gibi geliyor bana. Tarihin küllerini saymak yerine, küllerin altında hâlâ kor hâlinde duran ihtimali fark etmek. Sanatçı perdenin kapanışını izleyen seyirci olmaktan çok, perdenin neden böyle kurulduğunu soran kişi. Gerektiğinde sahnenin yerini değiştiriyor, bazen metnin kenarına henüz yazılmamış bir cümle iliştiriyor. O cümle yalnızca bir cümle olarak kalabilir. Fakat başka bir zihinde yeni bir sorunun, başka bir bakışın, hatta başka bir eserin başlangıcına dönüşebilir. Sanatçının asıl gücünü biraz da burada görüyorum. Dünyanın yerine geçmekte değil; dünyaya kendisinden sonra da yaşayabilecek bir iz bırakmakta.
Bir eserin büyüklüğünü sanatçının benliğine diktiği anıtla ölçmek bana doğru gelmiyor. Asıl mesele, başkalarının içinde neyin yeniden doğduğuyla ilgili. Çünkü sanatın en derin anlamı dünyaya yalnızca güzel bir yüz kazandırmak değil, dünyanın henüz tamamlanmadığını hatırlatmak. Tamamlanmış görünen şeylerin içinde hâlâ doğmamış olanı sezmek. Fırçadan tuvale, kalemden kâğıda, sesten sessizliğe geçen şey yalnızca sanatçının duygusu değil; onunla birlikte başka bir varoluş ihtimali de geçiyor. Sanatçı hayatın kendisine verdiği sonuçlarla yetinmeyip sebeplerin peşine düştüğünde, yalnızca bir eser üretmiş olmuyor. Dünyanın nedensellik zincirine kendi payına düşen küçük bir halka ekliyor. O halkanın ne kadar uzağa uzanacağını ise kendisi bilmiyor.
Belki de sanatın kaderinde bu bilinmezlik var. Sanatçı kendi zamanından besleniyor ama zamanının sonucu olmakla yetinmiyor. İçinde yaşadığı dünyanın izlerini taşıyor ama o izlerin üzerine kendi bakışını da bırakıyor. Bazı insanlar zamanı yaşıyor, bazıları zamanı kaydediyor. Sanatçı ise zamanın içine bir bakış bırakabiliyor. Bu bakışın ne zaman bir başkasına ulaşacağını bilmiyor. Belki hemen, belki yıllar sonra. Belki de hiç ulaşmıyor. Ama sanatın değeri biraz da sonucun garanti edilmemesine rağmen söylenmesi gerekeni söyleyebilmekte.
Sanatçının dünyayla kurduğu ilişkiyi düşündüğümde, dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum: Sanat, olanı göstermek kadar, olacak olana sebep olma biçimi. Sanatçı hazır sonuçların arasında kaybolmak yerine sebeplerin karanlık toprağına iniyor; orada henüz filizlenmemiş bir ihtimali arıyor ve onu kendi diliyle gün ışığına çıkarıyor. Geçmişten besleniyor ama geçmişin yankısı olmak zorunda değil. Çağından etkileniyor ama çağının kopyasına dönüşmüyor. Başkalarından öğreniyor ama öğrendiğini olduğu gibi geri vermiyor. Kendi içinden geçenleri dönüştürüyor ve dünyaya, kendisinden önce o biçimde var olmayan bir şey bırakıyor.
Belki sanatın en sessiz ihtilali de burada. Dünyayı zorla değiştirmeye çalışmaktan önce, insanın içinde dünyayı başka türlü kurabilecek ilk kıvılcımı yakmak. O kıvılcımın ne zaman ateşe dönüşeceğini sanatçı bilmiyor. Hatta belki ateşe dönüşüp dönüşmeyeceğini de bilmiyor. Ama yine de onu yakıyor.
Eserin nerede biteceğini sanatçı bilemez. Kendi elinden çıktıktan sonra hangi kalpte yeniden başlayacağını, hangi zihinde başka bir soruya dönüşeceğini, hangi hayatın yönünü sessizce değiştireceğini de bilemez. Bir bakış başka bir bakışa, bir soru başka bir soruya, bir duygu başka bir hayata geçebilir. Bazen sanatçının kendisinin bile fark etmediği bir iz, yıllar sonra başka bir insanın içinde sebebe dönüşebilir. Sanatın sınırını aştığı yer belki tam burasıdır. Eser, sanatçının elinden çıktıktan sonra onun hayatından ayrılır; fakat başka bir hayatın içinde yeniden başlayabilir. Bir cümle başka bir cümlenin sebebi olur. Bir resim başka bir bakışın. Bir şiir başka bir şiirin.
Ve belki sanatın en sahici tarafı da budur: Nerede biteceğini bilmeden bir şeyi başlatmak.


HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.