1. HABERLER

  2. EDEBİYAT DEFTERİ

  3. DÜŞÜNCE UFKU

  4. Kendinden Taşan Nehir - Nesip OSMANOĞLU/Ufkumuzhaber
Kendinden Taşan Nehir -  Nesip OSMANOĞLU/Ufkumuzhaber

Kendinden Taşan Nehir - Nesip OSMANOĞLU/Ufkumuzhaber

Modern hayatın insanı içine yerleştirdiği düşünce biçimi bu bakımdan başka bir yerde duruyor. Kapitalist düzeni yalnızca ekonomik bir sistem olarak düşünmek bana yetersiz geliyor.

A+A-

Nesip OSMANOĞLU/Ufkumuzhaber

Îsâr, çoğu zaman başkasını kendine tercih etmek olarak anlatılır. Bu, kelimenin bize açtığı ilk kapıdır; fakat kapının ardında daha geniş bir anlam olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanın bir başkasını kendinden öne alabilmesi, önce kendisinde bulunan şeylerle kurduğu ilişkinin değişmesini gerektirir. Sahip olduğumuzu sandığımız şeylerin gerçekten bize ait olup olmadığını sormaya başladığımızda îsârın asıl anlamına biraz daha yaklaşırız.

Mal, zaman, bilgi, güç, sevgi, beden, nefes, yetenek… Bunların her biri bize verilmiştir. Bir şeyin elimizde bulunması, onun sahibinin biz olduğumuzu göstermiyor. Belki hayatın en temel gerçeklerinden biri şu: Bir şeyin bize ulaşmış olması, onun bizde son bulacağı anlamına gelmez.

Kur’an, Ensar’ın Muhacirleri kendilerine tercih edişini anlatırken şöyle söyler: “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9.) Bu ayeti düşündüğümde îsârı sadece bir fedakârlık biçimi olarak görmek bana eksik geliyor. Burada başka bir şey var. İnsan, kendisini hayatın tek ölçüsü olmaktan biraz olsun çıkardığında başkasına yer açabiliyor. Başkasına yer açınca da elindeki şeyin üzerindeki o görünmez mülkiyet duygusu gevşemeye başlıyor.

Belki emanet meselesi tam burada başlıyor. Emanetin sahibi olduğunu sanan el sıkılır; emanetçi olduğunu bilen el açılır.

Elimizdeki malı, zamanı ya da bilgiyi kendimize ait kabul ettiğimiz ölçüde vermek zorlaşıyor. Çünkü vermek o zaman bir kayıp gibi görünüyor. Oysa emanetçi için mesele biraz farklı. Emanet, gerektiğinde sahibinin istediği yere ulaşmalıdır.

Modern hayatın insanı içine yerleştirdiği düşünce biçimi bu bakımdan başka bir yerde duruyor. Kapitalist düzeni yalnızca ekonomik bir sistem olarak düşünmek bana yetersiz geliyor. Onunla birlikte bir insan tasavvuru da büyüdü: sahip olan, seçen, kendi hayatını kendi kuran ve kendisini hayatının merkezine yerleştiren insan. “Neye sahip olabilirim?”, “Neyi seçebilirim?”, “Hayatımı ne ölçüde kendi istediğim gibi kurabilirim?” diye soruyoruz. Bu soruların kendisinde bir yanlışlık yok belki; fakat insan bütün hayatını bu soruların çevresinde kurduğunda başka bir soru giderek görünmezleşiyor: Bana verilenlerle ne yapıyorum?

İslam’ın insan tasavvurunda kişi kendi iradesinden vazgeçmez. Tam tersine, seçtiğinden sorumludur. Fakat kendisini mutlak bir malik olarak da görmez. Bedeni, zihni, kalbi, zamanı ve servetiyle birlikte kendisine verilmiş bir emanetin içindedir. Özgürdür ama yaptığı seçimin hesabını da taşır. Sahip olduğu hakların yanında, elinde tuttuklarının bir emanet olabileceğini de hatırlar.

Bu iki bakış arasındaki fark bazen çok küçük bir soru değişikliğinde ortaya çıkıyor. “Neye sahip olabilirim?” diye sormakla “Allah bana ne verdi ve ben bu emanetle ne yapıyorum?” diye sormak aynı yere çıkmıyor. İlk soru insanın eline bakıyor, ikincisi elinin neye dönüştüğünü düşündürüyor.

Îsârın özgürlükle ilişkisi de burada belirginleşiyor. İnsan, kendi yararına kullanabileceği bir şeyi bir başkasının iyiliğine bırakabiliyorsa özgürlüğünü kaybetmiş olmuyor. Bunu bazen tersinden düşünmek gerekiyor. Kendi isteğini bir anlığına geri çekebilmek, başkasının ihtiyacını görebilmek, elindeki imkânı başka bir hayatın önünü açmak için kullanabilmek… İnsan kendinden taşmaya biraz da burada başlıyor.

Üstelik îsârın ölçüsü her zaman para ya da mal değil. Bunu düşünmek için büyük olaylara ihtiyacımız yok. Bir insanın konuşmasını bölmemek, kendi söyleyeceğimizi bekletip onu gerçekten dinlemek, zamanımızın bir bölümünü karşılığını düşünmeden bir başkasına ayırmak, bir başkasının sevincini kendi eksikliğimizin aynasına çevirmemek… Bunların her biri insanın kendisinden biraz taşmasıdır.

Zaman bu açıdan beni daha çok düşündürüyor. Çünkü para yeniden kazanılabilir; zaman ise elimizden çıktığı anda geri dönmüyor. Birine ayırdığımız bir saat, takvimimizden silinen bir saat gibi görünebilir. Fakat başka bir insanın hayatında o bir saat, teselliye, öğrenmeye veya sadece yalnız olmadığını hissetmeye dönüşebilir. Ömrümüzden eksilen bir zaman başka bir insanın hayatında iyiliğe dönüşmüşse, o zaman gerçekten eksilmiş sayılır mı?

Fakat burada ince bir sınır var. Îsâr, insanın kendisini değersiz görmesi anlamına gelmez. Kendine hiç yer bırakmadan başkasına yer açmaya çalışmak, bir süre sonra verilen şeyi de bozabilir. Başkasına yer açmak, kendine hiç yer bırakmamak değildir.

Bu yüzden “ben” ile “biz” arasında bir savaş kurmak bana doğru gelmiyor. İnsan “ben” diyebilir. Kendi sınırlarını bilebilir, kendi ihtiyaçlarını gözetebilir. Fakat “ben” dediği yerde her şeyin bitmesi gerekmiyor. Belki olgunlaşma dediğimiz şey biraz da burada başlıyor: Ben kaybolmadan başkasına yer açabilmek.

Ensar ile Muhacir arasındaki kardeşliği düşündüğümde bu daha somut bir hâl alıyor. Orada paylaşmak, sofraya bir tabak daha koymaktan ibaret değildi. İnsan kendi hayatında başka bir insana yer açıyordu; evinde, ekmeğinde, zamanında, güveninde ve geleceğinde.

Îsârın ağırlığı da galiba burada. Çünkü insan bazen malından vazgeçmekten çok alışkanlığından vazgeçmekte zorlanıyor. Zamanını vermek, rahatını bozmak, “ben haklıyım” ısrarından geri çekilmek daha zor olabiliyor.

Bir de vermenin içinde saklanan başka bir sahiplenme biçimi var. İnsan bazen verdiği şeyi bırakıyor ama verdiğini unutamıyor. “Ben verdim” cümlesi, görünüşte cömertliğin içinde sessizce yaşamaya devam ediyor. El uzatıyor, sonra o eli hatırlatıyor. Oysa gerçek îsârda insanın kendi imzasını biraz geri çekebilmesi gerekiyor. El verir ama elini göstermez.

Bunu düşündükçe “Gerçekten bizim olan ne var?” sorusu yeniden karşıma çıkıyor. Nefesimizi kendimiz yaratmadık. Kalbimizin nasıl çalışacağını biz belirlemedik. Elbette emek verdik, çalıştık, kazandık, öğrendik. Fakat bütün bunların üzerinde yükseldiği zemini biz kurmadık.

Belki bu yüzden insanın elindeki nimet, sadece kendisinde birikmek için verilmiş olmayabilir. Bir kelime, bir bilgi, bir yetenek, hatta yaşanmış bir acı bile başka bir insana ulaşmak için bir vesileye dönüşebilir. Bize gelen şeyin bizden sonra nereye gideceğini her zaman bilemeyiz. Biz onun son durağı olmayabiliriz. Bazen bir menzil, bazen bir köprü, bazen de yalnızca kısa bir geçit oluruz.

Nehir düşüncesini bu yüzden seviyorum.

Su, bulunduğu yerde kendisine ait bir hayat kurmuyor. Buluttan düşüyor, toprağa karışıyor, birikintilerden geçiyor, başka sulara katılıyor; sonunda denize ulaşıyor. Geçtiği yerlere bir şey bırakıyor. Toprağı besliyor, ağacı büyütüyor, susayanı yaşatıyor. Suyun anlamı, kendisini sonsuza kadar bir yerde tutmasında değil, akmasında.

İnsan da bazen kendi içinde biriktirdikleriyle ağırlaşıyor. Eski kırgınlıklar, söylenmemiş sözler, öfkeler, hesaplar… Bunların hepsini yıllarca taşıyabiliyoruz. Îsârı yalnızca elimizdekini başkasına vermek olarak düşünürsek belki bir tarafını eksik bırakıyoruz. İçimizde artık kimseye faydası olmayan bazı şeyleri bırakabilmek de bununla ilgili olabilir.

Bazen en büyük yoksulluğumuz sahip olmadıklarımız değildir. Sahip olduklarımızın içimizden geçmesine izin veremememizdir.

Biriktiriyoruz; parayı, bilgiyi, sevgiyi, övgüyü, hatta acıyı bile. Biriktirdikçe kendimizi güvende hissediyoruz. Fakat bazı şeyler biriktikçe çoğalmıyor, ağırlaşıyor. Su akmadığında nasıl bulanıyorsa, insanın içinde tutulmuş iyilik de zamanla kendi anlamını kaybedebiliyor.

Elimizi açmak bu yüzden yalnızca dışarıdaki bir şeye uzanmak değil. Bir bakıma içimizi de açmak. “Ben ne kadar sahibim?” sorusundan yavaş yavaş “Bana verilenle ne kadar hayra vesile olabiliyorum?” sorusuna geçmek… Galiba îsârın asıl dönüşümü burada başlıyor.

Bu, insanın kendisini tamamen geride bırakması da değil. Bir tohumun toprağın altında çatlaması gibi bir şey. Tohum kabuğunu korudukça olduğu yerde kalıyor. İçinden bir şey çıkabilmesi için o sert kabuğun kırılması gerekiyor. İnsan da kendisini sürekli korumaya çalışırken bazen kendi içine kapanıyor. Kabuğu güven veriyor ama büyümeyi de engelliyor.

Üstelik verdiğimiz şeyin sonucunu görmemiz gerekmiyor. Bir ağacın gölgesinde otururken o ağacın hangi tohumdan çıktığını düşünmeyebiliriz. Bir insanın hayatını değiştiren bir cümlenin nereden geldiğini de çoğu zaman bilmiyoruz. Belki yıllar önce söylenmiş bir söz, hiç beklenmedik bir zamanda bir başkasının içinde yeniden filizleniyor.

Bu yüzden iyiliğin karşılığını görmek istemek, iyiliğin içine kendi payımızı biraz fazla katmak olabilir. Tohum toprağa bırakılıyor ve bekleniyor. Ağacın gölgesinde kimin oturacağını seçemiyor.

İnsan hayatının geride bıraktığı şeyler de çoğu zaman sandığımız kadar büyük olmuyor. Bir ev, bir makam, bir isim, biriktirilmiş mallar… Hepsi zamanla başkasının hayatına karışıyor. Fakat bir insanın başka bir insanın hayatında bıraktığı küçük bir iyilik bazen çok daha uzun yaşayabiliyor. Bir kapının önünde beklemek, birinin sözünü gerçekten dinlemek, ihtiyaç duyduğu anda elini tutmak… Hayatın büyük anlamı bazen böyle küçük yerlerden geçiyor.

Bana öyle geliyor ki îsâr, sonunda bir ahlak kuralından biraz daha geniş bir hâle geliyor. İnsanın dünyadaki yerini nasıl gördüğüyle ilgili bir tavra dönüşüyor. Kendini her şeyin son noktası olarak görmüyorsun. Sana gelenin senden sonra da bir yolculuğu olabileceğini kabul ediyorsun.

Bir nehir kendisine akan bütün suları tutmaya kalksaydı ne olurdu? Akamazdı. Bir yerde birikir, kendi sınırlarını aşar, sonunda bulunduğu yeri boğardı. Nehir olmasını sağlayan şey, suyun içinden geçmesine izin vermesi.

Sonunda yine suya dönüyorum. Çünkü insanın elinde tuttuğu şeylerin hiçbirini sonsuza kadar tutamayacağını en sade biçimde su anlatıyor. Avucumuzu sıksak su yine kaçıyor; gevşetsek yine elimizden geçiyor. Mesele suyu sonsuza kadar elimizde tutmak değil, elimizden geçtiği sırada neye dokunduğunu fark edebilmek.

Belki bize verilen bazı şeyler sahip olalım diye değil, içimizden geçsin diye veriliyor. Bir sevgi, bir bilgi, bir imkân, bir zaman, bir söz… Bize geliyor, bizde bir süre konaklıyor ve sonra başka bir hayata doğru yol alıyor. Biz onu kendimize ait sanıp durdurduğumuzda, emanetin hareketini de durdurmuş oluyoruz.

Kendimizde başlayan ne varsa kendimizde bitirmek istemeyiz artık. Çünkü nehrin bütün anlamı, suyunu kendisine saklamamasında. Su geçiyor; geçtiği yere bir serinlik, bir bereket, bazen de sadece kısa bir iz bırakıyor. Belki bize düşen de bundan çok farklı değil. Bize verilen neyse, bir gün bizden çıkıp başka bir yere ulaşacak. Mesele onu ne kadar tuttuğumuzdan çok, elimizdeyken neye dönüştürdüğümüz.

Ve belki insanın kendinden taşması da tam burada başlıyor: Kendisine verilen şeyi kendisinin sonu saymadığında.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.