
Aklın Sınırında Açılan Dikey Pencere / Nesip OSMANOĞLU - Ufkumuzhaber
Akla iman edilmez, akılla iman edilir. İmanla taçlanmayan akıl nefsle dostluk kurabilir ve insanın içindeki kışı başlatabilir. O zaman hatalar, pişmanlıklar, kayıplar, ayrılıklar, yenilgiler ve daha birçok olumsuz şeyler ruhun üzerine lapa lapa kar yağdır
Aklın Sınırında Açılan Dikey Pencere / Nesip OSMANOĞLU
İman, soyut bir olgudan fazlasıdır. Kurumuş bir kalbin kışına ruh veren bir bahar türküsüdür. Fıtrata dönmek, zerreden küreye kadar her şeyde anlam bulmaktır. İnsan bazen kendi içinde öyle uzun bir kışa gömülür ki, yalnızca dünyanın anlamı kaybolmaz, kendi iç dünyasının gökyüzü de kararır. Maddenin ağır gölgesi zamanın amansız akışıyla birleşir ve hayat, başlangıcı ile sonu arasında hızla dönen büyük bir çarka dönüşür. İnsan, söz konusu çarkın öğütücü dişlileri arasında kendisini hangi yöne çevireceğini şaşırır. Yön kaybı yaşar. Pusulaya bakmayı aklının ucundan bile geçirmez, haritaya bir kâğıt parçası muamelesi yapar. Karanlığa alışır, yarasa gibi, kalbini aydınlatacak ışıktan kaçar. Bir zamanlar içinden berrak sular akan pınarlar susar, ruhun kuşları ötmez olur. Basireti bağlanır, tanımadığı kendi varlığının kapısında yabancı bir bekçi gibi durmaya başlar. Bu içler acısı tabloyu, biraz da bizzat şahit olduğum bazı insanlarda gördüğüm durumdan yola çıkarak çiziyorum. Belki birçoğunuz da benim gibi, daha önce toz kondurmadığınız bazı insanların daha sonra gözünüzde bir toz zerresi kadar değerli olmadıkları şeklinde görünmüştür. Fakat ben bu denemeyi kaleme alırken amacım, işaret ettiğim insanları eleştirmek değil; onların şahsında modern çağın kanayan bazı yaralarına dikkat çekmektir.
Varlık kitabının yaratıcısı Allah, okuyucusu ise insandır. İnsan varlıkla ilgili ilgisiz ve bilgisiz değildir. Hatta insan bilgiyle iman eder. Ama her bilgi insanı imanın ufkuna yükseltmez. Geçiciliğin bilgi kapısı, eğer daha derin bir anlamın ufkuna doğru açılmazsa, kalpte ağır bir tortuya dönüşür. Çünkü insan iman etse de etmese de herhangi bir canlı gibi yalnızca yaşamak istemez, yaşadığının bir anlamı olduğuna inanmak, ölümün karşısında hayatın bütünüyle anlamsızlaşmadığını bilmek ister. Görünür olanın ardında görünmeyen bir hakikatin nefes aldığını sezerek tatmin olmayı arzular. Uzun bir suredir imanın, tam da bu karanlık eşiğin üzerinde yanan ilahi bir kandil olduğunu düşünüyorum. Fakat bazı filozof ve sanatçının iddia ettikleri gibi o muazzam kandil, düşüncenin gözlerini kapatan kör ezberlerin ateşi değildir. O, aklın gecede yürürken önüne düşen, fakat yürüdükçe ufkun da genişlediğini gösteren, hakikatin daha derin katmanlarına doğru açılan ve birçok filozofun, bilim insanının, şairin ve arifin aradığı ama çok az insanın bulduğu kapıdan içeriye sızan ilahî bir ışıktır. Sözünü ettiğim ışık aklı uyutmaz, uyandırır. Daha büyük sorular sordurur ve onu ufka doğru yürütür, ama ayakları yerden de kesmez. Hakikatin ufkuna doğru yürüyen akıl, belli bir noktadan sonra kendi sınırlarına çarpar. Bu durum onun yaratılışına en doğal haldır. Doğal olarak kendi sınırlarına çarpan akıl küçülmez, sınırını fark ettiği anda daha da büyümeye başlar. Uzun sure düşünerek vardığım sonuca göre İnsan aklı için küçülmek, her şeyi bilebileceğini sandığı yerde başlar ve bilemediklerinin önünde hayretle derin düşüncelere daldığı an da en büyük olgunluğa doğru kanat çırptığı andır. Nihayetinde ben de sizin gibi bir insanın ve her şeyi bilemem. Zaten her şeyi bilme ideası büyük bir kibirdir ve kibir, aklın çok bilmesinden önce kendi sınırlarını unutmasıdır. Kendi sınırlarını unutan bir aklın ürettiği bir bilgi hiçbir şekilde hayrete dönüşmez. Çünkü hayret; bilginin kendi kaynağına doğru dönmeye başladığı eşiktir. Bu anlamda Kuran’ın bizi davet ettiği iman, aklın karşısına dikilen bir duvar değil, aklın kendi içinden açılan dikey bir penceredir. Kendi sınırları dahilinde daha geniş bir hakikat fikrine açılma imkânı arayan akıl bize dünyanın nasıl işlediğini tarif etmeye çalışır, iman ise bu işleyişin ardında varlığın niçin var olduğu hakikate davet eder. Ama aklın tarifi ile imanın daveti birbirlerini alternatifi değildirler. Kuran, bizleri, akıl ve imanın el ele tutuşarak yürüdükleri bu ufka davet eder. Kuran’ın bizi davet ettiği söz konusu ufukta, aklı olmayanın imanı da olmaz. Çünkü iman aklı gerektirir.
Akla iman edilmez, akılla iman edilir. İmanla taçlanmayan akıl nefsle dostluk kurabilir ve insanın içindeki kışı başlatabilir. O zaman hatalar, pişmanlıklar, kayıplar, ayrılıklar, yenilgiler ve daha birçok olumsuz şeyler ruhun üzerine lapa lapa kar yağdırır, kalbi dondurur. Ruhu üşüyen insan bir süre sonra kendi içine çekilir, etrafına başkalarının kolay kolay aşamayacağı duvarlar örer ve kendisini, yine kendi ördüğü duvarların içinde hapseder. Kendini hapsettiği ve içini daha da kararttığı duvarların iç karanlığı kader sanmaya başlar. Eğer Kuran’ı hakkıyla idrak edersek, bizi heder eden bu yanlış kader anlayışından kurtaran pusulanın da Kuran olduğunu idrak etmiş oluruz.
Her başlangıcın bir sonu vardır. Ama uzun geceler kendisini sonsuz sanabilir. Kış, kendi içinde baharı taşıdığı hâlde, ağacın çıplak dallarına bakarak bunun mümkün olduğuna inanmak istemeyebilir. İman, işte tam bu noktada toprağın altında sessizce bekleyen tohuma dokunur. Gökten düşen ilk cemre gibi tohumun ruhunu ısıtır. Onun düşüşü küçük, sessiz ve gösterişsizdir. Toprağın derinliklerinde hisselere bile hissettirmeden büyük bir hareket başlatır. Ruh ısınmaya başlar, kalbin buz tutmuş damarlarında ılık bir sıcaklık yayılır. İnsan, kendisini bütünüyle terk edilmiş sandığı öyle karanlık bir anda, aslında varlığının başıboş bırakılmadığını sezer, içindeki karanlık başka türlü görünmeye başlar. Belki acı ortadan kalkmaz, ama acının anlamı değişir. Yanaklara doğru akan gözyaşı yalnızca kederin tuzlu suyu olmaktan çıkar, ruhun arınma biçimine dönüşür. Böyle bir ufukta sosyal bir varlık olan insan, başına gelen her şeyi tek başına çözemeyeceğini fark eder. Bu aklın kendi dayanma kudretidir. Sözünü ettiğim kudret, kendi kendine yetmediği şuuruna varan insanın karanlığın içinde bile anlamın kendisini terk etmediğine dair taşıdığı o derin sezgidir. O ulvi sezgiyle insanın içinde başlayan bahar, yalnızca kendi göğüs kafesinde kalamaz. Çünkü hiçbirimiz insanlardan tamamıyla bağımsız değiliz, kalbimizin iklimi de içinde yaşadığımız dünyanın ikliminden bağımsız olmadığı gibi. Bir toplumda adalet kuruduğunda, merhamet zayıfladığında, insan insana yalnızca bir araç veya çıkar nesnesi olarak bakmaya başladığında, cemiyetin ruhuna da ağır bir kış çöker. Bireysel yabancılaşmalar çoğaldıkça toplumsal yabancılaşma derinleşir. Herkes bir başkasından kaçar, kendi küçük duvarının arkasındaki karanlığa çekilir ve sonunda aynı şehirde yaşayan insanlar, birbirlerine ruhen uzak adalara dönüşürler. Onları birbirlerinde böyle uzaklaştıran olgu, aralarında kanunların değil adaletin eksikliğidir. Bizim ülkede olduğu gibi her ülkede de şöyle veya böyle bir düzen vardır ama her toplumda anlam yoktur. İman, bu parçalanmışlığın karşısına yalnızca bireysel bir teselli olarak çıkmaz. İslam’ın insanları davet ettiği iman, insana başka bir insanı kendi varlığının dışındaki bir yabancı olarak değil, aynı hakikatin önünde duran İlahi bir emanet olarak görmesini mümkün kılan bir ufuktur. Böyle bir ufukta merhamet zayıflık olmaktan çıkar, adalet kuru bir hüküm olmaktan kurtulur. Hayata derin bir anlam görünmeye başlar. Cemiyetin görünmeyen damarlarında bir ruha dönüşür. O damarlar kuruduğunda medeniyetin bütün görkemli yapıları ayakta görünse bile içeriden çürümeye başlar. (Bugün yaşadığımız tam da bu değil midir?) Çünkü medeniyet yalnızca taşla, demirle, kanunla ve ruhsuz kurumlarla kurulmaz. Medeniyeti ayakta tutan asıl iksir, insanın insana karşı taşıdığı görünmez sorumluluk duygusudur. Bir toplumun gerçek zenginliği, ne kadar çok şeye sahip olduğundan önce, birbirinin yarasını ne kadar hissedebildiğinde saklıdır.
İmanın toplumsal yüzü, tam da bu görünmez sorumluluğun gündelik hayatın içinde ete kemiğe büründüğü yerde ortaya çıkar. Bir toplumda imanın ne kadar derine indiğini anlamak için yalnızca insanların neye inandıklarını öğrenmek yetmez; birbirlerinin hakkına nasıl davrandıklarına da bakmak gerekir. Çünkü imanı özümseyen insan, kendi içindeki karanlığı aydınlatmak, kalbindeki kışı bahara dönüştürmekle yetinmez; başkasının karanlığına da ışık olmak ister. Aç bir insanın sofrasına ekmek koymadan merhametten söz etmek, emeğinin karşılığını vermediğin bir işçinin karşısında adaleti anmak, yetimin gözlerindeki korkuyu görmezden gelip kardeşlikten bahsetmek, düşenin elinden tutmamak, zulme bulaşan yöneticiler karşısında adaleti savunmamak, imanın henüz hakkıyla amele dönüşmediğini gösterir. Sözlü iman bir iddiadır ve her iddia hayatın içinde sınanır. Kalpte doğan hakikat, hayata değmedikçe kendi meyvesini veremez. İman da gündelik hayata karıştığında ibadetlerin içinde saklı olan ruh görünür hâle gelir. Oruç, yalnızca bedenin aç kaldığı bir ibadet olmaktan çıkar; insanın kendi açlığından geçerek aç olanın hâlini anlamasına vesile olur. Zekât, elden çıkarılan bir miktar mal olmaktan çıkarak mülkiyet karşısında insana bir sınır hatırlatır. Pazarda terazinin başındaki tüccar, karşısındaki insanın hakkının kendi kazancından daha değersiz olmadığını hatırladığında iman başka bir anlam kazanır. İşveren, karşısındaki insanın yalnızca yaptığı işten ibaret olmadığını; onun da bir evi, ailesi, umudu ve onuru olduğunu gördüğünde emeğin hakkı kuru bir hesap olmaktan çıkar. Yönetici için makam bir mülk değil emanettir. Komşuluk da aynı duvarın iki tarafında yaşamaktan ibaret değildir; öteki evdeki bir acının kendi evinin sessizliğine kadar ulaşabilmesidir. Böylece iman, ekmeğin paylaşılmasında, borcun ödenmesinde, emanete sahip çıkılmasında, verilen sözün arkasında durulmasında ve haksızlığa uğrayanın yanında yer alınmasında kendini belli eder.
İmanın ruh verdiği bir toplumun gerçek imtihanı, güçlülerin güçsüzler karşısında ne yaptığıdır. Yetimin hâli toplumun merhametini, yoksulun durumu adaletini ele verir. Yaşlıya nasıl davranıldığı vefanın, çocuğa gösterilen şefkat ise insanın içindeki merhametin ölçüsüdür. Yabancıya karşı tavrımız da kendi kabuğumuzu ne kadar aşabildiğimizi gösterir. İman bu yüzden insanları yalnızca aynı inanç çevresinde buluşturan bir aidiyet değildir. Daha derinde, başkasının iyiliğini kendi varlığının bir parçası gibi görebilmektir. Hukuk, bir insanın başkasına ne yapamayacağını belirler. Fakat kimsenin görmediği bir yerde emanete sahip çıkmayı, hakkı olmadığı hâlde başkasının payına el uzatmamayı, kendisine hiçbir dünyevî kazanç sağlamayacak bir iyiliği sessizce yapmayı yalnızca kanunla açıklayamayız. Bunların ardında, bize şah damarımızdan daha yakın olan Bir’inin bizi her yerde gördüğüne ve bildiğine dair bir iman vardır. Bu yüzden iman yalnızca mabette değil; pazarda, duada, işyerinde, hüzünde, bayramda ve gündelik hayatın en sıradan anlarında sınanır. Sırada bekleyen insanın hakkını çiğnememek, kendisinden daha güçsüz olanı ezmemek, başkasının emeğini küçümsememek, kendisine ait olmayan bir şeyi sahiplenmemek, hakkında konuşulan kişi orada yokken onun onurunu korumak… Bunların her biri, imanın görünmeyen köklerinden çıkan küçük ama gerçek dallardır. Büyük ahlâkî davranışlar her zaman büyük sözlerle başlamaz. Bazen bir kapının önüne bırakılan ekmekte, bazen kimsenin görmediği bir yerde geri verilen parada, bazen de bir insanın başkasının acısına kayıtsız kalmamasında kendini gösterir.
Din de vicdan da herhangi bir millî sınırın içine hapsedilemez. İmanın toplumsal ruhu ise insanları yalnızca aynı sınırlar içinde yaşayan insanlar olmaktan çıkarıp birbirlerinin yükünü hissedebilen bir topluluğa yaklaştırır. Hukuk sınırı çizer; iman o sınırın içinde nasıl bir insan olunacağını sorar. Kanun hırsızlığı cezalandırabilir. Mahkeme hakkı sahibine geri verebilir, uğranılan mağduriyeti bir ölçüde giderebilir. Fakat kimsenin görmediği bir yerde emanete sahip çıkmayı, kendisine karşı hiçbir yaptırım bulunmadığı hâlde güçlü olanın zayıfın hakkından vazgeçmesini sağlayan şey daha derinde duran bir ahlâk duygusudur. İman, insanın görünmeyen yerde de kendisini Hakikatin huzurunda bilmesidir. Bu yüzden bir toplumun gerçek ahlâkı yalnızca kanun kitaplarında değil, insanların kimsenin görmediği yerde ne yaptığına bakıldığında ortaya çıkar. İnsan, kendi çıkarına aykırı olduğu hâlde doğru olanı seçebiliyorsa, iman iç dünyasından çıkıp toplumsal hayata doğru sessiz bir yol bulmuş demektir. Çünkü toplum yalnızca kurallarla değil, kurallara ihtiyaç duyulmadığı anlarda bile doğru davranmayı seçen insanların vicdanlarıyla ayakta kalır.
Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’a iman, insanları birbirine bağlayan mekanik bir çimentodan daha fazlasıdır; canlı bir damar ağı gibidir. Çimento taşları birbirine tutturur, iman ise insanları birbirinin acısını hissedebilecek kadar yaklaştırır. Böyle bir toplum, aynı şehirde yaşayan insanların toplamından ibaret kalmaz; ortak bir vicdan etrafında birbirini gözetebilen, birbirinin derdine yabancı kalmayan canlı bir bütüne dönüşür. O vicdan kuruduğunda insanlar aynı caddelerde yürür, aynı pazarlardan alışveriş eder, aynı şehirde yaşar, aynı çayhanelerde oturur; hastanelerde birbirlerinin acılarına şahit olsalar bile ruhen birbirlerinden kopabilirler. Herkes kendi kazancını, kendi güvenliğini, kendi rahatını korumaya çalışırken ortak hayat sessizce parçalanır. İmanın toplumsal baharı tam da bu parçalanmaya karşı insanın içinden yükselen bir itirazdır. Bana ait olanla sana ait olan arasındaki sınırı korurken, senin acının beni ilgilendirdiğini, senin hakkının benim rahatlığımdan bağımsız olmadığını, benim özgürlüğümün başkasının onurunu ezdiği yerde eksileceğini hatırlatır. Kalpte başlayan böyle bir iman önce davranışa, sonra ilişkiye, ardından ortak bir ahlâka dönüşür. Bir evin içinde başlayan merhamet sokağa taşar; sokağın ahlâkı mahalleye, mahallenin vicdanı şehre, şehrin ruhu medeniyete doğru yayılır.
Bu minvalde iman ile akıl arasındaki ilişki daha derin bir soruya dönüşür. İnsan aklı, kendi sınırlarını aşan bir hakikati bütünüyle kuşatamaz. Çünkü beşerî akıl, sonlu olanın içinde çalışan sonlu bir imkândır. Sebepleri araştırır, izleri takip eder, ilişkileri çözer, düzen kurar ve dünyayı anlamlandırmaya çalışır. Bütün bunları yaparken kendi bakışının da bir sınırı olduğunu unutmamalıdır. Çünkü akıl kendisini mutlaklaştırdığı anda kendi sınırlarının hapishanesine dönüşür; hem mahpus hem de kendi mahpushanesi olur. Her şeyi ölçebildiğini düşünen bir zihin, ölçemediği şeyi yok saymaya başladığında hakikati değil, kendi ölçüsünü büyütmüş olur. İman ise burada aklı iptal etmez; onu kendi mutlaklığı iddiasından kurtarır. Bu teslimiyet kör bir boyun eğme değildir. İnsan aklının sonsuz olan karşısında kendi sonluluğunu bilmesinden doğan bir tevazu, haddini bilme hâlidir. Göz güneşi bütünüyle içine alamaz ama onun ışığı sayesinde görür. Akıl da Mutlak Hakikat’i kuşatamaz; fakat O’na yöneldikçe kendi içinde ürettiği karanlıktan çıkabilir. Çünkü Hakikat, zihnin içine sığdırılacak küçük bir nesne değil, zihnin kendisini aşarak yöneldiği sonsuz ufuktur. Bu yüzden iman, aklın sonu değil, aklın kendi sınırını fark ettikten sonra açıldığı başka bir varlık katıdır. Fakat akıl oraya yükseldiğinde de Hakikati ele geçirmiş olmaz. Bilmek ile kuşatmak aynı şey değildir. Bir denizi bilmemiz, onu avuçlarımıza sığdırdığımız anlamına gelmez. Belki hakikate dair en sahih bilgi, insanın onu bütünüyle kuşatamayacağını bilmesidir. Ben imanı, zihnin üzerine kapatılan bir örtüden çok, zihnin önündeki sonsuzluğu fark ettiren bir açıklık olarak görüyorum. Akıl yatay düzlemde yürür; nedenleri, sonuçları, ilişkileri ve imkânları birbirine bağlar. İman ise bu yatay çizgide bir dikeylik açar. Aklı yerde bırakmaz, ona varlığın kaynağına doğru bakabileceği başka bir yön kazandırır. O zaman hayat da birbirini takip eden olayların toplamı olmaktan çıkar; altında daha derin bir anlamın aktığı büyük bir varlık nehrine dönüşür. Kendisine böyle bir bakış kazanan mümin, bu nehrin kıyısında duran bir seyirci olmaktan çıkar ve kendisinin de o akışın içinde olduğunu fark eder. Doğum, ölüm, sevinç, keder, kayıp, buluşma, ayrılık ve umut, aynı büyük akışın farklı kıvrımlarıdır. İman, bu akışın bütünüyle rastgele olmadığını sezdirdiği ölçüde insanın varlıkla ilişkisini değiştirir.
Bu noktada iman, insanın dünyayı değiştirmesinden önce dünyaya bakışını değiştiren o ince dönüşüm hâline gelir. Aynı taş, imandan nasibini almamış bir bakışta yalnızca taş olarak kalabilir; imanla bakan gözde ise varlığın sessiz bir işaretine dönüşebilir. Aynı gökyüzü birine yalnızca boşluk gibi görünürken, bir başkasına sonsuzluğa açılan bir kapıyı düşündürebilir. Ölüm de böyledir. Bir bakışta bütün anlamları yutan karanlık bir uçurumdur; başka bir bakışta ise varlığın başka bir biçime geçişi üzerine yeniden düşünmenin başlangıcı olabilir. Buradaki mesele, insanın kendi arzularına uygun bir dünya tasarlaması değildir. Asıl mesele, görünenin ardında daha derin bir anlamın bulunabileceğini fark etmektir. İman, varlığın yüzeyindeki çatlaklardan sızan ışığı fark edebilme hâlidir. Bu nedenle hakiki iman dünyadan kaçmak değil, dünyaya daha derinden bakmaktır. Topraktan kopmak değil, toprağın derinliğinde göğe doğru uzanan kökü fark etmektir. Hayatı küçümsemek değil, faniliğini ebediyet fikrinin ışığında yeniden anlamlandırmaktır. Bu yüzden iman yalnızca insanın neye inandığını değil, nasıl yaşadığını da değiştirir. Davranışa dönüşmeyen iman henüz bir fikir olarak kalır. Kalpte doğan hakikat ahlâkta görünür hâle geldiğinde kendi meyvesini vermeye başlar. Merhamet etmeyen bir iman iddiası, adalete dönüşmeyen bir inanç, kibri azaltmayan bir teslimiyet, insanı kendisinden başkasına açmayan bir hakikat fikri kendi içinde bir eksiklik taşır. Çünkü iman insanın benliğini büyütmek için değil, onun sınırlarını aşabilmesi için vardır. İnsanı kendi merkezinden çıkarıp hakikatin merkezine doğru yürütür. Bu yürüyüşte mümin, kendisini dünyanın sahibi değil, varlığın emanetçisi olarak görmeye başlar. Başkasının acısı kendi kalbine değmeye başlar. Bir yetimin sessizliği, bir mazlumun gözyaşı, bir yabancının yalnızlığı artık kendi hayatının dışındaki olaylar olmaktan çıkar. İman insanın kalbinin sınırlarını genişletir; “ben” dediği dar odanın duvarlarını yavaş yavaş kaldırır ve onu daha büyük bir varlık duygusuna taşır. Belki diğerkâmlığın kökü de burada aranmalıdır: İnsan kendisini başkasından bütünüyle ayrı görmeyi bıraktığı ölçüde iman ufkuna yaklaşır.
İman, kışın hiç gelmemesi değildir; kışın içinde baharın imkânını görebilmektir. Kendi hayatımı bütün yaraları iyileşmiş bir bahçe sayamam; okuyucunun da böyle görmesini beklemem. Hayat, dikenlerin, kurumuş dalların, gölgelerin ve çiçeklerin aynı toprağı paylaştığı büyük bir sırdır. Hepimiz biraz böyleyiz. İçimizde çöle benzeyen yerler de var, henüz keşfedilmemiş bahçeler de. Bazen bir yanımız kururken başka bir yanımızda görünmeyen bir tohum filizlenir. Bazen hayat bizi en karanlık gecemize kadar sürükler ve ışığın yalnızca gündüzün imkânı olduğunu sanırız. Oysa bazı ışıklar ancak gecede fark edilir. İman da insanın gözlerini bazen tam böyle bir gecede açar. Ona bütün yolları göstermez; yolun var olduğunu hissettirir. Bütün soruları cevaplamaz; soruların içinde boğulmadan yürüyebilme gücü verir. Ölümü ortadan kaldırmaz, ölümün anlamını yeniden sordurur. Acıyı yok etmez; insanın acının içinden bir anlam aramasına imkân verir. Mümin insan, kendi sonluluğunun kıyısında dururken sonsuzluğun sesini işitmeye başlar. Nehir denize vardığında yok olmaz; kendi dar yatağından çıkarak daha büyük bir varlıkta yoluna devam eder. İnsan da imanla benliğinin dar yatağından çıkıp daha geniş bir hakikate doğru akmaya başlar. Orada zamanın sertliği biraz yumuşar, mekânın duvarları incelir ve insan faniliğinin içinde sonsuzluğa açılan bir pencere bulur.
Çünkü iman hiçbirimizin avuçlarına sonsuzluğu vermez; sonluluğumuzun içinde sonsuzluğa açılan bir kapı bulunduğunu hissettirir. O zaman kalbin kışı yalnızca baharı bekleyen bir mevsim olmaktan çıkar. Toprağın altında sessizce yürüyen su, donmuş kökleri çözmeye başlar. Uzakta bir kuş öter. Bir dalın ucunda, geceden habersiz küçücük bir tomurcuk belirir. İnsan da bütün bunların içinde hakikatin bazen gürültüyle gelmediğini fark eder. Bir suyun taşın içinden kendisine yol bulması gibi, sessizce ve ısrarla gelir. İman da böyledir. Kalbin derinliklerinde başlayan, aklın ışığından geçerek ahlâka ve hayata karışan, oradan insanlığın ortak vicdanına ulaşan bir akıştır. Belki onun en derin sesi, kışın içinde duyulan baharın ilk sesidir. Karanlığın içinde kendisini unutmayan ışığın, faniliğin içinde ebediye


HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.