Konuşulması bile talihsizlik ama…
İktidarın, ana muhalefet partisi CHP’ye açılan davayı canlı tutmak için elinden geleni yapması ve butlan gerekçesiyle ilk fırsatta rakibini tepelemeyi beklemesi demokrasi trajedisinden gayrı bir şeyle izah edilemez. Ne hakla ne hukukla ne usulle ne teamülle ne de siyasetle…
Taha Akyol dün KARAR’daki yazısında meseleyi gayet güzel izah ediyor:
“CHP’nin 4-5 Kasım 2023 tarihinde gerçekleşen 38. Kurultayı’nın ikinci turunda, Özgür Özel genel başkan seçilmiş, YSK bunu onaylayarak seçilenlere mazbatalarını vermişti.
Dahası, Eylül 2025 kurultayında Özel tekrar seçildi, hiçbir yolsuzluk iddiası ileri sürülmedi. Bir tek bu bile, “mutlak butlan” iddiasının “sâkıt”, yani hukuken düşmüş olduğunu gösterir.
Lütfü Savaş ve birkaç delege, 38. Kurultayı’nda İmamoğlu ve arkadaşlarının birtakım delegelere çıkar sağladığı gibi iddialarla hem savcılığa hem Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurdular.
Hukuken “duydum, söylendi” gibi soyut söylentiler dışında, kime ne verildiği ne kadar delegenin etkilendiği yolunda somut iddia bile yok.
Ayrıca, bizde parti kongrelerinin meşruiyeti konusunda tek karar merci seçim kurulları hakimleri ve nihai olarak YSK’dır.
Bu konuda pek çok örnek yargı kararı var. Çok net olarak, adli yargının kurultayda alınan kararların iptalini inceleme yetkisi bulunmamaktadır...”
Kongresini yapmış ve bu konuda tek yetkili merci olan Yüksek Seçim Kurulu’ndan onayını almış; yetmemiş üzerine iki kongre daha yaparak aynı ismi yeniden genel başkan seçmiş bir parti. Bu partiye kayyum atamanın yolunu aramak Türkiye gibi demokrasi standardı yüksek olmayan bir ülke için bile fazladır, şok edicidir.
Gidilen yol o kadar yanlış ki “böyle bir karar çıkarsa ekonomi ne olur, döviz, faiz, enflasyon nereye varır” demek bile anlamsız kalıyor. Dava dahi açılmaması gereken bir konuda, üstüne bir de butlan kararı çıkarsa Türkiye bunların hepsinden çok daha önemli bir şeyi; demokratik zeminde siyaset yapma hakkını kaybetmiş olacak. Son seçimden birinci çıkmış, ülkenin büyük kısmında yerel iktidar haline gelen bir partiyi denklemin dışına atmak yahut atmayı düşünmek demokrasiyi denklemden çıkarmaktan farksızdır. Muhalefet olmadan demokrasi olmaz, ana muhalefet olmadan hiç olmaz.
Davanın nihayete erdirilip CHP aleyhine neticeleneceğine dair çok alametler belirmiş olmasına rağmen bunun olacağına ihtimal vermek dahi ülkenin siyasi kalitesi açısından kaygı vericidir. Gele gele buraya mı geldik? Teker teker yetmedi de sıra muhalefetin hepsine birden kayyum atamaya mı geldi? Söylentiler, iddialar, kulisler ve ardı arkası kesilmeyen bütün gelişmeler zaten itibarı iyiden iyiye zayıflamış olan hukuk ve yargı sistemine ağrı darbeler indiriyor. Siyasetin kalitesi düşüyor ve sandıktan ne çıkarsa çıksın bunun yargı eliyle değişebileceği gibi amansız bir yol açılıyor. “Milli irade” kavramı darbe alıyor. Bırakın butlanı, bırakın ana muhalefet partisine kayyum atamayı, bu söylentilerin acilen kesilmesi ve konunun tümden memleket gündeminden kalkması icap eder.
Bir yandan çözüm süreci, terörsüz Türkiye mesaisi devam ederken, öte yandan bundan daha da ağır bir sorunu üretip, ülkenin kucağına bırakmak mantıkla izah edilemez. Böyle enstrümanlarla siyasi mühendislik denemenin demokrasi ve hukuk sisteminde yaratacağı hasarı ıskalamak da bunca yıllık acılı ve sancılı demokrasi tecrübesine yaraşmaz. Böyle bir tahribat hiçbir siyasi amaç uğruna yapılamaz, yapılması dahi düşünülemez.
Tek mesele CHP’ye kayyum atanma ihtimali de değil… CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun hapse atılması, adaylığı mümkün olmasın diye diplomasının iptal edilmesi ve başka olmadık iddialarla dava açılıp siyasi yasaklı hale getirilmek istenmesi de aynı kapıya çıkıyor. Demokrasiyi ve serbest siyasi rekabeti eksilten ağır hamleler bunlar. Mümkün olabildiği için, iktidarın elinde böyle bir güç bulunduğu için bunları yapmak, seçimi bu yollarla garanti etmeye çalışmaktan başka görüntü vermiyor. Yani şöyle bir görüntü: Madem birinci parti oldun al sana kayyum, madem Cumhurbaşkanlığı seçimi kazanma ihtimalin var al sana ceza…


