
Aklın Çekildiği Yerde - Nesip OSMANOĞLU/Ufkumuzhaber
İnsan zihninde boşluk uzun süre kalmaz. Düşüncenin geri çekildiği yerde önyargılar güç kazanır, muhakeme zayıfladığında hurafeler kendilerine alan açar. Hakikatle bağ gevşedikçe yalanın işi kolaylaşır.
Aklın Çekildiği Yerde
“Allah, aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır.”
Yunus, 100
Bu ayeti okuduğum her defasında, gökten yağan pisliği yalnızca gökyüzünde aramamak gerektiğini düşünüyorum. İnsan bazen başına gelen kötülüğün kaynağını araştırırken kendi düşünme biçimini gözden kaçırır. Ayetin aklını kullanmamakla üzerine yağan pislik arasında kurduğu bağ, insanın hakikatle ilişkisini yeniden düşünmeye çağırıyor. Zihnin kararması bilgisizlikten kaynaklanabileceği gibi, insanın bildiklerini sorgulamayı bırakmasından da doğabilir. Kişi çok şey bildiğine inanırken bildiklerinin kendisini nereye götürdüğünü gözden kaçırabilir.
İnsan zihninde boşluk uzun süre kalmaz. Düşüncenin geri çekildiği yerde önyargılar güç kazanır, muhakeme zayıfladığında hurafeler kendilerine alan açar. Hakikatle bağ gevşedikçe yalanın işi kolaylaşır. İnsan, düşünme gücüyle birlikte hayret etme yetisini de kaybedebilir. Bir ağaca bakar, fakat ağacın varlığı onda hiçbir soru uyandırmaz. Gökyüzünü seyreder, yine de o genişliğin altında yaşamanın anlamı üzerine düşünmez. Her şeyi tanıdık isimlerin içine yerleştirip yoluna devam eder. Bildiğini sandığı şey, bakışının önüne sessizce bir perde indirir.
Hayret, insanın bilmediğini fark ettiği yerde doğar. Bir şeyin karşısında durup ona yeniden bakabilmek, gördüğünü hemen açıklamaya girişmeden varlığın sessizliğine kulak vermektir. Hayret eden kişi, karşılaştığı şeyleri tükenmiş bir bilgi olarak görmez. Bildiklerinin ardında başka anlamlar bulunabileceğine açık kalır. Aklı kullanmak da bu açıklıkla derinleşir. İnsan sorar, inceler, gerektiğinde ilk hükmünü değiştirir. Soruların yerini hazır cevaplar aldığında ise kendi kabulleri düşüncesine yön vermeye başlar.
Hayret, aklı diri tutan bir uyanıklıktır. İnsan merak ettiği bir konu hakkında bilgi toplayabilir. Hayret ise edinilen bilginin ardındaki anlamı araştırmaya çağırır. Bir tohumun toprağın altında çatlaması, bir çocuğun ilk kez konuşması, gecenin içinde yıldızların sessizce parlaması... Alıştığımız için sıradan gördüğümüz bu olaylar üzerinde durduğumuzda bambaşka sorular uyandırır. Bazen en büyük körlük, gözümüzün önündekini artık görmediğimizi fark edememektir.
Hayretini yitiren insanın düşüncesi zamanla katılaşır. Kendi kanaatini son söz sayar ve başka bir ihtimalle karşılaştığında onu anlamaya çalışmak yerine savunmaya geçer. Yeni bir soru, yerleşmiş düşüncelerin rahatını bozabilir. Hakikat arayışı insanın zaman zaman kendi rahatından vazgeçmesini ister. Bildiklerini yeniden gözden geçirmek kolay değildir. Yanıldığını kabul etmek daha da zordur. İnsan, başkalarının düşüncelerini sorguladığı kadar kendi kanaatlerini de sınamadıkça kendisini tanıyamaz. Akıl, dış dünyayı anlamaya çalışırken insanın kendi içindeki karanlığı görmesine de yardımcı olur.
Muhakeme zayıfladığında düşünce kirlenir. İnsan kendi korkularını, çıkarlarını ve önyargılarını sorgulamakta zorlanır. Korkularını kutsallaştırabilir, servete güç, güce de haklılık atfedebilir. Bir makamın önünde eğilmeyi sadakat, bir insanın sözüne kayıtsız şartsız bağlanmayı teslimiyet diye adlandırabilir. Kendi elleriyle büyüttüğü şeylerin önünde boyun eğer. Şirk, taştan yapılmış bir putta olduğu kadar insanın nefsinde veya sorgulanamaz hâle getirdiği bir otoritede de kendini gösterebilir. Putun maddeden yapılması gerekmez. İnsan, aklını ve iradesini kimin ya da neyin önünde terk ettiğini sorgulamalıdır.
İnanç, hayretle beslenen arayıştan uzaklaştığında insan Allah'ın yarattığı varlıkların içinden geçer, fakat hiçbirinde durup düşünmez. Ayetleri okur, anlamları üzerinde yeterince durmaz. Duyduğu sözleri tekrar ederken bunların kendi hayatında neye karşılık geldiğini sormayı ihmal eder. Dinî ifadeler hafızada yer tutar, insanın bakışını yenileme gücünü ise yitirebilir. İnanç böylece dünyayla ve kişinin kendi varlığıyla kurduğu ilişkiyi derinleştirmekten uzaklaşarak alışkanlıkların dar alanına sıkışır.
Tefekkür, insanın bildikleriyle yetinmeyip anlamaya devam etmesini ister. Vahyi anlamaya çalışmakla kendi yorumunu vahyin kendisi saymak arasında önemli bir ayrım vardır. Kişi kendi yorumunu sorgulanamaz kabul ettiğinde, kanaatine yöneltilen itirazı hakikate yapılmış bir saldırı gibi karşılayabilir. Tartışmanın amacı anlamaktan uzaklaşır, düşünceyi sınama çabası yerini onu koruma telaşına bırakır. İnsan inancını savunduğunu düşünürken zihninin çizdiği sınırları korumaya çalışır. Asıl sorun, bir soruya verilen cevaptan önce, sorunun sorulmasının suç sayılmasıdır. Hayretin yerini kesinlik tutkusu aldığında kişi, kendi kavrayışının sınırlarını aşan bir hakikat ihtimaline kapanır.
Aklın geri çekildiği yerde insanın kurduğu putlar çoğalabilir. Kimi paranın karşısında boyun eğer, kimi makamın sağladığı itibara sığınır. Bir başkası, mensubu olduğu çevrenin onayını kaybetmemek için gördüğü yanlışa ses çıkaramaz. Servet ihtiyaçları karşılar, makam sorumluluk yükler, bilgi ise hüküm verme biçimini olgunlaştırır. Bunlardan biri sorgulanamaz bir güce dönüştüğünde insan, kendi kurduğu düzenin yönlendirmesine açık hâle gelir.
Zihindeki kirlenmenin toplumsal hayata yansıması uzun sürmez. İnsan doğruyu çıkarına göre eğip bükmeye alıştıkça başkasının hakkını gözetmekte zorlanır. Önce küçük haksızlıklara mazeret bulur. Bu davranış tekrarlandıkça vicdanının itirazını daha az duyar. Başkasının hakkını yemek, şartların gereği diye açıklanır. Güçlü olan kendi arzusunu ölçü kabul eder ve zayıfın hakkını çiğnerken kendini haklı görebilir. Haksızlığa uğrayanın sesi duyulmadığında yapılanın yanlışlığı zamanla unutulur. Zulüm, failin davranışından beslenir ve ona göz yumanların sessizliğiyle yayılır.
Adaletin kaybını yalnızca mahkemelerde ya da yönetim makamlarında aramak eksik kalır. Gündelik hayat da bunun örnekleriyle doludur. Bir işin görülmesi için araya adam sokmak, yakınına tanınan ayrıcalığı hak saymak, kendi kusuruna mazeret bulurken başkasının kusurunu büyütmek aynı sorunun farklı yüzleridir. İnsan, kendisi için istediği ölçüyü başkasına uygulamadığında adalet duygusu yara alır. Üstelik çoğu zaman adaletsiz davrandığının farkına varmaz. Kendi çıkarı söz konusu olduğunda muhakemesi daralır, başkasının acısına uzaktan bakarken kolayca hüküm verir. Adalet, insanın kendi lehine verdiği kararı yeniden tartabildiği yerde anlam kazanır.
Bir toplumun düşünme biçimiyle yaşama biçimi arasındaki bağ burada görünür hâle gelir. İnsanlar haklı çıkmak için gerçeği eğip büküyorsa kurumlar da zamanla bu alışkanlığın izlerini taşır. Kurallar kâğıt üzerinde kalır, yetki sorumluluğun önüne geçer, liyakatin yerini yakınlık alır. Yanlış yapanın davranışına göre hüküm vermek yerine kim olduğuna bakılır. Aynı davranış birinden geldiğinde suç, diğerinden geldiğinde kusur sayılır. Ölçü kişiye göre değiştikçe adalete duyulan güven aşınır. İnsanlar haklarını arayarak sonuç alacaklarına inanmadığında kendi yollarını bulmaya çalışır. Haksızlık, tek tek davranışların ötesine geçerek hayatın işleyişine yerleşir.
Güven aşındıkça verilen sözler de ağırlığını yitirir. Yalan gündelik hayatın sıradan bir parçası hâline gelir. İnsan karşısındakinin yüzüne bakar, fakat sözüne inanamaz. Herkes birbirinden kuşkulanır. Bir anlaşmanın, dostluğun, hatta basit bir alışverişin ardında görünmeyen bir hesap bulunduğundan şüphelenir. İnsanlar birbirine yaklaşmak yerine kendilerini korumaya çalışır. Herkesin tedbirli davrandığı bir toplumda huzur kendiliğinden doğmaz. Sürekli tetikte yaşamak insanı koruyor gibi görünse de hayatın imkânlarını daraltır.
Güvensizliğin ağır tarafı, insanı başkalarından uzaklaştırmasıyla sınırlı kalmaz. Kişinin kendi sözüne duyduğu saygı da aşınır. Verdiği sözü tutmayan biri kendi sözünü hafife alabilir. Yalan söyleyen, yakalanmadığı sürece kazandığını düşünür. Her yalan, gerçeklikle arasındaki bağı biraz daha gevşetir. Bir süre sonra doğruluğun neden önemli olduğu sorusu bile anlamını yitirebilir. Herkesin konuştuğu, fakat kimsenin söze güvenmediği bir yerde ses çoğalır, anlam eksilir.
Akıldan boşalan yerin nasıl dolduğunu burada daha açık görebiliriz. İnsan düşünmeyi ihmal eder, ardından kendi kanaatini ölçü kabul eder. Bu ölçü başkasının hakkıyla çatıştığında geri adım atmak istemez ve haksızlığını gerekçelerle örter. Çevresindekiler de aynı dili benimsediğinde yanlış, alışılmış bir davranış hâline gelir. Başlangıçta verilen küçük tavizler unutulur. Adaletsizlik, korku ve güvensizlik gündelik hayatın parçasına dönüşür. Bunların her birinin insanın düşüncesinde ve davranışında bir karşılığı vardır.
Akıl sahibi olmak, insanın her zaman doğru davranacağını garanti etmez. İnsan neyin doğru olduğunu bildiği hâlde çıkarı uğruna yanlış yapabilir. Korku, hırs veya alışkanlık muhakemenin önüne geçebilir. Aklı kullanma sorumluluğu tek bir kararla tamamlanmaz. İnsan kararlarını yeniden gözden geçirmeli, yanıldığında bunu kabul etmeli ve işine gelmeyen gerçeğin karşısında da durabilmelidir. Düşünmek, başkalarının hatalarını bulmanın yanında kendi içimizdeki mazeretleri tanımayı da içerir. Kişi kendi yanılgısını fark ettiğinde bildiklerine başka bir gözle bakmaya başlayabilir. Hayret, bu yenilenmenin imkânını canlı tutar.
Kur’an'ın insana yönelttiği düşünme çağrısını bu sorumlulukla birlikte okumak gerekir. İnsan, kendisine verilmiş aklı kullanmakla yükümlüdür. İnancını, davranışını ve başkalarıyla ilişkisini bu yükümlülükten ayrı tutamaz. İman, insanı düşünmeye ve kendi nefsine karşı dikkatli olmaya çağırmalıdır. İnsanın kendini haklı çıkarma eğilimi de vardır, hakikat karşısında geri çekilme erdemi de. Hangi yönde ilerleyeceği, bildikleri kadar bildikleri karşısında nasıl davrandığıyla da ilgilidir.
Akıldan boşalan her yerin pislikle dolması, insanın iç dünyasıyla toplumsal hayat arasındaki ilişkiyi anlatan güçlü bir uyarıdır. Zihin, kendi hâline bırakılmış bir bahçe gibi boş durmaz. Orada bir şey büyür ve büyüyen şey, insanın neye alan açtığıyla yakından ilgilidir. Bir düşünceyi sorgulamadan benimsemek kolaydır. Onun hayatımızda yol açtığı sonuçları görmek emek ister. Haksızlığa mazeret bulmak da kolaydır. Kendi çıkarımıza rağmen adil davranmak ise irade ve cesaret gerektirir.
İnsan, yaptığı kötülüğü kötülük olarak göremediğinde düşüncesindeki kirlenme daha da derinleşir. Yanlışına bir isim verir, çıkarına gerekçe üretir, suskunluğunu tedbir diye açıklar. Kendi davranışını haklı gösteren açıklamalar, zamanla vicdanın itirazını bastırabilir. İnsan böylece yanlışıyla yüzleşmekten uzaklaşır ve başkalarının da aynı gerekçeleri benimsemesini bekler. Kendi kanaatini bütün hakikatin ölçüsü saydığında yanılma ihtimalini gözden kaçırır.
Aklı yeniden ayağa kaldırmak, bilmediğimiz yerde durabilmeyi, hüküm vermeden önce düşünmeyi ve yanıldığımızda geri dönebilmeyi gerektirir. Kendi düşüncemizi de sınanması gereken bir emanet olarak görebilmeliyiz. İnsan bu sorumluluğu üstlendiğinde inancını kör bağlılıktan, gücü tahakkümden, bilgiyi kibirden uzak tutacak bir anlayış geliştirebilir. Gördüğüne yeniden bakmak, duyduğunu tartmak ve kanaatlerini gözden geçirmek bu çabanın parçalarıdır. İnsan yanlışını fark edip onunla yüzleştiğinde düşüncesini yenileme imkânı bulur.
Gökten yağan pisliği konuşurken gözümüzü yalnızca göğe çevirmeyelim. Bazen kir çoktan zihnimize yerleşmiş, dilimize bulaşmış ve davranışlarımızın arasına karışmıştır. Onu fark etmeden dışarıdaki dünyayı temizlemek mümkün değildir. İnsan önce kendi düşüncesinin sorumluluğunu üstlenmeli, ardından baktığı şeylere yeniden bakmayı ve alıştığı şeyler karşısında hayret etmeyi öğrenmelidir. Bir toplumun karanlığı, insanların görmezden geldiği küçük karanlıkların yan yana gelmesiyle büyür.
Akıldan boşalan hiçbir yer uzun süre boş kalmaz. Hakikatin sorgulanmadığı yerde hurafe güç kazanır, adaletin geri çekildiği yerde çıkar belirleyici olur, vicdanın sesi zayıfladığında zulüm yayılır. İnsan alıştığı yanlışları olağan karşılamaya başladığında kendi kanaatini hakikat sanabilir. Başına gelen kötülüklerden yakınırken bu kötülüklerin düşüncesinde ve davranışlarında nasıl karşılık bulduğunu da sorgulamalıdır.
İlmin bidayeti soru, nihayeti hayrettir. İrfanın bidayeti hayret, nihayeti hayranlıktır. İnsan hakikati ararken sorularıyla derinleşir. Bilgisi arttıkça kavrayışının sınırlarını da fark eder ve idrakinin önünde açılan genişlik karşısında hayranlığa erişir. Aklı kullanmak, varlığı anlamaya çalışmanın yanında insanın kendi hükümlerini de sorgulamasını gerektirir. Hayretini koruyan kişi, bildiklerini yeniden tartmaya ve yanıldığında düşüncesini gözden geçirmeye açık kalır. Hakikat arayışı, insan kendi bilgisinin sınırlarını kabul edip öğrenmeye devam ettiği sürece canlılığını korur.


HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.