Kapıyı çalan barış!
Sizin gibi ben de hep bir gün bitecek diye bekledim.
Bir gün bitecekti çünkü.
Başladığında yirmi bir yaşındaydım, şimdi altmış üç...
Bittiğini görmek tek dileğimdi.
Gördüm.
Rabbime şükür!
*
“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” ete kemiğe büründüğü çarşamba gününden beri dilimde hep aynı türkü… Ha Mukim Tahir söylemiş ha Samiye Rastgeldi, ha Kazancı Bedih seslendirmiş ha İbrahim Tatlıses… “Kardaşım Sırrı” yaşasaydı da bugünleri görseydi eğer, o ille de “Kazancı Bedih söylesin” derdi; benim gönlüm yine de Samiye Rastgeldi’den yana, bu mevzuda “Sırrı arkadaş”la biraz didişirdik.
Sakın yanlış okumayın, bu büyük icracıların hiçbirisi “kapıyı” demez; “kapuyu çalan kimdir” diye başlar o türkü.
Kaç ananın gözü o “kapuda” şimdi…
Kırk yıldan beri o “kapuya” baka baka kaç ananın gözünün feri söndü.
Gidip geliyorum dilimde hep o hicaz türkü:
“Kapuyu çalan kimdir
Aç bakam gelen kimdir
Yaram derine düştü
Belki gelen hekimdir”
Yolunu gözlediği evladıdır, ayrılık derdine düçar olmuş bir ana için tek hekim.
*
Bir kapı canlanıyor gözümde şimdi. Ardı yok kapının. Boşluğa açılıyor gibi… Geniş, üzerinde taze menekşelerin bittiği sonsuz bir maviliğe… Ardına bakmıyorum, sadece önümde dikilen bir kapı…Belki de Ahmet Güneştekin’in sanatındaki kapılardan bir kapı… Kapalı hafızaya açılanlardan hani… Koyu kan kırmızısının sarı sepyaya, mor ile eflatunun pastel tonlarına karıştığı; üzerimize çöken karanlığın remzi isli tonların, yer yer derzlerinden sızdığı bir kapı…
Belki de memleketim Hakkari’de, o azametli dağların dibinde… Olmadı Van’da, gölün çivit mavisine aksi düşmüş… Belki de Ağrı’da, anahtar deliğinden gelin duvağı misali karlı dorukları görünüyor Agirî’nin… Belki Mardin’de, taş bir evin düz damından Mezopotamya Ovası’na bakıyor. O da olmadı Şırnak’taki Cudi’nin doruklarında, Nuh’un Gemisi’nin enkazına açılan; tek başına gıcırdayıp duruyor.
*
Kısa bir süre sonra bir anne açacak o kapıyı.
Kapının önünde saçlarına kar yağmış bir adam duracak.
İncir gibi yaşlanmış yüzüyle kadın, bir süre bakacak ihtiyar adama.
Adam onu tanıyor; o, adamı tanımayacak.
Gittiğinde sabiydi çünkü.
Top peşinden koşturduktan sonra eve geldiğinde sırtına havlu koyuyordu her defasında; on beşine yeni girmişti.
Şimdi kapının önünde bekliyor. Elli yaşında…
Yaşlandığını görmeyen hangi ana evladını ilk bakışta tanıyabilir ki?
Evlat, bir ana için daima çocuktur çünkü.
*
Gece ne kadar uzun olursa olsun mutlaka sabaha çıkar; bunu herkes bilir. Ama bir hasta mustaripse eğer umarsız bir illetten, gece onun için bitimsizdir.
Çünkü içinde yaşadığımız şey tarih olmaya doğru evrildiğinde, o şeyin tarih olmaya doğru evrildiğini anlamayız.
Tarih, bize okullarda öğretilen sıkıcı bir derstir. Anlaşmalar imzalanır, parşömenin üzerinde divitler gezinir, ordular çekilir, topraklar alınır, göç yolları görünür, sürgünler gider, sürgünler döner. Bir padişah tahttan iner, bir kral yerini başkana bırakır, bir çarın yerine ayaktakımı geçer, bir imparatorluk çöker, yeni sınırlar çizilir.
Tarihin sıkıcı ders kitaplarında bütün bunlar topu topu birkaç sayfadır. Oysa yaşayan için tarih birkaç sayfadan ibaret değildir.
Bir ömürdür.
Bazen tam tamına kırk iki yıldır.
Bazen bir kapının önünde, bir annenin dönecek olan evladının ayakkabısının başında beklemesidir.
Hiç bozulmamış bir yataktır bazen.
Bazen duvarda çerçevelenmiş, bıyıkları terlememiş bir oğlanın, saçları belik belik, düğme gözlü bir kızın fotoğrafıdır.
Hayat dediğimiz ne ki?
Eve dönen bir çocuğun ayakkabısındaki çamurdur.
Askere giden bir delikanlının boynundaki hamaylıdır. Onu boynuna asarken annesinin ellerinin titremesidir.
Yıllardır açılmayan sandığın içinden çıkarılan çocuk gömleğidir.
Uzun bir yolun başında beklemektir hayat.
Gözünü yoldan ayırmamaktır.
Tarih bize şunu göstermiştir ki devletlerin tarihiyle annelerin tarihi ayrı takvimlerde yazılır.
*
İki yıldan beri mütemadiyen konuşuyoruz.
Hukukçular konuştu.
Siyasetçiler konuştu.
Gazeteciler konuştu.
Âlimler konuştu.
Herkesin dilinden hep aynı kelime bize ulaştı:
Kanun!
Bir memleketin kaderini bazen bir kanun değil, yıllarca beklenmiş bir hasret değiştirir.
Şairden düsturla “o hasret” şimdi “bizim.”
*
“Dağa çıkmak” Türkçede de Kürtçede de aynı tınıyı verir.
“Dağa çıkmak” yıllar yılı kurulan sıradan bir cümle oldu güzel Türkçemizde de güzel Kürtçemizde de…
Ne tuhaf cümledir oysa.
Sanki dağ başka bir ülkeymiş gibi.
Bir çocuk evden çıkar; otobüse, minibüse, okul servisine biner gibi dağa çıkar.
Sonra yolları çatallanır, dağ tutar, orada kalır.
Araya devlet girer.
Örgüt girer.
Silah girer.
Kan girer.
Siyaset girer.
Dünya girer.
Mezarlıklar girer.
Ve ev gittikçe uzaklaşır.
Oysa dağa çıkan insanın arkasında bıraktığı şey, bir ideolojiden önce bir evdi.
Bir anneydi.
Bir baba…
Bir kardeş…
Bir dut ağacı…
Serin bir gölgelik…
Yaz günü, yarpuz kokan bir pınarın başında kesilen karpuz…
Sıcak bir tandır…
Çocukluğunda yüzdüğü dere…
Sevdiği kız…
Vurulduğu delikanlıydı.
“Memleket” dediğimiz bunlardan başka ne ki?
*
Ve ölümler başladı.
Musalla taşları cenazeleri taşıyamaz oldu; belleri büküldü.
Kan tuttu hepimizi.
An geldi, sara hastaları gibi tepindik yerlerde.
Servetimizi bomba yapıp topraklarımıza attık.
Kurşunların yetmediği yerde kelimeleri mermi yapıp birbirimize sıktık.
Bir tarafta oğlunu askere gönderen anneler vardı.
Öbür tarafta oğlunu dağa kaptıran anneler…
İkisinin de evinde aynı fotoğraf.
İkisinin de elinde aynı mendil.
İkisinin de geceleri dudağında, Allah’a ettiği aynı dua…
Ama biz onları birbirlerinden o kadar uzaklaştırdık ki “acılarının birbirine benzediğini” söylemek bile zaman zaman suç sayıldı.
Oysa ölüm anne ayrımı yapmaz.
Milleti yoktur ölümün.
Bir tabutun ağırlığı, içine koyduğun insanın hangi dili konuştuğuna göre değişmez.
Bir anneye “Oğlun öldü,” dedikten sonra geriye kalan bütün kelimeler kifayetsiz…
*
Kırk yılda kaç genç öldü?
Sayısını biliyoruz belki.
Ama sayı düşmanıdır acının.
On bin kişi dediğiniz zaman hiçbirini görmezsiniz.
Bir kişi dediğiniz zaman, yüzü hemen gözünüzün önünde belirir.
İşte asıl hikâye orada gizlidir.
O yüzden, şimdi rakamları unutalım.
Tek bir kişiyi düşünelim.
Yirmi yaşında bir askeri mesela.
Annesiyle yaptığı son telefon konuşmasında, “Merak etme anne, iyiyim,” demiş olsun.
Bir de dağda, yirmi yaşında bir genci getirelim gözümüzün önüne…
O da annesine bir yerlerden haber göndermiş olsun:
“Mereq neke dayê, ez baş im.”
İki çocuk da yalan söylüyordu.
Çünkü anneler merak etmesin diye çocuklar dünyanın bütün dillerinde aynı yalanı söyler.
*
Şimdi silahlar gömülecekse, yakılacaksa, susacaksa, her ne olacaksa olsun, önce bu iki annenin hatırına yakılsın, gömülsün, sussun.
Siyaset yapanlar için değil.
Siyasi partiler için değil.
Seçimler için hiç değil.
Bu topraklarda henüz doğmamış çocukların hatırına bir daha konuşmasınlar diye tetiklerine kilit vurulsun silahların.
Namlularına cıva dökülsün.
Kürt bir anneden doğmuş bir çocuk, büyüdüğünde “dağa çıkmak” diye bir ihtimali hayatının tercihlerinden biri olarak görmesin artık.
Türk bir çocuğun annesi, oğlunu askere gönderdikten sonra telefon çaldığında ölüp ölüp dirilmesin.
Bir öğretmen öldürülmesin.
Bir çoban mayına basmasın.
Bir asker pusuda ölmesin.
Bir genç mağarada boğulmasın.
Bir baba morg kapısında oğlunu, kızını teşhis için beklemesin.
Aybüke Öğretmen bize hep “Mağusa Limanı”nı söylesin.
Rojda, direniş şarkıları yerine hep “Helîmê”yi terennüm etsin.
Eğer bir dava çocuklarını yiyorsa, ondan gelen zafer yerin dibine batsın.
*
Tam kırk iki yıl silahlar konuştu.
Ne dağdakiler pes etti ne devlet taviz verdi.
Peki ne oldu?
Gelecek, çığ gibi üzerimize geldi.
Ayıldık.
Bu yüzden şimdi kavuşmak için bir kanunla yol gösterdiğimiz barış, zafer değildir.
Mağlubiyet hiç değil…
Barış; geçmişin yaralarını sarmak değil, geleceği nefretin elinden kurtarma iradesidir.
*
Büyük kelimelerle gelmez barış.
Belki de yanlışımız buydu.
Hep birbirimizin yüzüne büyük kelimeler haykırdık.
Vatan dedik.
Millet dedik.
Devrim dedik.
Ülke dedik.
Devlet dedik.
Bağımsızlık dedik.
Beka dedik.
Kurtuluş dedik.
Zulüm dedik.
Zafer dedik.
Ama “anne” demeyi unuttuk.
“Çocuk” demek aklımıza gelmedi.
“Ev” demeyi hepten bir tarafa bıraktık.
Oysa belki de insanoğlunun kurduğu en eski cümle “eve dön” cümlesidir.
Odysseus on yıl boyunca bunun için denizlerde dolaştı.
Dünya edebiyatının en eski hikâyelerinden biri, bir kahramanın savaşa gitmesinin değil, savaştan eve dönememesinin hikâyesidir.
Demek ki insanlık üç bin yıldır aynı şeyi anlatıyor: Savaş kolaydır. Çetin iş, eve dönmektir.
*
Yeni kanunun yapabileceği şey, insanları dağdan indirmektir.
Ama onları eve döndürmek başka bir iştir.
Onu kanun yapamaz.
Onu biz yapacağız.
Vicdan yapacak.
Zaman yapacak.
Hakikatle yüzleşme, birbirimizin yüzüne bakabilme cesareti yapacak.
Ve belki en zoru:
Hafıza yapacak!
Çünkü barış unutmak değildir.
Şehitleri kimse unutmamalı.
Unutursak zaten hiçbir şey öğrenmemişiz demektir.
Barış, hatırladığın hâlde tahammül etmektir.
Sana yapılanı hatırladığın hâlde aynısını başkasına yapmamaktır.
Ölenlerin mezarında açan çiçeklere her gün su vermeyi ihmal etmeyerek yeni mezarların kazılmasına karşı çıkmaktır.
*
Yarın bu kanun işlevini yerine getirir veya getirmez.
Siyaset başka bir yere savrulur.
İktidarlar el değiştirir.
Partilerin isimleri farklılaşır.
Bugün birbirine söyledikleri ağır sözleri yarın söylememiş gibi yapan siyasetçiler çıkar.
Bunların hepsi olur.
Çünkü siyaset böyle bir şeydir.
Ama bir şey bakidir:
Silahların sustuğu o gün, berrak bir suyun dibindeki parlak, rengârenk çakıl taşları gibi hepimizin hafızasında daima capcanlı kalır.
*
Eğer başarabilirsek çocuklarımız belki kırk yıl sonra bize soracak:
“Gerçekten insanlar birbirlerini öldürüyor muydu?”
Biz de diyeceğiz ki:
“Evet.”
“Niye?”
İşte o sorunun cevabını vermek çok zor olacak.
Belki başımızı önümüze eğeceğiz utançtan.
Belki verecek cevabımız olmadığı için dilimizi yutacağız.
Ama çocuklarımızı bu soruyu sorabilecek kadar savaştan uzak büyütebilirsek eğer, işte en görkemli zaferimiz o olacak.
Çünkü bazen en büyük zafer, kimsenin ölmediği gündür.
*
Belki yarın yine birbirimize kızacağız.
Yine seçimler olacak.
Yine kafa kafaya geleceğiz.
Bütün bunlar demokrasinin tabiatındandır.
Ama bütün bunları yaparken çocuklarımızı toprağa vermeyeceksek işte o zaman memleket ilk defa gerçekten kazanmış olacak.
Çünkü hiçbir siyasi görüş, bir annenin gözyaşından daha kıymetli değildir.
Hiçbir dava, bir çocuğun hayatından daha mukaddes olamaz.
*
Devlet, toplumun söküklerini dikmek için eline iğne iplik aldığında; şairler, yazarlar ve bu toprağın kadim bilgeleri o ipliğin rengine bakarlar önce. Renk, ortak geçmişimizin remzidir çünkü.
İşte o yüzden bilgeler bilir ki; yanlış renk, kumaşı onarmak bir yana, söküğü daha da derinleştirir.
Biz, acıyı paylaştıkça azalan, sevinci bölüştükçe çoğalan insanların coğrafyasında büyüdük. Hakkâri’nin bir dağ köyünde tandır başında ekmek bölüşen ana ile İzmir’in bir kıyı kasabasında zeytin toplayan köylünün aynı göğe bakıp aynı duaları mırıldanması, kanunların emriyle olmamıştır hiçbir zaman. Bu, kelimelerden ve resmi yazışmalardan çok daha derin, adeta genlerimize işlenmiş bir toplumsal bütünleşme refleksidir.
Kanunun adında geçen “Toplumsal dayanışma” dediğimiz şey, bir bayram sabahı kapısı çalınan yalnız bir ihtiyarın tebessümünde gizlidir. Yoksa sayfalar dolusu kanun metinleri, kalplere dokunmadığı müddetçe sadece birer bürokratik temenniden öteye gitmez. İhtiyacımız olan şey, birbirimizin yarasına merhem olmak değil sadece; o yaranın neden açıldığını, hâlâ neden kanadığını anlamak, birbirimizin yüzüne bakarken utanmamaktır.
Biz ne ara birleştik derseniz; harpte, her büyük depremde, her büyük felakette, her büyük acıda birleştik; bir de ekmek kavgasında. Biz ne ara ayrıldık derseniz; birbirimizi dinlemeyi unuttuğumuz, kalbimizin yerine ideolojilerimizi koyduğumuz o zift karası günlerde ayrıldık.
Şimdi o zift karası günleri geride bırakıp ortak geçmişimizin timsali, içinde birlikte büyüdüğümüz o apaydınlık, eski taş eve geri dönme zamanıdır.
*
Bu yüzden benim aklım hâlâ o taş eve açılan kapıda.
Kadın kapıyı açmış.
Karşısında saçları ağarmış bir adam.
Uzun uzun bakıyor yüzüne.
Adam bir şey söylemeye çalışıyor.
Söyleyemiyor.
Kırk yıl hangi cümleye sığar ki?
Sonra kadın elini uzatıyor.
Adamın yüzüne dokunuyor.
Çocukluğundan kalmış bir iz arıyor belki.
Buluyor.
Bu o!
“Oğlum,” diyor.
İşte o anda dağ bitiyor.
Devlet kurma fikri bitiyor.
Örgütsel bağ bitiyor.
İdeolojik dostluk bitiyor.
Dava bitiyor.
Siyaset bitiyor.
Ve kanun hükümsüz kalıyor.
Geride sadece iki insan var:
Bir anne.
Bir çocuk.
Bir de Allah!
Çocuk elli yaşında olsa ne yazar?
İnsan annesinin kapısına vardığı gün, kaç yaşında olursa olsun yeniden çocuk olur.
Belki barış dediğimiz şey de bundan başka bir şey değildir:
Sağ kalanların evine dönebilmesi…
Ve belki de bundan böyle bütün yollar dağa değil, o kadim taş eve çıkacak.
Ha gayret!
*
Yazıyı bitirirken de dilimde aynı türkü vardı:
“Kapuyu çalan kimdir
Aç bakam gelen kimdir
Yaram derine düştü
Belki gelen hekimdir”



YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.