1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. İsrail’in Soykırım Ekonomisi Çöküşün Eşiğinde mi?
İsrail’in Soykırım Ekonomisi Çöküşün Eşiğinde mi?

İsrail’in Soykırım Ekonomisi Çöküşün Eşiğinde mi?

İsrailli ekonomi araştırmacısı ve BDS (Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar) aktivisti Shir Hever, İsrail’in bugün, büyük askeri harcamalar, dış kredi ve siyasi inkâr yoluyla ayakta tutulan bir “zombi ekonomi” içinde işlediğini savunuyor. He

A+A-

Amos Brison - Kritikbakis

Ekim 2023’ten bu yana İsrail, bir dizi ekonomik şokla aynı anda yüzleşti. Hamas ve Hizbullah’la yaşanan çatışmalar sonucunda güney ve kuzeydeki sınır bölgelerinden on binlerce kişi yerinden edildi; yüzbinlerce yedek asker uzun süreli olarak işgücünden çekildi, bu da kilit sektörlerde personel yetersizliğine ve üretkenliğin azalmasına yol açtı. Devlet harcamalarının savaşa yönlendirilmesiyle birlikte kamu hizmetleri, eğitim ve sağlık sistemi geriledi ve yaklaşık 50.000 işletme iflas etti.

Özellikle yüksek teknoloji sektöründeki sermaye kaçışı ve artan dış kredi bağımlılığı, ekonomiye ciddi bir yük bindirdi; 2025 yılı itibarıyla borcun GSYİH’nin yüzde 70’ine ulaşması bekleniyor. İsrail’in uluslararası konumu da zayıflamış durumda: Bir zamanlar istikrarlı olan ticaret ortakları uzaklaşmakta, yaptırımlar ve boykotlar yaygınlaşmakta, büyük yatırımcılar ise başka yerlere yönelmekte.

İsrailli STK Latet’in 8 Aralık’ta yayımladığı yıllık yoksulluk raporu, sosyal krizin derinliğini gözler önüne seriyor. Savaşın başlamasından bu yana hane halkı harcamaları dramatik biçimde arttı; ailelerin yaklaşık yüzde 27’si ve çocukların üçte birinden fazlası şu anda “gıda güvensizliği” yaşıyor ve yardım alanların yaklaşık dörtte biri son iki yıl içinde yoksulluğa itilmiş “yeni yoksullar”dan oluşuyor.

Buna karşın, İsrail ekonomisi aynı zamanda direnç işaretleri de göstermekte. Şekel, savaşın başlangıcından bu yana ABD doları karşısında yaklaşık yüzde 20 değer kazandı; Tel Aviv Borsası ise savaş harcamaları ve merkez bankası müdahalelerinin etkisiyle rekor seviyelere ulaştı.

Yükselen piyasa göstergeleri ile derinleşen sosyal ve ekonomik kargaşa gibi görünürde çelişkili bu sinyalleri anlayabilmek için, geleneksel göstergelerin ötesine bakmak gerekiyor. İsrailli ekonomi araştırmacısı ve BDS (Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar) aktivisti Shir Hever, İsrail’in bugün, büyük askeri harcamalar, dış kredi ve siyasi inkâr yoluyla ayakta tutulan bir “zombi ekonomi” içinde işlediğini savunuyor.

Hever, yirmi yılı aşkın süredir İsrail ekonomisi, militarizm ve işgal arasındaki bağlantıları inceliyor. +972 Magazine’e verdiği röportajda, İsrail’in ekonomik krizinin neden yalnızca GSYİH ya da enflasyon gibi göstergelerle ölçülemeyeceğini ve büyümeyi uzun süre desteklemiş olan yabancı yatırım, teknolojik yenilik ve küresel entegrasyon gibi sütunların neden aşınmaya başladığını açıklıyor. Ayrıca sürdürülebilir bir savaş ekonomisi yanılsamasını, uzun süreli kitlesel seferberliğin sosyal ve ekonomik bedelini ve İsrail’in küresel piyasalarda artan izolasyonunun, uzun vadeli bir çöküşün başlangıcı olabileceğini tartışıyor.

Röportaj, uzunluk ve netlik açısından düzenlenmiştir.

 

***

Amos Brison (AB): Öncelikle şunu sorarak başlayalım: Gazze savaşı, son iki yıldır sürdüğü biçimiyle nihayet sona ermiş olsaydı, İsrail ekonomisinin toparlanmasını bekler miydiniz? Ve eğer öyleyse, bu nasıl gerçekleşirdi?

Shir Hever (SH): Bence önce şu soruyu sormak gerekiyor: Neyden toparlanacak?

İsrail’in ekonomik sorunu çok yönlü. İlk olarak, Gazze ve Lübnan sınırına yakın bölgelerden on binlerce hanenin yerinden edilmesi ve bu bölgelere düşen füze ve roketlerin verdiği doğrudan zarar nedeniyle üretkenlik ciddi biçimde sekteye uğradı.

İkincisi, yaklaşık 300.000 yedek askerin çok uzun bir süreliğine askere alınması, işgücüne katılımda gözle görülür bir düşüşe yol açtı. Aynı zamanda, bu işçilere daha önce yatırılmış olan sayısız eğitim günü de boşa gitti; çünkü yerlerine yenilerini eğitip yetiştirecek altyapı, kapasitesinin çok altında çalışıyor.

Üçüncüsü, İsrail’deki eğitimli orta sınıf artık göç etmeyi düşünmeye başladı ve on binlerce aile çoktan göç etmiş durumda.

Dördüncüsü, finansal kriz: Pek çok İsrailli, enflasyon beklentisiyle birikimlerini yurt dışına çıkardı; buna şekelin değer kaybı, İsrail’in kredi notunun düşmesi ve risk priminin yükselmesi de eklendi.

Savaş için kaynaklar başka alanlardan çekilirken – hükümetin kendi verilerine göre, krediyle on milyarlarca dolarlık silah satın alındı – kamu hizmetlerinin ve yükseköğretimin kalitesi ciddi şekilde geriledi. İsrail, tarihinde hiç bu kadar borç tuzağına (devletin eski borçların faizini ödeyebilmek için yeni krediler almak zorunda kaldığı durum) yaklaşmamıştı.

Ve son olarak – bu çok önemli – İsrail’in imajı artık zehirli hale geldi. Daha önce hiç görülmemiş düzeyde boykotlar, yatırımların çekilmesi ve yaptırımlarla (BDS) karşı karşıya. İsrailli şirketler, yurtdışındaki eski iş ortaklarının artık onlarla çalışmak istemediğini fark ediyor.

Ynet’te bir makale okudum; bir grup İsrailli iş insanıyla yapılan röportajda, ne kadar izole hissettiklerini anlatıyorlardı. Hatta uzun vadeli ortaklıkları olan firmaların bile artık kendileriyle ilişki kurmak istemediğini söylüyorlardı. “İsrail’e çok dostane” ülkelerde bile, “Lütfen bu toplantıya dair tüm kayıtları silin, sizinle görüştüğümüzü kimsenin bilmesini istemiyoruz” denildiğini aktarıyorlardı. Büyük ihtimalle Almanya’yı kastediyorlardı; çünkü röportajdan hemen önce Berlin’de IFA fuarı düzenlenmişti.

AB: Son aylarda, Gazze savaşı sırasında İsrail ekonomisini bir “zombi ekonomi” olarak tanımladınız. Bu ifadeyle neyi kastettiğinizi açıklayabilir misiniz?

SH: Ona “zombi ekonomi” diyorum çünkü bu, hareket eden ama kendi kriz hâlinden ya da yaklaşan çöküşünden habersiz bir ekonomi.

Kapitalist ekonomi, sürekli bir gelecek ufku fikrine dayanır. Yatırım olmadan kapitalist bir piyasa olmaz ve yatırım, bugünden para yatırıp gelecekte kâr elde etme fikrine dayanır. Ancak İsrail’de hükümet, gerçek harcamalardan kopuk bir bütçeyi onayladı; bu da borcun kontrolden çıkmasına yol açtı. Gelecek yılın bütçe taslağı da aynı ölçüde gerçeklikten uzak.

Aynı zamanda, ülkenin en yetenekli ve en eğitimli insanlarının birçoğu, çocuklarını burada büyütmek istemedikleri için ülkeyi terk ediyor. Bu durum, tam anlamıyla “gelecek ufku”nun zıddı – yani uzun vadeli değil, yalnızca kısa vadeye odaklanan bir yapı.

Dolayısıyla ekonomi yüzeyde işliyor gibi görünse de, bu büyük ölçüde nüfusun önemli bir kısmının yedek askerlik için seferber edilmiş olmasından kaynaklanıyor – silahlandırılmış, donatılmış, beslenmiş ve savaşın sürmesi için sevk edilmiş durumdalar. Savaş, hükümetin yürüttüğü temel ekonomik faaliyet haline geldi; Trump’ın sözde ateşkesinin üzerinden iki ay geçmiş olmasına rağmen, yedek askerlerin sivil hayata kitlesel dönüşü hâlâ gerçekleşmedi.

Haaretz gazetesi, Gazze Şeridi’nin yıkımının İsrail tarihindeki en büyük mühendislik projesi olduğunu hesapladı. Kullanılan çimento, inşaat malzemesi, araç ve yakıt miktarı; 1950’lerin büyük altyapı projesi olan HaMovil HaArtzi (ulusal su boru hattı) ile 2000’lerin başındaki Batı Şeria ayrım duvarını geride bırakıyor. Yani bu, gerçekten işliyormuş gibi görünen bir ekonomi, ancak geleceğe dair hiçbir yörüngesi yok. Bir yanılsamaya dayanıyor.

AB: Muhtemelen, savaşta görev yapan tüm yedek askerler ve güney ile kuzeydeki evlerinden ayrılmak zorunda kalan insanlar, bir noktada yeniden işgücüne katılacaklardır. Bu, İsrail’in ekonomik krizden kurtulmasını sağlayabilir mi?

SH: Öncelikle, bu yedek askerlerin çoğu geri dönecekleri bir işe sahip olmayacak; çünkü savaş sırasında 46.000’den fazla işletme iflas etti.

Psikolojik bir boyutu da var. Bu insanların sivil hayata dönmeye çalıştıklarında ne olacağını kestirmek benim uzmanlık alanım değil, ancak etkisinin dramatik olacağı açık. Gazze’de yüzlerce gün boyunca yaptıkları gibi, onları rahatsız eden her şeye karşı şiddet mi uygulayacaklar? Travma ve suçluluk duygusuyla başa çıkabilmek için yoğun psikolojik desteğe mi ihtiyaç duyacaklar? Şimdiden birçok askerin intihar ettiğini görüyoruz.

Unutmayın ki bunlar, mesleklerindeki gelişmeleri takip etmek yerine Gazze’de soykırım uygulamış insanlar – bu da teknolojik ve eğitsel krizleri daha da derinleştiriyor. Üniversiteye kayıt oranı nüfus artışını karşılamıyor; bu da uzun vadede İsrail’in eğitim seviyesinin düşeceğine işaret ediyor.

Ayrıca, Gazze ya da Lübnan sınırına yakın evlerinden tahliye edilen ve bir yılı aşkın süredir otellerde yaşayan yaklaşık çeyrek milyon İsrailli var. Her an geri dönmeleri istenebilir varsayımıyla yaşıyorlar. Bu koşullarda yeni bir iş bulmak çok zor; çünkü aldıkları tazminat, eski topluluklarına geri dönme konusundaki gönüllülüklerine bağlı. Başka bir deyişle, ya hükümetin şartlarına uymak ya da tazminatlarından vazgeçip ülkeyi terk etmek arasında seçim yapmak zorundalar – ki bazıları bunu yaptı.

AB: Buna rağmen, İsrail borsasının yeni zirvelere ulaştığını ve şekelin istikrarlı olduğunu görüyoruz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

SH: Öncelikle, borsanın tek yönlü hareket etmediğini belirtmek gerekir. Örneğin, Eylül ayında Netanyahu’nun “Sparta konuşması”ndan sonra borsa düşüş yaşadı. Çünkü Netanyahu, İsrail’in yaptırımlar, boykotlar ve ekonomik izolasyondan etkilendiğini bir ölçüde kabul ettiğinde, insanlar gerçekten paniğe kapıldı. Bu, yanılsama balonuna batırılan küçük bir iğne gibiydi.

Ancak bunun başka nedenleri de var. Bunlardan biri, İsrail’in yedek askerlere ne kadar maaş ödeyeceğine dair kuralları değiştirmiş olması. Artık yedek askerlere aylık 29.000 NIS (Yeni İsrail Şekeli) ödeniyor – bu miktar, İsrail’deki ortalama piyasa maaşının iki katından fazla, asgari ücretin ise dört katından fazla. Hatta bazı kariyer subayları, daha fazla para kazanmak için ordudan ayrılıp yedek asker olarak yeniden katıldılar.

Bu yedek askerlerin Gazze’de bulunmaları nedeniyle ellerindeki parayı harcayabilecekleri bir yer yoktu. Dolayısıyla bu parayı ya doğrudan borsaya yatırdılar ya da bankalar aracılığıyla bir tür yatırım fonuna yönlendirdiler – ki bu da sonuçta borsaya aktarıldığı anlamına geliyor. Böylece borsaya sürekli daha fazla para pompalanıyor – bu yüzden elbette borsa yükseliyor. Asıl soru şu: Bu para nereden geliyor?

Maliye Bakanlığı genel müdürü, yedek askerlere yapılan bu ödemelerin henüz savunma bütçesinde yer almadığını belirtti. Ancak geriye dönük olarak eklenecekler ve bu gerçekleştiğinde onaylanan bütçe ile gerçek harcamalar arasındaki fark ortaya çıkacak. O zaman, İsrail’in kredi notunun düşmesini ve uluslararası bankaların İsrail’le ticaret yapmaktan ciddi şekilde çekinmesini bekliyorum.

Bunun ötesinde, devasa harcamalar enflasyonu artırırken verimlilik artmıyor. Elde edilebilir geliri olan kişiler, tasarruflarını koruyabilmek için yükselen borsaya yatırım yapıyor ve bu da oluşan balonu besliyor.

Yani elimizde, enflasyonun ekonomik durgunlukla birlikte arttığı bir tür stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) durumu var. İsrail Merkez Bankası, özellikle savaşın ilk dönemlerinde büyük miktarlarda dolar satarak bu durumu yönetmeye çalıştı – böylece her şeyin kontrol altında olduğu ve İsrail’in savaşı sürdürebileceği izlenimi yaratıldı. Bu hile işe yaradı ve özellikle uluslararası yatırımcılar üzerinde etkili oldu.

Bu, çok garip bir duruma yol açtı: Bir yanda İbranice yazan İsrailli ekonomistler “Kredi derecelendirme kuruluşlarının İsrail’in notunu sadece bir kademe düşürmesi garip değil mi? Hâlâ hükümetin borçlarını ödeyeceğine inanıyorlar. Bu kadar saf olabilirler mi?” diye sorarken; öte yanda kredi kuruluşları, İsrail’in finans medyasını kesinlikle okuyorlardır ama yine de tepki vermemeyi tercih ediyorlar.

Bence bu, uluslararası finans medyasının bir tür suç ortaklığıdır. Gerçekleri bildirirlerse “İsrail karşıtı” olmakla suçlanacaklarından korkuyorlar. ABD, Birleşik Krallık ve Almanya hükümetlerinin nasıl yalanlar yaydığını ve İsrail’in yalnızca geçici bir duraksama yaşadığı izlenimini verdiklerini görüyorlar. Finans medyası bu hükümetlerle çelişirse, baskı görmekten korkuyor – bu yüzden okuyucularından bu bilgileri saklamayı tercih ediyorlar. Bu önyargılı habercilik sayesinde, kredi derecelendirme kuruluşları da gerçeklere dayalı kararlar almaktan çekiniyor.

AB: Anlattığınız ekonomik durum, İsraillilerin günlük yaşamlarında nasıl kendini gösteriyor?

SH: Borsa ya da para biriminin tepkisiyle yaşam standartlarının gerçekte nasıl etkilendiği arasında çok büyük bir fark var.

İsrail’in ekonomi gazetesi The Marker’da yakın zamanda yayımlanan bir makalede, savaşın hane başına maliyeti [İsrail ekonomisinin ortalama büyüme oranı ile son iki yılın fiili büyüme oranı karşılaştırılarak] 111.000 şekel olarak hesaplandı. Bu, yaklaşık 34.000 dolara denk geliyor – oldukça büyük bir meblağ.

Eğer İsrail’deki hanelerin yüzde 40’ından fazlası her ay kazandıklarından fazlasını harcıyorsa, bu zaten bir kriz hâlidir. Bu insanlar her ay daha da borçlanarak – yiyecek alışverişi yapmak, kira ödemek vb. – başlarını suyun üstünde tutmaya çalışıyorlar.

İsrail Ulusal Sigorta Enstitüsü henüz 2024 yılına ait resmi yoksulluk raporunu yayımlamadı, ancak sivil toplum kuruluşu Latet tarafından hazırlanan alternatif rapor, yoksulluk sınırının altında olarak sınıflandırılmayan pek çok İsraillinin bile ciddi bir kriz içinde olduğunu gösterdi. Yeterli gıdaya erişemeyenlerin oranı – “gıda güvencesizliği” olarak tanımlanan – 2025 yılında yaklaşık yüzde 29 arttı. Raporda durum “olağanüstü hâl” olarak nitelendirildi.

AB: İsrailli hanelerin büyük bir kısmının yıllardır “eksi bakiye”de olduğu, yani hesaplarını aşırı çekim yaparak ve krediyle alışveriş yaptığı biliniyor. İsrailliler bu duruma zaten alışkın değil mi? Savaş sırasında ne değişti?

SH: İsrail’de kredi kartıyla alışveriş yapan ve banka hesaplarını aşırı çeken hanelerin oranı son beş yılda yaklaşık yüzde 40 seviyesindeydi, ancak savaş sırasında iki temel fark gözlemlendi.

Birincisi, insanların krediyle finanse ettikleri ürünler artık lüks ürünlerden çok temel ihtiyaçlara kaymış durumda. İkincisi, bankadan kredi alan haneler arasında da fark oluştu: Bir yanda borç seviyesini aşağı yukarı sabit tutup her ay faiz ödeyenler, diğer yanda ise borçları her ay büyüyen, faiz yükü de artan ve sonunda varlıklarını satmak zorunda kalanlar var. Savaş sırasında bu ikinci grubun sayısının arttığını görüyoruz.

Bu arada, hükümetin tüm parası, tüm çabası, tüm kaynakları savaşa gidiyor. Elbette insanlar bunu hissediyor. Yaşam maliyeti yükseliyor, ulaşım, sağlık ve eğitim hizmetlerinin kalitesi açısından devlet hizmetlerinin seviyesi çöküyor. Yedek askerler dışında hemen herkesin geliri düşüyor – ki onlar da, söylediğimiz gibi, kazandıklarından fazlasını harcamıyorlar.

AB: Peki, özellikle teknoloji sektöründeki büyük “çıkışlara” rağmen, yabancı yatırımların hâlâ yüksek seviyelerde olması gerçeği? Bu durum, ne kadar çarpık olursa olsun, İsrail’in ekonomik modelinin sürdürülebilir olduğunu göstermiyor mu?

SH: Wiz gibi dev “çıkışları” dışarıda bırakırsanız, yatırım kalemindeki net değişim negatif – hem de çok derin bir negatif. Yatırımlar, özellikle teknoloji sektöründe dramatik şekilde düşüşte.

Ama o çıkışlara yakından baksanız bile, İsrail devletinin bu anlaşmalardan vergi olarak tahsil etmesinin beklendiği miktarın, anlaşmanın toplam büyüklüğüne kıyasla komik derecede küçük olduğunu görürsünüz.

Teknoloji sektöründe, çalışanların hisse opsiyonlarına sahip olması çok yaygındır – yani özellikle programcı gibi yüksek maaşlı çalışanlar, şirketin hisselerine de sahip olmuş olur. Dolayısıyla, eğer Google gibi bir yabancı şirket bu hisseleri satın alıyorsa, onları doğrudan bu çalışanlardan alıyor demektir. Böylece bu kişiler zenginleşiyor, ama bu parayı İsrail’de harcamıyorlar; çünkü ülkeyi terk ediyorlar. Para ülke dışına çıkıyor.

Bu çıkışlar temelde, İsrail teknoloji sektörünün ülkeden kaçışı anlamına geliyor. Bu şirketlerin bir ayağı zaten kapının dışında; İsrail’de kalan ayakları da çıkmak istiyor.

AB: Gazze savaşı sırasındaki İsrail politikalarının bir tür “askeri Keynesçilik” olarak tanımlandığını duydum. Bu, en azından kısmen uygulanabilir bir ekonomik yaklaşım değil mi? Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz?

SH: Öncelikle belirtmek gerekir ki, 21. yüzyılda “askeri Keynesçilik” diye bir şey yok – dünyanın hiçbir yerinde.

Bu teori esas olarak 1960’larda geliştirildi ve Soğuk Savaş döneminde, karanlık ve ürkütücü bir biçimde, bir bakıma mantıklı sayılıyordu. Temelde, ABD ve Batı Avrupa’daki hükümetler, refah, eğitim ve sağlıklı toplum yatırımları yapmak yerine, silahlara büyük miktarda para harcayarak yapay biçimde istihdam yarattılar ve halkı bunu kabul etmeye, nükleer yok oluş korkusuyla ikna ettiler.

Ancak silahların üretken değeri sıfırdır – hatta negatiftir, çünkü üretmek yerine yok ederler – bu yüzden bu model yalnızca çok kısa süreliğine işe yaradı. 1970’lerde bir krize yol açtı ve bu krizin sonucunda neoliberalizm ortaya çıktı ve askeri harcamaların da kısılması gerektiğini savundu.

Şimdi, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in şöyle bir hayali var: “Hey, sorun ne? Hadi 1960’ların o güzel günlerine geri dönelim, tüm ulusu üniforma giydirip insanları işe gitmek yerine yedek görevine yollayalım.” Ama öylece geri dönemezsiniz.

Çünkü o dönemde askeri Keynesçiliğin işlediği günlerde, küresel ticaret bugünkü seviyesinin çok küçük bir kısmıydı. İnsanların harcanabilir gelirlerinin azalmasından zarar gören tüketici şirketleri, o zamanlar öylece başka ülkelere taşınamazdı. Bugün ise, bazı İsrailliler kişisel, sağlık ya da ailevi nedenlerle İsrail’de mahsur kalmış durumda ve yaşam standartları düşerken militarist bir ekonominin parçası olarak var olmaya çalışıyorlar. Ancak sermayenin böyle bir mecburiyeti yok; başka ülkelere rahatlıkla geçebilir.

AB: Peki ya apartheid dönemindeki Güney Afrika ve günümüzdeki Rusya? İsrail, savaşçı pozisyonunu sürdürebilecek bir ekonomik modele geçerken bu rejimlerden örnek alamaz mı?

SH: Öncelikle şunu unutmayalım: Güney Afrika’daki apartheid rejimi eninde sonunda çöktü. Ancak yıllar boyunca, doğal kaynaklar bakımından zengin ve nispeten kendi kendine yetebilen bir ekonomiye sahip olduğu için, yaygın boykotlara rağmen ayakta kalabildi. Bu durum, dış ticarete son derece bağımlı olan ve nüfusunu sürekli askerî hazırlık hâlinde tutamayan İsrail için kesinlikle geçerli değil.

İsrail, tüm sektörleri için enerji, hammadde, teknoloji, bileşen ve mamul ürün ithalatına bağımlı. Aynı zamanda, bu ithalatı sürdürebilmek ve gerekli dövizi elde edebilmek için ihracata da muhtaç.

Rusya’ya gelince, onun ekonomisini sürdürebilme kapasitesini açıklayan şeyin, diğer ülkelere silah, petrol ve başka doğal kaynaklar satabilmesi olduğunu düşünüyorum. Ve bence işte bu, Rusya ile İsrail arasındaki temel fark. Çünkü Rusya, Ukrayna’daki savaşın sonucunda aslında uluslararası etkisini genişletti. Çin, Hindistan, İran ve Türkiye gibi ülkeler, Rusya ile ilişkilerini geliştirme potansiyeli görüyor. Oysa İsrail, savaştan diplomatik olarak kazançlı çıkmadı – aksine, kendi müttefiklerinden bile izole olmaya başladı.

İsrail, Batı dışı dünyada yeni ittifaklar ve ticaret ortaklıkları kurmaya çalıştı, ancak bu büyük ölçüde başarısız oldu. Avrupa, hâlâ İsrail’in en büyük ticaret ortağı konumunda; onu Amerika Birleşik Devletleri izliyor.

Abraham Anlaşmaları, İsrail’in etkisini ve ittifaklarını genişletecek yeni bir sınır olarak sunulmuştu. Ancak pratikte, bu anlaşmalar yalnızca, anlaşmalardan önce de var olan silah ticaretine dayalı bir ortaklıktan ibaret. Ancak BAE, İsrail’in Doha’daki saldırısının ardından İsrailli şirketlerin Dubai’deki silah fuarına katılımını yasaklayınca, Abraham Anlaşmaları’ndan geriye ne kalacağı da belirsiz hâle geldi.

AB: Bildiğim kadarıyla yakın zamana kadar BDS hareketinin resmî komitesinde askerî ambargo koordinatörüydünüz. Bu nedenle, iki yıllık savaşın ardından İsrail’e karşı yürütülen silah ambargosu kampanyasının şu anki durumu ve geleceği hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum.

SH: Bu göreve 2022’de başladığımda, askerî ambargo kampanyasına çok inanıyordum, ama bu muhtemelen BDS’nin en son başarılı olacak ayağı olur diye düşünüyordum; çünkü bireylerin silahları boykot etmesi mümkün değil. Önce tüketici şirketlerine karşı boykot kampanyaları, sonra yatırımların geri çekilmesi, en sonunda da yaptırımların artmasıyla birlikte askerî ambargonun gündeme geleceğini öngörüyordum.

Yani uzun vadeli planlar yapıyordum. Ancak İsrail soykırım işlemeye başladığında, kendimi farklı hükümetlerin bakanlarıyla aynı masada otururken buldum; onlara, ülkelerinin İsrail’le silah ticareti yapmasının yasalara aykırı olduğunu söylüyordum. Onlar da koltuklarında kıpır kıpır oturuyor, bunun bir gerçek olduğunu kabul etmekten başka çareleri kalmıyordu.

Bu da onları çok zor bir konumda bıraktı ve birçok hükümet gerçekten adım attı. Yeterince mi? Hayır. Yeterince hızlı mı? Yine hayır. Her zaman daha fazlasını talep edebiliriz – ve etmeliyiz. Ama yalnızca farklı ülkelerde, özellikle Küresel Güney’de ve ayrıca Avrupa’da askerî ambargo girişimlerinin artış hızına bakarsam, bu gerçekten inanılmaz.

Ve bu, diğer soykırım örnekleriyle karşılaştırılabilecek bir şey değil. Elbette, dünyanın büyük bölümü Ruanda rejimiyle ilişkilerini pek umursamıyordu; bu yüzden uluslararası hukuka uyup askerî ambargo uyguladılar. Ama ambargoyu delen ülkeler – örneğin İsrail – de vardı ve bunlar ceza almadılar. Ancak şimdi, askerî ambargoyu uygulamayan ülkelerde liman işçileri “Bu durumda, silahları gemilere yüklememek bizim yasal ve ahlaki sorumluluğumuz” diyor.

Ve İsrail’in en büyük silah tedarikçisi olan – ve elbette soykırımın sürmesinde en büyük suç ortağı ve çıkar sahibi olan – Amerika Birleşik Devletleri bile ciddi bir lojistik sorunla karşı karşıya. Çünkü silahların İsrail’e ulaşabilmesi için Avrupa’dan geçmesi gerekiyor. Teknik olarak başka bir yol mümkün değil. Bu yüzden ABD’nin İsrail’e yaptığı silah sevkiyatları bile etkileniyor.

AB: Önümüzdeki yıllarda İsrail ekonomisinin nasıl bir seyir izleyeceğini öngörüyorsunuz?

SH: Ekonomik gelişmeleri öngörebilseydim, muhtemelen çok zengin olurdum. Ama bence dikkatle izlememiz gereken şey, yıl sonunda Maliye Bakanlığı’nın hükümetin savaşa gerçekte ne kadar harcama yaptığını, 2025 bütçesindeki taahhütleriyle karşılaştırarak açıklayacağı rapor olacak. Pek çok uluslararası yatırımcı ve kurumun güvenini kaybedeceğini düşünüyorum.

Uzun vadede, İsrail Merkez Bankası ekonominin yavaş toparlanacağını – hatta hiç toparlanmayabileceğini – söylerken, halk hızlı bir toparlanma bekliyor. Bu hayal kırıklığı İsrail toplumunu derinden etkileyecek ve eğer bu durum eğitimli profesyonellerin göçünü artırırsa, İsrail ordusu 2-3 yıl içinde modern bir ordu olarak işlevini yitirebilir.

Bunun işaretlerini askerî disiplindeki bozulmada şimdiden görüyoruz. Bazı birlikler kendi amblemlerini benimsiyor, cezasız şekilde hareket ediyor ve gayriresmî komuta zincirlerine uyuyor. Batı Şeria’da askerler giderek yerleşimci milislere katılıyor ve Filistinlilere yönelik pogromlara iştirak ediyor. Binlerce asker zihinsel ve ahlaki çöküş yaşarken, binlercesi de ülkeyi terk ediyor; hükümet ise buna yedek askerlere yapılan ödemeleri artırarak yanıt veriyor. Bunun sonucunda, tutarlı ve disiplinli bir yapı içinde hizmet eden bir ordu yerine, birlikten birliğe göç eden bir tür paralı asker gücü oluşuyor. Bu anlamda, İsrail toplumunun çözülmesi giderek daha fazla biçimde ordusuna da yansıyor.

Kaynak: https://www.972mag.com/israel-genocide-economy-gaza-war/

 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.