1. YAZARLAR

  2. İbrahim Kiras

  3. İsrail ile savaşacağız derken…
İbrahim Kiras

İbrahim Kiras

İsrail ile savaşacağız derken…

A+A-

Yalnızca Türkiye’de değil, İslam dünyasının her yerinde İsrail karşıtlığı “siyasi değer” üreten bir olgu. Filistin’de bir asırdır sürdürülen işgal, sürgün, katliam ve nihayet soykırım politikaları yalnızca bölge insanını değil kendisine insan diyen herkesi İsrail karşıtı yaptı. Dolayısıyla siyaset kadroları böylesi bir atmosferi göz önünde bulundurmak zorundalar.

Bu yüzden bölgedeki yönetimler İsrail ile “zorunlu” ilişkilerini el altından veya kapalı kapılar arkasında yürütmeyi tercih ediyorlar öteden beri.

 Suudiler ile Körfez şeyhlikleri son dönemde biraz da Trump’ın zorlaması sonucunda işbirliklerini nispeten daha açık bir alana taşımak mecburiyetinde kalmış olsalar da utangaçlıklarını tamamen terk etmiş değiller.

Kendi toplumlarına veya bölge kamuoyuna seslenirken başka türlü, ABD’li yetkililerle görüşürken başka türlü konuşuyorlar yine.

İran’a karşı açık açık ABD/İsrail safında yer alan ülkeler bile Tel Aviv yönetimine laf söylemeden Tahran’ı hedefe koyamıyorlar.

12 ülke dışişleri bakanının katıldığı “İslam ve Arap Ülkeleri Olağanüstü İstişare Zirvesi”nin ardından yayımlanan bildiri bunun ifadesi mesela.

 Ne var ki söz konusu metinde İsrail’e alelusul laf edilirken, bütünüyle İran’a yüklenip ABD’nin es geçilmesi imzacı ülkelerin kamuoylarını rahatsız etmiş durumda. En fazla rahatsızlık da Türk kamuoyunda oluşmuş görünüyor.

Türkiye’nin öyle bir metnin altında imzasının bulunması talihsizlik ama bu kendi tercihimiz olmasa gerek. Kamuoyundaki genel hava ile hükümetin tutumu arasındaki makasa baktığımızda bir yandan ABD’den, bir yandan da bazı Arap ülkelerinden gelen ağır bir diplomatik tazyik altında olduğumuzu anlıyoruz.

Geçmişte de benzer baskılar yaşadık. ABD’nin komşumuz Irak’ı işgal girişimi sırasında topraklarımızı kullanma ısrarını hatırlayın. O dönemde hem kamuoyunun şiddetli tepkisi hem de bu tepkinin netice olarak TBMM’ye yansıması sayesinde baskılara karşı direnebildik.

Bugünkü durum ise epeyce farklı. Öncelikle böyle bir konuda artık meclisin yetkisinin olmadığı ortada. Yani hükümetin “Ben isterim ama milletvekillerine gücüm yetmiyor” deme imkanı kalmadı. Şimdi her şey bir kararnameye bakıyor.

Bağımsız dış politika” vurgusuyla Türkiye’nin bölgesel rolünü güçlendiren ve Avrupa kapısını açan 2003’taki Tezkere oylamasının sonucunda askerin isteksizliği yanında basının da etkisi olmuştu. Bugün ise böylesi karar aşamalarında ne kurumların özgül ağırlığı söz konusu ne de basının etkisi. Dahası bazı dini gruplarla birlikte iktidar medyası içinde güçlü bir damar İran karşıtlığını siyaset olarak savunuyor.

AK Parti ve MHP tabanında çok büyük karşılığı olmasa da iktidar medyasında kayda değer ağırlığı olan İran düşmanı fanatik çizgi hükümetin müzakere ve direnme gücünü de zayıflatabilecek bir unsur.

Buna karşılık, İran’a karşı ABD/İsrail safında yer almayı savunan hiçbir siyasi hareketin mevcut olmayışı hükümetin elini güçlendirebilecek bir avantaj. Bu avantajı değerlendirmek yolunda atılabilecek adımlar atılıyor mu?

Bu yapılmadığı taktirde ip üstünde yürür gibi diplomatik akrobasiler yaparak kendimizi emniyete alamayız.

Unutmayalım ki bugün “fiilen İsrail’in safında savaşa girmiş olan” ülkeler daha önce kendi vatandaşlarına İsrail’e karşı savaşa hazırlandıklarını söylüyorlardı.

İsrail ile savaşacağız derken İsrail’in safında savaşa girmek zorunda kalmaları bizim için de ibret dolu bir hadise değil mi?

 

Önceki ve Sonraki Yazılar