Farklılıklarını kaybeden toplum, uygarlığını kaybeder | Çoğunluğun anlamadığı büyük kayıp
Bir ülkenin çoğunluğu, azınlıklarını kaybetmenin yalnızca birkaç topluluğu kaybetmek olmadığını hâlâ anlayamamışsa, o ülke kendi yoksullaşmasının farkında değildir. Çünkü azınlıklar bir toplumun fazlalıkları değil, tarihsel ve kültürel zenginliğinin ayrılmaz parçalarıdır. Her dil başka bir hafıza, her inanç başka bir anlam dünyası, her kültür insanlığın ortak deneyimine açılan başka bir penceredir. Rum’u, Ermeni’yi, Yahudi’yi, Süryani’yi, Kürt’ü, Alevi’yi ve diğer farklı kimlikleri dışlayan bir toplum, yalnızca onları değil, kendi geçmişinin ve geleceğinin bir bölümünü de kaybeder. Bir toplum, kendisinden farklı olanları eksilterek çoğalmaz; yalnızca kendi dünyasını küçültür.
Farklılıkların yok edilmesi, yalnızca kültürel bir kayıp değildir; aynı zamanda demokratik bir yıkımdır. Çünkü demokrasi, birbirine benzeyen insanların aynı şeyleri düşünmesi değil, birbirinden farklı insanların eşit haklarla birlikte yaşayabilmesidir. Uzlaşma, farklılıkların bulunduğu yerde öğrenilir. Hoşgörü, bize benzemeyen insanlarla karşılaştığımızda anlam kazanır, barış ise farklılıklarımızı ortadan kaldırmadan ortak bir hayat kurabildiğimizde mümkün olur. Herkesi kendisine benzetmeye çalışan çoğunluk, sonunda uzlaşma yeteneğini de kaybeder. Çünkü uzlaşacağı kimse kalmamıştır. Farklılıklarını kaybeden toplum, yalnızca başkalarına tahammül etmeyi değil, kendi içinde özgür yaşamayı da unutur.

Çoğunluğun en büyük yanılgısı, sayısal üstünlüğünü ahlakî ve siyasal üstünlük sanmasıdır. Başkasından esirgediği haklar ve özgürlükler, kazancı değil, kendisinin de kaybıdır. Yani, çoğunluk olmak, haklı olmak değildir; hele başkalarının haklarını belirleme yetkisine sınırsız biçimde sahip olmak hiç değildir. Demokrasi, çoğunluğun her istediğini yapabildiği bir düzen değil, çoğunluğun bile dokunamayacağı hakların bulunduğu bir uygarlık anlayışıdır.
Bugün bir azınlığın dilini, inancını, kimliğini veya yaşam biçimini koruyamayan hukuk, yarın çoğunluğunkini de koruyamaz. Çünkü haklar, kimliğe göre dağıtılmaya başlandığında artık hak olmaktan çıkar, iktidarın bağışladığı ayrıcalıklara dönüşür. Azınlığın güvende olmadığı bir ülkede çoğunluğun özgürlüğü de güvence altında değildir.
Artık anlamalıyız: Bir ülkenin büyüklüğü, herkesi aynı kimliğe sokabilmesinde değil, farklı kimlikleri eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşatabilmesindedir. Gerçek birlik, farklılıkların susturulmasıyla değil, onların özgürce var olabilmesiyle kurulur. Gerçek vatanseverlik, ülkeyi yalnızca kendimize benzeyenlerin yurdu saymak değil, bizden farklı olanların da eşit derecede yurdu olduğunu kabul etmektir. Kaybettiğimiz her azınlıkla birlikte bir dili, bir hafızayı, bir kültürü ve birlikte yaşama becerimizin bir parçasını kaybettik. Şimdi mesele yalnızca geçmişin kayıplarına üzülmek değil, geleceğin kayıplarını önlemektir. Çünkü uygarlık, çoğunluğun gücüyle değil, farklı olanın güvencesiyle ölçülür. Bir ülkenin gerçek zenginliği, içinde kaç kişinin birbirine benzediği değil, birbirine benzemeyen kaç insanın korkmadan, eşit ve özgür yaşayabildiğidir.


