1. YAZARLAR

  2. Süleyman Seyfi Öğün

  3. Epstein dosyasının katmanları üzerine (1)
Süleyman Seyfi Öğün

Süleyman Seyfi Öğün

Epstein dosyasının katmanları üzerine (1)

A+A-

Hayli uzun bir zamandır tedâvülde olan , kısmen de kamuoyuyla paylaşılmış olan Epstein dosyası, üstelik ABD Adâlet Bakanlığı üzerinden yeniden açıldı. Nihâyette ifâde edilmesi gereken hükmümü hemen ortaya koyayım. Târihî bir hâdisedir bu. Hanidir can çekişen, âşina olduğumuz kapitalist modern sürecin ölümüne şâhit oluyoruz. Esâsen bir medeniyet bile olmayan, buna rağmen öyle olduğunu iddia eden kapitalist modernlik, finalini bu korkunç yozlaşma ile yapmış oldu. 3 milyon yazışma, haberleşme dosyası ve sayısız görüntü ile kapitalist modernlik lağımı patladı ve insanlığın üzerine saçıldı.

Hemen görülmesi gereken husus, hâdisâtın merkezinde siyonizm ve İsrâil’in olduğudur. Gazze katliamı bu iflâsın en kanlı sahnesiydi. Epstein dosyası ise onun en kokuşmuş, lağımlı yüzü olarak buna ilâve oldu. 7 milyarlık dünyâ nüfusu içinde sâdece 15 milyonu oluşturan, korkunç teolojisiyle kâhir ekseriyeti hastalıklı hâle gelmiş bir kavim işin merkezinde duruyor. (Bunun, Hz. Mûsâ’nın vaz’ etmiş olduğu dinden tamâmen farklı bir teoloji olduğunu hemen kaydetmeliyiz).

Evvelemirde bu hastalığı teşhis etmek gerekiyor. Hastalığın seyri iki ana kulvar tâkip etti. İlki 1970’lerin başında, Nixon Şoku olarak bilinen disiplinsiz finansallaşma ile başladı. Batı’nın üretim kaybı ile berâber derinleşti. Bir parayı kıymetli kılan, onun üretimde karşılığının olmasıdır. Kötü para diye üretimde karşılığı olmayan paraya denir. Gresham’ın kavramlaştırmasıyla “kötü” bir paraydı bu. İyi parayı kovmakla kalmadı; tedâvüle girdiği her yerde kötülük saçan bir paraya dönüştü. Çürütüp yıkmadığı hiçbir şey bırakmadı. Kendisine muhafazakâr diyen çevrelerin, biraz da safdillik üzerinden pek de anlamadığı budur. Eğer ortada bir ahlâkî bozulma varsa bunun yegâne değilse bile başat sebeplerinden birisi ekonomide finansal varlıklar ile üretim arasındaki dengenin bozulmasıdır. Her Sodom ve Gomora hikâyesinin altından bu çıkar. 1970’lerde başlayan bu hâdisât derinleşti dedik. Bu derinleşme hemen anlaşılamazdı. Tam aksine evvelâ bir bolluk, hattâ ileri bir refah evresi olarak hissedildi. Sahte cennetler doğdu. Bilhassa Amerikan Rüyâsı olarak bilinen bir fenomen bunun üzerine binâ edildi. Doların hâkimiyeti, The City Of London, The Wall Street merkezinde birkaç Yahudî kokenli âilenin elindeydi. Hacmi artan bir paranın âkıbeti elbette değersizleşme olur ve herkes ondan kaçar. 1920’lerde Alman markının başına gelenleri biliyoruz. Ama bu defâ öyle olmuyordu. Yâhudi bankerler doları insafsızca üretiyor ve ABD’nin askerî üstünlüğü ve himâyesi altında -bunu şantaj olarak da okuyabilirsiniz- dünyâ ticâretinde yegâne mübâdele vasıtası olarak tedâvüle giriyordu. Sahte, ama kaçınılması mümkün olmayan bir talepti dolar talebi. ABD toplumunun yaşadığı sahte tüketim cenneti bununla dönüyordu. Sonsuz basılan paranın meydana getirdiği açıklar uzun bir müddet bir mesele olmadı. Her açık yeni emisyonlarla kapatılıyordu. Bu finansal sermâye, zihnî ve kültürel olarak başka bir çıktı veriyor, yeni bir insan formunu üretiyordu. Mayası fırsatçılık, hırçın bir rekâbetçilikle yoğurulan, maddî zenginleşmeden ve hor bir tüketimcilikten başka bir şey düşünmeyen bir insan idealiydi bu. Bu, aynı zamanda sekülerleşme idealinin en yoz yorumuydu. Kötü para kültür endüstrilerine de el atıyor ve bu yeni insan türünün küresel hegemonyasını oluşturuyordu.

Hâdisâtın teopolitik veçhesine müstakilen bakmakta fayda var. Yahudîlik esâsen Hristiyan dünyâda derin bir nefretin nesnesidir. Hristiyanlar asırlarca Hz. İsâ’nın çarmıha gerilmesinden Yahudileri mes’ul tutmuşlardır. Antisemitizm, tıpkı eşyâ ile rengi nasıl birbirine kopmaz bir şekilde mündemiç ise Hristiyanlık ile antisemitizm de birbirine aynı derecede mündemiçtir. Yahudi toplulukların yaşadığı sürgün, dışlanma, aşağılanma ve katliamların dosyaları alabildiğine kabarıktır. Hitler gökten inmedi. Onu ve yürüttüğü Holocaust’u târihî bir ârıza olarak görmek olsa olsa târih cehâleti ile açıklanabilir. Holocaust 1492’nin, yâni Reconquista’nın en uç formudur.

Holocaust sonrasında antisemitizmi yeniden üretmenin imkânı kalmadı. II. Umûmî Harp sonrasında Aydınlanmacı idealler üzerinden bir restorasyon yapıldı. Antisemitist hissiyat elbette yok edilemedi ama bastırılarak zihinlerin dibine itildi. Yahudî sermâyesi Hristiyan kitleleri bir an bile boş bırakmadı. İlk Günah’a İkinci Günah halkası ilâve edildi. Hristiyan milletlerin bunu unutmaması için Holucaust yegânlaştırıldı ve her Hristiyan birey bu korkunç günahın ağırlığı ile toplumsallaştırıldı. 1970’lerden başlayarak finansal azgınlaşma Yahudîlerin kültürel konumunu daha da tahkim etti. ABD’de yaygın olan Protestan târikatlar kıt’aya has bir teolojik transformasyon üzerinden katıksız bir Yahudî seviciliğe şartlandırıldılar.

Yahudilerin hâkim olduğu finansal sermâyenin aşırı büyümesi zaman içinde bir çılgınlığa evrildi. Öyle ki bu çılgınlık, âşinâ olduğumuz hâliyle bizzat ekonomiye karşı işlemeye başladı. Bunu şöyle de anlatabiliriz: Ekonomik üretimin gerilemesi ile finansal şişme arasındaki ilişki bir aşamadan sonra bizzat antiekonomik bir hezeyana sebebiyet verdi. Ekonomik gerilemeden aşırı bir kâr elde etmek finans baronlarını güdümleyen bir unsur hâline geldi. Ekonomilerin küçülmesi, daralmasından beslenen bir lümpenleşmeydi bu. Bilhassa Sovyetler Birliği çöktükten sonra bu güdü zirve yaptı. Neoliberalizm ve neokonservatizm cereyanları bunun bayraktarlığını yaptı. Açılan bayrak, özgürlük değerine dayandırılıyordu. Özgürlük ve güvenlik arasındaki tekmil dengeler altüst edilmeye başladı. Buna özgürlüğün fetişleştirilmesi de diyebiliriz. Özgürlük ve güvenlik dengesi esasta politik ekonomik bir payandaya sâhiptir. Buna göre toplumların kaderi ekonominin güçlerine fedâ edilemezdi. Yâni, ekonominin değişim değeri, siyâset ve kamusal sağlamalar üzerinden yapılıyordu. Finans dünyâsı bu dengenin ana kurumları olarak, sosyal devlet ve ulusal/toplumsal ve kamusal kurum ve kuruluşlara amansızca saldırmaya başladı. Bu saldırılar özgürlük fetişi ile fişekleniyordu. Hayek, Mises, Buchanan gibilerin fikriyâtı, Dr. Nash’in Oyun Teorisi, Richard Laing gibilerin psikolojileri, K. Popper, I. İllich, P. Fayerebend’ın bilim felsefecilikleri ile harmanlanarak tedâvüle sokuldu. İlk bakışta haklı görülüyorlardı. Üretim kaybıyla berâber derin bir kriz yaşayan politik ekonomileri ayakta tutan bürokratik yapılar kolay hedefti. Sürecin pratisyenleri olarak Reagan, Thatcher, Kohl, Özal gibiler devreye girdiler ve hummalı bir yapı yıkım sürecini başlattılar... Yeni sol ise bu değirmene az su taşımadı. O günlerde anlaşılması zor olan husus, ekonominin özgürleşmesi olarak sunulan iddiaların esâsında Yahudilerin sultası altında çalışan ve esasta antiekonomik bir boyut taşıyan finansallaşmaya hizmet ettiği gerçeğiydi.

Devâm edeceğiz…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar