Türkiye ne yapmalı?
Soğuk Savaş döneminin sona ermesini, aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’nın gerçek anlamda sonu olarak gören tez hayli yaygındır. Esasen kabaca özeti şu. Birinci savaş sonrasında Osmanlı ve Avusturya-Macaristan imparatorlukları yıkıldı. Soğuk Savaş’ın büyük sonucu ise Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıydı.
1990’lı yılların başında dünyada ABD’yi merkeze alan abartılı ya da büyük iddialarla dolu tezler uçuşmaya başladı. Ancak kısa sürede en başta ABD ve onun etrafında bu tezleri üretenler, pabucun pahalı olduğunun farkına vardı.
Şöyle de ifade edilebilir. Küreselleşmenin “sonsuz kuşatıcılığı” ve insanlığa sunduğu “fırsatlar”ın, esasında ne büyük sorunların içine girmek olduğunu bedeller ödeyerek anladılar.
DÜNYAYI TEK BAŞINA YÖNETMEK
Bir de şuradan bakalım. Bir anda en büyük rakibiniz parçalanıyor, Berlin Duvarı yıkılıyor. Dünyayı tek başına sizin yöneteceğinizi düşündüren muazzam bir boşluk ortaya çıkıyor. Brent Scowcroft’tan ilginç bir değerlendirme aktarayım:
“Bizim unuttuğumuz nokta dünyayı yönetmeye pek alışkın olmamamızdı. Biz sadece seçim yaptık. Şimdi bir anda hepsi ortadan kayboldu ve sahnede biz varız. En önemlisi biz hala Soğuk Savaş zihniyetine saplanıp kalmış durumdaydık.” (B. Scowcroft, Zbigniew Brezinski, Amerika ve Dünya, Profil Yayınları, s.25.)
Aynı kitaptan Zbigniew Brezinski’nin şu sözlerini de aktarayım: “Doksanlı yıllar bir vurdumduymazlık tavrı ve ardından da ABD lehine aşırı bir kibrit yükselişe geçtiği bir dönemi temsil eder.”
Devamında ise 11 Eylül saldırılarının ABD’de ortaya çıkardığı şoktan söz ediliyor. Güçlerinin en üst düzeyde olduğunu hissettikleri anda gelen bir şok.
SOĞUK SAVAŞA SAPLANIP KALMAK
Hızla bugüne gelmek için, ABD’nin 11 Eylül’ün ardından yaptıklarını, saldırgan, yıkıcı ve parçalayıcı hamlelerini aktarmadan geçiyorum. Yukarıdaki değerlendirmeleri, Soğuk Savaş’ın zihin dünyasından kurtulamayan devasa bir gücün, bugün neler yapmak istediğini anlamak için paylaştım. Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan sorunları ve kriz alanlarını çözmek için yine o dönemin zihin dünyasından ve kurumlarından hareketle yola çıkan bir ABD fotoğrafı bu.
Ne uluslararası kurumların değişimi ve mevcut duruma uyarlanması anlamında bir gayret vardı. Ne de küreselleşmenin daha da karmaşık hale getirdiği sorunlar karşısında yeni bir çerçeve. Bunların dünyayı getirdiği nokta ise tam karşımızda duruyor.
İKİNCİ TRUMP DÖNEMİ
Joe Biden döneminin ardından kısa bir zaman önce hapse girmesi muhtemel sayılan Trump’ın ikinci kez seçilmesiyle ortaya çıkan yeni yaklaşımlar henüz bir yere oturmuş değil. Kanada, Grönland, Panama Kanalı üzerinden ortaya çıkan talepler, çok geçmeden Venezuela’ya yapılan darbe, şimdilerde İran’la müzakere-müdahale ekseninde devam eden karmaşık hikaye.
Bunların ABD’nin uzun soluklu bir değişim hikayesinin parçası olduğunu düşünenler var. Tezlerini yabana atmak da mümkün değil. Fakat geçtiğimiz yüzyılın son 10 yılından itibaren yaşananlar ve Amerika’nın kırık karnesi belirsizlik ve kaos yönünde endişe duymayı haklı kılıyor.
Sadece bir örnek. Yüksek Mahkeme'nin Trump'ın Kongre'nin onayını almadan gümrük vergisi uygulamasını sınırlayan kararı, değişim hikayesinin sanıldığından çok daha sancılı olduğunu gösteriyor.
TÜRKİYE KALICI İTTİFAKLAR KURMALI
Türkiye açısından Suriye; gerek tarihsel dinamikler, gerekse de tecrübe ve hafızanın getirdiği avantajlarla geniş bir hareket/hamle alanı ortaya çıkardı. Bu durumu bir şekilde kavgalı olduğu unsurlarla kalıcı ittifaka dönüştürme becerisi, elde ettiği avantajın gücünü belirleyecek.
İran, tüm bunlardan daha büyük etkiler ve sonuçlar üretme kapasitesiyle yanıbaşımızda duruyor. Türkiye’nin tercihi kuşkusuz barıştan ve müzakerelerin sahici sonuçlar üretmesinden yana.
ABD-İran sürecinin nereye doğru ilerleyeceği sorusunun cevabında Ankara’nın tavrı şu açıdan da önemli. Yeni dünya düzeninde elde ettiği pozisyonları kalıcı ve sağlam dinamiklerle yönetmesi gerekiyor. Bu, krizler ve çatışmalar yanıbaşında olsa bile soğukkanlı, mesafeli ve bir o kadar da kendisini merkeze koymayı başarabilen hamleler gerektiriyor.


