1. YAZARLAR

  2. Ahmet Taşgetiren

  3. Suriye’de 18 ocak – 30 ocak farkı
Ahmet Taşgetiren

Ahmet Taşgetiren

Suriye’de 18 ocak – 30 ocak farkı

A+A-

Şöyle düşünelim:

-Bir örgüt Ankara’da birileriyle masaya oturuyor ve “Bizim şuradaki silâhlı birliklerimiz üç – beş tümen halinde varlığını korusun, onların yönetimi bizde olsun, şu şu vilayetlerde de bizim etnik aidiyetimize bağlı yönetimler oluşsun” diyor.

Nasıl? Uygun mu?

Tabii ki Türkiye Suriye değil. Suriye’de adeta devlet yeniden kuruluyor ve birçok dış gücün müdahalesi söz konusu. Türkiye de müdahil güçlerden birisi. Halen Suriye topraklarında birlikleri var ve Esed’in devrilmesi, yerine Şâra’nın gelmesi sürecinde ABD ile birlikte belirleyici rol oynamış durumda.

Türkiye, Suriye’nin kendisi için bir “güvenlik sorunu” olmasını istemiyor, kabul etmiyor ve Öcalan’ın orada bulunmasından, PKK’nın faaliyetlerinden olumsuz etkilenmemek için uzun zamandır müdahil durumda. Uzun zamandır derken, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması da Türkiye’nin müdahale tehdidi ile gerçekleşti.

ABD, İŞID’la mücadele gerekçesi çerçevesinde Suriye’nin Kuzeydoğusunda silâhlı bir yapılanmaya vücut verdi. Türkiye bundan hep rahatsız oldu. Amerika ile ilişkileri gerginleşti. Türkiye bu ABD tavrını “müttefiklik”le bağdaşır bulmadığını her ortamda dile getirdi.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adıyla oluşan ABD üretimi bu yapı içinde Araplar ya da farklı etnik unsurlar da vardı ama ana gövdeyi YPG-PYD adıyla, Kandil bağlantılı Kürt milisleri oluşturuyor ve bu yapı, 2011 sonrasının çalkantılı döneminde petrol kuyuları ve sınır kontrolü dahil yüzde 30-35’lik bir alanı kontrol ediyordu.

Yeni Suriye yapılanmasında Türkiye bir etkinlik kazandı. Bu dönem, Türkiye’de de “Terörsüz Türkiye” ana başlığı ile PKK’nın tasfiye sürecinin başladığı dönemdi. PKK’nın misyonunun bittiğinin bizzat örgüt kurucusu Öcalan tarafından açıklandığı bir dönemdi bu aynı zamanda.

 

 

 

Bahçeli’nin Öcalan’ın “kurucu önderlik” pozisyonu ile PKK’yı feshe çağırdığı dönem. Öyle bir süreç başladı nitekim.

Suriye işi tam da bu sürece denk geliyor.

Türkiye’de terör örgütü kendini feshedip, misyon kaybını ilân ederken, Suriye’deki uzantısı statü mü elde edecek? “Statü” yani “Etnik bir aidiyet adına kollektif haklar…”

Tabii ki herkesin zihninde Amerika’nın SDG’nin eline verdiği silâhların ne olacağı sorusu her zaman vardı. Şam’da bir devlet olacaksa, o ülkenin bir yanında kontrol edemeyeceği bir silâhlı yapıya, orduya, nasıl izin verirdi? Orada fiili bir yapı kurmuş olmak, Başkenti Şam olan bir bütünleşik devletin kabul edebileceği bir şey miydi?

Türkiye, buradan da tanıdığımız söylemlerle tavrını net olarak seslendiriyordu: Tek devlet, tek vatan, tek ordu. Suriye için “Tek millet” var mıydı, sanki yoktu. Sanki orada Kürtler, “Suriye Arap Cumhuriyeti” levhası içinde “Tek millet harmanlaması” ile ifade edilmemişti. Bu da Suriye’deki Kürt varlığının tanınması boyutu idi. Ama ayrı ordu, ayrı coğrafya… bunlar gündem dışı idi.

18 Ocak mutabakatı sanki Türkiye’nin de zımni katkısı ile böyle biçimlendi. Dışişleri Bakanı Fidan, Milli Savunma Bakanı Güler pozitif baktı 18 Ocak Mutabakatına…

Ancak aradan 12 gün gibi bir süre geçti ve bu defa 30 Ocak’ta yeni bir mutabakat metni ortaya çıktı. Bu metinde, SDG’ye 4 şehirde 4 tümenlik bir askeri birlik hakkı tanınıyor, Genelkurmay Başkanı yardımcısının Kürtlerden olması not ediliyor, bazı şehirlerde de Kürt sivil yönetimi – iç güvenlik birimi oluşturulacağı kaydediliyordu.

30 Ocak Mutabakatına Şam yönetimi de SDG de imza attı. Türkiye’de DEM adına meselâ Tuncer Bakırhan “Rojava zarferi” tanımlaması yaptı buna.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise mutabakat üzerine “Suriye’nin kuzeyindeki sorunun kan dökülmeden tek ordu, tek devlet ve tek Suriye temelinde çözülmesi çok önemlidir” cümlesini kurdu. İttifak ortağı Bahçeli’nin bakışında ise 30 ocak mutabakatı, “Suriye’de devlet içinde devletin olmayacağı, paralel bir ordunun hayalden ibaret kalacağı netleşmiştir şeklinde okunuyordu. Bu durumda Erdoğan’a ve Bahçeli’ye göre 30 Ocak mutabakatı “Tek ordu” hedefine uygun muydu? Yarın DEM, Türkiye’de de benzeri bir talepte bulunursa bu bizim “Tek ordu” anlayışımıza uygun düşecek miydi?

30 Ocak Mutabakatı üzerine Dışişleri Bakanı Fidan’ın ve Milli Savunma Bakanı’nın değerlendirmesine henüz rastlamadım. Ben, “18 Ocak mutabakatı”na açıkça sahiplenen her iki bakanın daha öncesinde ifadelendirdikleri Suriye perspektifinin “30 Ocak Mutabakatı”ndan farklı olduğu izlenimine sahibim. Soru şu: Acaba bu 12 günlük sürede hangi iradeler devreye girdi de, Irak’tan sonra Irak’taki kadar olmasa bile Suriye’de de “kollektif haklar” çizgisi ete kemiğe büründü?

Türkiye’de de tartışma, Kürtlerin bireysel haklarının sonuna kadar gözetilmesi, ama diğer vatandaşlarla birlikte gözetilmesi, özel bir “Etnik hukuk” oluşmaması ekseninde yürüyor. Lozan’dan beri şekillenen sistem planında Kürtler azınlık kabul edilmemiş çünkü. Kürtlere yönelik Kürt olmaktan kaynaklanan hukuk ihlâlleri olmuşsa -ki olmuştur- bu, o ihlâli yapanın suçu olarak görülmeli ve ihlâli yapan cezalandırılmalı… Türklüğü bir “etnisite” olarak gören anlayış da problemli ve orada da bir restorasyon gerekli.

Ama yeniden “30 Ocak mutakatı”na dönersek, onun sıkıntılarını hissedecek Türkiye ve “DEM’in zafer çığlıkları” içerde devam eden süreç için de sancı kaynağı olacak.

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.