Sorun başka yerde
CHP’de şu anda yaşananlar, konjonktürel olarak siyasi gidişiyle, özüyle ilgilidir; buna hiç şüphe yok. Ancak ortada, iktidar ve yargının “marifeti” kadar CHP’nin iç “marifeti” de olduğu muhakkak.
Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanlığı’na oturarak parti adına, bir bakıma, anayasayı ihlal eden kararı kabul etmiş oldu.
Böylece sorun, muhalefetin sorunu hâline döndü.
Türkiye’nin ana meselesinin muhalefet sorunu olduğunu düşünen çok kişi bulunur.
Yıllar yılı kendisini devlet yerine koymuş, ideolojik krizlerden beslenmiş, ülke politikasına hemen hiçbir katkıda bulunmamış bir muhalefettir bu.
Büyük resim bugün de değişmiş değil.
O zaman soru da yıllardır değişmiyor: Muhalefet, sol ya da sosyal demokrasi ne zaman belini doğrultacak, ne zaman Türk siyasetine giriş yapacak?
Uzun süre iç kavgalarını, siyaset meydanında vereceği mücadeleden daha önemli gören, derin siyasetsizliğini rejim bekçiliğiyle örtmeye çalışan bir CHP oldu.
Bugün yaşanan malum.
İçte siyaset o denli karmaşık ki CHP’de dışa karşı siyasete, Türkiye siyasetine adeta yer yok.
Hak ihlalleri, anayasa ihlali ya da siyasi iktidar eleştirisi gibi odak sorunlar üzerine kurulu politikaların artık tek başlarına böyle bir girişi, böyle bir duruşu taşıyabilmeleri mümkün değil.
Daha önce defaatle yazdığımı tekrar etmek isterim.
Solun önünde aşması gereken “iki büyük siyasi zihniyet meselesi” var.
Bunlardan ilki, “demokrasinin sadece karar mekanizmalarını oluşturmaya, meşru kararlar üretmeye yarayan, hukuk ve kural dünyasının içine sıkıştırılmış, formel özgürlüklerin çerçevesini belirleyen bir prosedür olduğu takıntısı”ndan vazgeçmektir.
Başka bir deyişle, demokrasinin toplum-siyaset bağlarını oluşturan temel bir tavır olduğunu, bir siyasi varoluş ve eylem çerçevesine işaret ettiğini keşfetmektir.
İkinci sorun ise bunun yapılabilmesi, toplum-siyaset bağının kurulabilmesi için “sol zihniyetin kendi tasavvur ettiğinin dışında, onunla kesişmeyen bir toplumun varlığını kabul etmesi”dir.
Başka bir deyişle, toplumla kavga etmek, var olanı reddetmek üzerine kurulu ve böyle olduğu oranda siyasetsizliğe mahkûm bir tutumu terk etmektir.
Sol bunu yapabilir mi? Ya da böyle bir sorgulama sürecinden geçebilir mi?
Pek zor...
Yine de bu niyet içinde olanlara hatırlatılması gereken birkaç husus var.
Siyaset, neyin yapılacağı kadar bunların neden ve nasıl yapılabileceğinin kamuoyuna anlatılmasıdır. Siyaset, sisteme yönelik değişikliklerin, sisteme ait değerler içinden üretilecek araçlarla, bu araçların sağladığı meşruiyet ve katılım üzerinden gerçekleştirilmesi faaliyetidir.
AK Parti ve Tayyip Erdoğan’ı iktidara getiren, aslında bu mekanizmadır.
Siyaset algısını “refleksif ve sınıfsal tepkiler” üzerine oturtan önemli bir seçmen kitlesi var Türkiye’de.
“Sahicilik, halktan olma, ezilmişliğin ve sıradanlığın temsili, haksızlık ve adaletsizlik merkezli tepkiler”, özellikle düşük gelirli kesimlerde ve orta sınıflarda siyasi tercihleri ve davranışları kuşatan, yönlendiren önemli girdilerdir.
Ancak görülmesi gereken hayati nokta, bu “sınıfsal tutum unsurlarının daha çok sembolik ögelerle şekillenmesi”dir; “simgesellik üzerine kurulu sınıfsal yakınlıkların varlığı”dır.
Bu noktada, belirli projelere dayalı politik ve ideolojik görüşlerin belirleyiciliğinden çok, “simgelerin, simgesel algıların; kültür ve ekonomiyi ya da eziklik ve faydayı üst üste oturtan belirleyiciliği” ön plandadır.
Son yıllarda inanç merkezli siyaset tartışmaları ya da kimlikler üstüne kurulu yasak-özgürlük tartışmaları, bu kesimlerde kültürel olanı ve popüler olanı siyasileştirmiş; özgürlük yandaşlığını ve yasak karşıtlığını ön plana çıkarmış durumdadır.
Bunları görmeden, anlamadan ve yönetmeye talip olmadan Türkiye’de siyaset yapmaya kalkışılmasının hiçbir anlamı olmaz.


