
Silahın Vesayeti, Siyasetin İmkânı
Modern siyasal düşüncede meşruiyet, “zorun” değil, rızanın ve hukukun ürünüdür. Silahlı örgütler, kendilerini genellikle “hak mücadelesi”nin temsilcisi olarak sunarlar. Hak dediğimiz şey zorla dayatılarak değil, rıza ve hukuk zemininde anlam kazanır.
Şiddetin farklı tonlarıyla yoğrulmuş bir ülkenin vatandaşlarıyız. Onca acıya, yıkıma ve kayba rağmen şiddeti konuşmaktan kaçınıyor ve etrafından dolaşmayı tercih ediyoruz. Oysa bu çekingenliğin ve ürkek suskunluğun bizi çıkmaza sürüklediği açık. Son günlerde yaşananlar, konuşmayı ertelemenin değil, doğrudan ve cesur biçimde tartışmanın zorunlu olduğunu bir kez daha gösteriyor. Toplumların yönünü belirleyen unsur güç değil, meşruiyettir. Mesele, silahın mı, siyasetin mi belirleyici olacağıyla ilgilidir.
Hepimiz biliyoruz ki silahlı örgütler meşruiyetlerini toplumun rızasından değil, silahtan alır. Siyaset ise gücünü silahtan değil, toplumsal rızadan alır. Silah siyasetin yerine geçtiğinde, toplum konuşmaz, konuşamaz. Oysa toplum, homojen bir bütün değil, farklı kimliklerin, sınıfların, taleplerin ve siyasal eğilimlerin bir arada var olduğu çoğul bir alandır. Asıl tahribat, çoğulculuğun bastırılması ve toplumun tek bir ideolojik çerçeveye sıkıştırılmasıdır. Böylece toplum, kendi içindeki farklılıklarıyla konuşabilen bir siyasal özne olmaktan çıkar ve silahlı aktörlerin temsil iddiasına mahkûm edilen bir kitleye dönüşür. Türkiye’de bu gerçeği teorik olarak değil, acı tecrübelerle öğrendi. Hatta bu durumun bedelini kimin ödediğini de aslında hepimiz biliyoruz. O zaman hep birlikte ve yüksek sesle, “silahın gölgesi altında siyasetin imkânı ortadan kalkar” diyebilmeliyiz.
Silahlı örgütlerin varlığı yalnızca devletle örgüt arasındaki bir çatışma değildir. Bu mücadele, şiddetle siyaset, korkuyla hak ve vesayetle özgürlük arasında yaşanan daha derin bir gerilimdir. Bunun nedeni, silahlı örgütlerin devletten ziyade, topluma karşı silahlı tahakküm kurma konusundaki arzularıdır. Halbuki toplumu temsil etme iddiası, o toplumu silahın doğrudan hedefi haline getirmeyi ya da şiddetin dolaylı sonuçlarına mahkûm etmeyi meşru kılamaz.
Bu açık gerçeklerle birlikte, bazen sorunun kaynağı yalnızca silahlı örgütler olmayabilir. Onlara karşı geliştirilen siyasetin eksikliği daha büyük bir sorun haline gelir. Silahlı tahakkümün en görünür sonuçlarından biri, siyasal partilerin ve sivil aktörlerin hareket alanının daralmasıdır. Bir tarafta, terör atmosferinin beslediği devletin güvenlikçi refleksleri, diğer tarafta silahlı örgütlerin baskısı arasında sıkışan siyasal alan. Bu ikili baskı, özgür siyaseti imkânsız kılar. Bu çıkmazdan, gerçek anlamda bir temsiliyet üretmek mümkün değil. Bu atmosferde kimi siyasal partiler, toplumsal taleplerin sesi olmaktan çıkar, silahlı çatışmanın çizdiği sınırlar içinde konuşan yapılara dönüşür. Sonuçta güçlenen siyaset değil, şiddetin etkisidir. Bu nedenle birçok siyasal tartışma, gerçek anlamda ve özgür bir zeminde değil, silahlı aktörlerin belirlediği sınırlar içinde yürütülür. Bu sınırlar, kimi zaman doğrudan şiddetle, kimi zaman askerî kontrolle, kimi zaman da “temsil” iddiasıyla çizilmektedir.
Şiddetin Meşruiyet İddiası
Öncelikle şunu ifade edeyim: Modern siyasal düşüncede meşruiyet, “zorun” değil, rızanın ve hukukun ürünüdür. Silahlı örgütler, kendilerini genellikle “hak mücadelesi”nin temsilcisi olarak sunarlar. Hak dediğimiz şey zorla dayatılarak değil, rıza ve hukuk zemininde anlam kazanır. Bu nedenle hak, silahın değil, kamusal mutabakatın alanına aittir. Silah, hak üretmez, sadece itaat üretir. İtaatin hâkim olduğu bir yerde ise özgürlükten değil, tahakkümden söz edilebilir. Bu arada korku üzerine kurulan düzen, ne kadar ideolojik söylemle süslenirse süslensin, meşru bir siyasal alan oluşturamaz. Zaten şiddetin en büyük çelişkisi de burada ortaya çıkar. Bu tür durumlarda sıkça dile getirilen ‘başka yol yoktu’ itirazının varlığını da biliyoruz. Aslında bu itiraz çoğunlukla şiddetin kalıcılaşmasını meşrulaştırmak için kullanılır.
Kendini “özgürlük” adına var eden bir yapı, özgürlüğün en temel şartı olan ifade özgürlüğünü kısıtlar, örgütlenme hakkını teke indirger, çoğulculuğu yok eder ve her faaliyeti kendi penceresinden biçimlendirir. Çünkü silah, sadece devlete değil, farklı fikirlere, seslere ve toplumun kendi içindeki çeşitliliğe de yönelir. Sonuçta bedel bir şekilde ödenir ama en ağır yük, yine toplumun sırtına biner. Toplumu kendi ideolojik projelerinin nesnesine dönüştürürler. Türkiye’nin yaşadığı deneyim de tam olarak budur.
Toplumun Rehin Alınması
Silahlı örgütlerin neden olduğu en ağır tahribat, çoğu zaman görünmez. Bu tahribat, bombalarla yıkılan binalardan değil, bastırılan siyasal imkânlardan oluşur. Çünkü siyasal imkânların yok edilmesi, fiziksel yıkımdan daha kalıcıdır. Türkiye deneyimi de bize gösterdi ki, silahlı yapıların varlığı, sadece devlete karşı yürütülen terör faaliyeti değildir. Bu, siyasal alanı görünmez biçimde kontrol eden bir iktidar pratiğidir. PKK’nın geçmişte kurduğu şiddet düzeninin, öncelikle bölgede alternatif siyasal aktörleri ortadan kaldırdığını, sonrasında da yeni ve farklı aktörlerin ortaya çıkmasının fiilen imkânsız hale getirildiğini hatırlayalım. Benzer şekilde Suriye’de SDG’nin silahlı kontrolü de yalnızca coğrafi hâkimiyet değil, siyasal temsilin tekelleştirilmesiydi. Bu koşullarda siyaset, özgür bir alan olmaktan çıkar, silahlı gücün çizdiği sınırlar içinde var olur. Bunu özellikle 90’lı yılların bölge deneyiminde açık biçimde gördük.
Peki, bu durumun bedelini en çok kim öder? Bu durum herkesi etkiliyor, özellikle de örgütün adına konuştuğunu iddia ettiği insanları. Çünkü silah, onların haklarını güçlendirmek yerine, onları sürekli bir güvenlik paradigması içine hapseder. Böylece toplumsal talepler, meşru siyasal kanallar yerine, askerî ve güvenlikçi dilin konusu haline gelir. Bu noktada acı bir paradoks ortaya çıkar ve örgüt mücadele ettiğini iddia ettiği düzenin yeniden üretilmesine katkıda bulunur. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki terör, güvenlikçi eğilimleri zayıflatmaz, aksine bu eğilimlerin meşrulaştırılması için kullanılır.
Örgüt Mantığı ile Demokratik Siyasetin Çatışması
Örgütçülük, doğası gereği hiyerarşik ve kapalı bir yapıdır. Demokrasi ise açık, çoğulcu ve müzakereye dayalıdır. Bu nedenle örgüt mantığı ile demokrasi, sadece farklı değil, birbirini dışlayan iki siyasal akıldır. Dolayısıyla bu iki mantık arasında yapısal gerilim vardır. Çünkü örgüt, yalnızca silahlı bir yapı değil, aynı zamanda siyasal bir modeldir. Önerdiği model ise silahın gölgesinde tek ideoloji, tek liderlik, tek temsil iddiasıdır. Türkiye örneği bahsettiğim durumun en somut halidir.
İşte bu model, demokratik siyasetin temel ilkelerinin tümünü reddeder. Çünkü hiç kimse, hiçbir yapı, hiçbir ideoloji toplumu tek başına temsil edemez. Hatta silahlı örgütlerin varlığı, toplumun kendi içindeki farklılıkları bastırır. Farklı düşünmek, eleştirmek, alternatif siyasal yol önermek, “ihanet” olarak damgalanır. Böylece örgüt, sadece devlete karşı değil, topluma karşı da bir iktidar kurar ve toplumu siyasal özne olmaktan çıkarıp zorla ‘disipline’ edilen kitleye dönüştürür.
Elbette tarih, bazı hak mücadelelerinin şiddetle başladığı örneklerden bahseder. Ancak bu tür örnekler genellikle sömürgecilik ve mutlak dışlanma koşullarında ortaya çıkan istisnai durumlardır. Ortak özellikleri ise şiddetin kalıcı siyasal düzen kurması değil, geçici kırılma oluşturmakta etkili olmasıdır. Tarih, bunu defalarca gösterdi. Burada temel soru toplum, kendi geleceğini silahlı aktörlerin stratejik hesaplarına mı bırakacak, yoksa siyasal aklın ve demokratik mücadelenin alanını mı genişletecek? Bu soru, sadece devletin değil, toplumun da sorumluluğudur. Çünkü silaha teslim olmak, siyasal iflas anlamına gelir.
Örgütlerin Değil Toplumun Siyaseti
Bu noktada asıl soru, silahlı yapıların yerine neyin konulacağıdır. Silahsız siyasetin mümkün olabilmesi, yalnızca örgütlerin zayıflamasıyla değil, siyasal temsil kanallarının genişlemesiyle, yerel aktörlerin güçlenmesiyle ve toplumsal taleplerin meşru siyasal mekanizmalar içinde ifade edilebilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Aksi halde silahın oluşturduğu boşluk, daha demokratik bir siyasetle değil, yeni vesayet biçimleriyle doldurulabilir. Dünyadaki deneyimler gösteriyor ki, örgütlerin kurduğu düzen ne özgürlük üretir ne de adalet. Sonuç, bitmeyen bir çatışma ve işlevini yitiren siyaset. Bu durum siyaseti rehin alır, toplumu susturur ve farklılıkları bastırır. Dolayısıyla yapılması gereken, bu dayatmaya itiraz etmektir.
Toplumun haklarını korumak, silaha ve teröre karşı ilkesel tutum almayı gerektirir. Çünkü silah/terör, hangi ideoloji adına kullanılırsa kullanılsın, sonunda siyaseti boğar, toplumsal çoğulculuğu ortadan kaldırır ve hakları aşındırır. Silahlı örgütler, çoğu zaman devletlere karşı mücadele ettiklerini iddia ederler. Fakat pratikte toplum üzerinde yeni bir vesayet biçimi oluştururlar. Kurulan silahlı tahakkümün sınırlarını da örgüt belirler. Yani bu tür denklemlerde, örgüt dışı bir olasılık söz konusu değildir.
Asıl konu hangi yolun daha meşru ve hukuka daha uygun olduğudur. Ve bu yol, silahın/terörün değil, sözün ve siyasetin yoludur. Çünkü öteki yol, sadece daha fazla şiddet, daha fazla parçalanma ve daha derin siyasal çoraklaşmadır. Yıllardır bu durumu görüyoruz, yaşıyoruz ve artık bunu tartışmanın zamanıdır. Unutulmamalıdır ki toplumun özgürlüğü, silahlı aktörlerin gücüyle değil, örgütlerin dayatmalarına da itiraz edebilen özgür siyasetin varlığıyla ölçülür. Çünkü gerçek özgürlüğün, silahın gölgesinde değil, sözün, siyasetin ve tartışmanın mümkün olduğu alanlarda filizlendiğini biliyoruz. Kısacası, sivil siyasetin belirleyici olduğu bir gelecek için ortak bir irade üretmek zorundayız. Bu iradenin nasıl üretileceği hâlâ açık bir soru. Ancak bu soruya cevap üretmek, artık bir tercih değil, tarihsel bir sorumluluk.


HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.