1. HABERLER

  2. EDEBİYAT DEFTERİ

  3. DÜŞÜNCE - YORUM - ANALİZ

  4. Epstein’ı Mümkün Kılan Dünya
Epstein’ı Mümkün Kılan Dünya

Epstein’ı Mümkün Kılan Dünya

Epstein vakası bireysel bir sapkınlığın ya da münferit bir suç ağının ötesinde, modern dünyanın yapısal kör noktalarını açığa çıkaran bir semptomdur. Bu vakayı yalnızca “ahlaksız bir adam” anlatısına indirgemek, sorunun esas kaynağını görünmez kılar. Epst

A+A-

Sadık Şanlı - Perspektif

İngiliz tarihçi ve düşünür Lord Acton, 5 Nisan 1887’de, dönemin saygın din adamı ve tarihçilerinden Mandell Creighton’a kısa ama sarsıcı bir mektup yazar. Mektubun amacı; Creighton’ın “tarih yazımında kralların, papaların ve büyük iktidar sahiplerinin ‘dönemin zorunlulukları’ dikkate alınarak daha yumuşak yargılanması gerektiğini” savunmasına bir eleştiri yöneltmektir. Zira Acton, bu yaklaşımı ahlaki bir sapma olarak görür ve itirazını tek bir cümlede billurlaştırır: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak biçimde yozlaştırır.”

Acton’ın itirazı nettir: “İktidar, insanı mazur kılmaz, hatta daha sorumlu kılar. Güç sahibi olanlar, sıradan insanlardan daha az değil, daha fazla hesap vermelidir. Tarihçinin görevi ise güçlü olanı mazur görmek değil, onu daha sert bir etik süzgeçten geçirmektir.”

Jeffrey Epstein vakası, bu uyarının modern dünyadaki yankısıdır. 

Epstein vakasında mesele yalnızca güç değildir. Asıl belirleyici olan, denetimsiz güç, elit ağlar ve dokunulmazlık bileşiminden oluşan ekosistemdir. Epstein salt güçlü olduğu için değil, gücün hesap sorulamaz olduğu alanlarda hareket edebildiği için var olmuştur. Bu nedenle tartışma bireysel ahlaksızlıktan çok, yapısal bir soruya dayanır: Sorun gücün varlığı mı, yoksa gücün ahlaktan azade kılındığı alanlar mıdır?

Epstein vakası bireysel bir sapkınlığın ya da münferit bir suç ağının ötesinde, modern dünyanın yapısal kör noktalarını açığa çıkaran bir semptomdur. Bu vakayı yalnızca “ahlaksız bir adam” anlatısına indirgemek, sorunun esas kaynağını görünmez kılar. Epstein’ı mümkün kılan durum, bir kişinin karanlığı değil, ahlaki düşünmenin kurumsal olarak askıya alındığı, karanlığın sistematik biçimde tolere edildiği bir dünyadır. Bu dünya; güç ve iktidar sahiplerinin hesap vermediği, maddi gücün meşruiyet ürettiği ve bilginin ahlaktan koparıldığı bir düzendir. Aynı zamanda çok katmanlı, çok uluslu ve aktörlü bu düzenin yapısal kör noktalarına ışık tutmadan, bu semptomun ne doğru biçimde anlamlandırılması ne de tedavi edilmesi mümkündür, tekrarının önüne geçilmesi ise hiç mümkün değildir.

Elit Ağlar, Dokunulmazlık Kültürü ve Ahlakın Askıya Alınışı

Modern kapitalist sistemde para yalnızca bir değişim aracı değildir, aynı zamanda bir ahlak muafiyeti üretir. Yüksek servet, bireyi hukukun üstüne çıkarmasa bile hukukun etrafından dolaşabileceği ağlara erişim sağlar. Epstein’ın hikâyesi, zenginliğin nasıl bir ‘koruyucu kalkan’ işlevi gördüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Finans, hayırseverlik, akademik bağışlar ve kültürel sponsorluklar… Sermayeyi yalnızca büyütmez, aynı zamanda onu sembolik olarak arındırır.

Burada mesele “kirli paranın” varlığı değil, temizlenme mekanizmalarının toplumsal olarak meşru kabul edilmesidir. Bağış yapan, fonlayan, destekleyen figür çoğu zaman sorgulanmaz. Çünkü modern dünyada iyilik niyetle değil, sermaye akışıyla ölçülür. Böylece para, etik soruları askıya alan bir geçiş vizesine dönüşür.

Epstein etrafında oluşan ağın en dikkat çekici özelliklerinden biri, bu yapının yalnızca siyaset ve finans dünyasıyla sınırlı kalmaması, sivil toplum, vakıf, sanat, teknoloji ve küresel hayırseverlik alanlarına doğru genişlemesidir. Bu alanlar, modern dünyada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki meşruiyet üreten sahalardır. Tam da bu nedenle, burada kurulan ilişkiler sıradan güç ağlarından farklı bir koruma zırhına sahiptir.

Modern dünyada “iyilik”, yalnızca etik bir niyet değil, finanse edilen, kurumsallaştırılan ve vitrini olan bir faaliyettir. Büyük vakıflar, küresel STK’lar ve hayırseverlik ağları, yalnızca yardım dağıtmaz, aynı zamanda aktörlerine ahlaki dokunulmazlık sağlar. Bu dokunulmazlık hukuki bir bağışıklık değil, çok daha etkili sembolik bir korumadır. Çünkü iyilikle ilişkilendirilen aktörler, otomatik olarak ‘sorgulanmaması gerekenler’ kategorisine yerleştirilir.

Bu noktada mesele, bireylerin iyi ya da kötü olması değildir. Asıl sorun, iyiliğin bir tür krediye dönüşmesidir. Toplumsal algıda, yeterince bağış yapan, yeterince fon sağlayan ya da yeterince ‘doğru’ alanlara temas eden aktörlerin, başka sorulara muhatap edilmemesi gerektiği varsayılır. Böylece iyilik, ahlaki bir ölçüt olmaktan çıkar, eleştiriye karşı bir kalkan haline gelir.

Epstein vakasında bu mekanizma özellikle belirgindir. Sivil toplum dünyasıyla temas, ağı yalnızca genişletmemiş, onu etik olarak da aklamıştır. Aynı durum sanat dünyasında da görülür. Sanat özgürlük ve eleştiriyle özdeşleştirilirken, pratikte çoğu zaman güçlü aktörlerin meşruiyet vitrini haline gelir. Sergiler, koleksiyonlar, bağışlar, müzeler ve kültürel projeler yalnızca estetik değil, ahlaki prestij üretir. Bu prestij, ekonomik ve teknolojik alanlardaki güçle birleştiğinde, sorgulanması giderek zorlaşan bir bütün oluşturur.

Teknoloji ve ekonomi dünyası ise bu yapının rasyonel yüzünü temsil eder. Yenilik, ilerleme ve çözüm üretme söylemi gücün hangi bağlamlarda, kimler adına kullanıldığını görünmez kılar. ‘Daha büyük fayda’ anlatısı, tekil mağduriyetleri tali kılarak, sistemi ahlaki bir tartışmanın dışına iter. Böylece güç, kendisini yalnızca etkili değil, zorunlu ve kaçınılmaz olarak sunar.

Bu çerçevede Epstein etrafında oluşan ağ, yalnızca suçla değil, iyilikle, kültürle ve ilerleme söylemiyle çevrelenmiş bir alanda var olabilmiştir. Dokunulmayan isimler meselesi, bireysel ayrıcalıklardan çok, bu sembolik koruma katmanlarının sonucudur. İyiliğin finansmanı, burada yalnızca yardım üretmez, aynı zamanda sorgulanamazlık üretir.

Epstein vakasında elit ağların diğer başlıca ayakları arasında yer alan siyaset, bürokrasi ve istihbarat çevreleri de sistemin nasıl çalıştığını gösteren çarpıcı birer örnektir.  Bu çevreler görünürde birbirinden ayrı alanlar olsa da, gerçekte ortak bir kapalı devre ekosistemi oluştururlar. Bu ekosistemde bireyler değil, ilişkiler korunurlar. Bir düğüm düşerse, ağ zarar görür. Bu yüzden düğüm, mümkün olduğunca sessiz bir biçimde izole edilir ya da görünmez kılınır.

Bu durum, modern demokrasilerin temel iddiasıyla çelişir. Hukuk önünde eşitlik, teorik bir ilke olarak varlığını sürdürürken, pratikte yerini ilişkisel esnekliğe bırakır. Daha sarih bir ifadeyle, Epstein hukukun dışında değil, hukukun ilişkilerle esnetildiği bir alanın içindedir. Epstein’ın yıllar boyunca açıkça bilinen faaliyetlerine rağmen sistem dışına itilmemesi, bu dokunulmazlık kültürünün sonucudur. Tam da bu noktada sorulması gereken daha gerçek ve kapsamlı soru ise şudur: Korunan kimdir? Epstein mı, yoksa onun temas ettiği yapı mı?

Örgütlü Sessizliğin İnşası ve Normalleşmiş Suçun Bürokrasisi

Bu noktada Romalı tarihçi Tacitus’un tespiti açıklayıcıdır. Tacitus, “tiranlık dönemlerinde suçun değil, sessizliğin arttığını” yazar. Suç işlenir, fakat asıl belirleyici olan, suç karşısında oluşan elit (Romalı senatörlerin) suskunluğudur. Epstein vakasında da mesele, suçun yokluğu değil, suç karşısında örgütlenen sessizliktir.

Bu bağlamda sessizlikle birlikte gelen en büyük ahlaki çöküş, suçun etrafında oluşan normalleşme alanıdır. Epstein’ı mümkün kılan şey, şeytani bir deha değil, ahlaki düşünmenin kurumsal olarak askıya alınmasıdır. Zira suç gizli olduğu için değil, bilindiği halde tolere edildiği için süreklilik kazanmıştır.

Bu mekanizma, çağdaş bürokratik sistemlerin en tehlikeli özelliğini açığa çıkarır: Bilgi ile eylem arasındaki mesafenin bilinçli olarak korunması. Kurumlar “bilmiyorduk” demektense, daha sofistike bir savunma geliştirirler: “Biliyorduk, ama yetkimiz yoktu.”

Bu yapının çarpıcı örneklerinden biri, İngiltere’de televizyon yıldızı Jimmy Savile vakasıdır. Savile, onlarca yıl boyunca çocuklara yönelik sistematik istismarlarda bulunmuş, ölümünden sonra yayımlanan resmî raporlar, BBC iç denetimleri, polis kayıtları ve siyasi çevrelerin bilgisi dâhilinde bu suçların bilindiğini ortaya koymuştur. Buna rağmen sistem harekete geçmemiştir. Soruşturma raporlarında yer alan ifade çarpıcıdır: “Biliniyordu, fakat harekete geçilmedi.”

Epstein vakası için de durum aynıdır. Burada suç gizlilikte değil, açık bilginin askıya alınmasındadır. Zira, Epstein bir sır değildi ancak görmezden gelinmesi bir tercihti.

Benzer bir örnek, 1975 yılında ABD Senatosunda kurulan Church Committee soruşturmasında da görülür. CIA’in yasa dışı faaliyetlerini araştıran komite önünde, dönemin CIA Direktörü William Colby şu minvalde ifade verir: “Bazı şeyler biliniyordu. Sorun bilgi değil, yetkilendirmeydi.”

Bu ifade, modern bürokrasinin ahlaki kaçış kapısını kristalize eder: Bilmek sorumluluk doğurmaz, sorumluluk ancak yetkiyle başlar. Böylece ahlak, bireysel bir yükümlülük olmaktan çıkarılıp prosedürlerin arasına sıkıştırılır.

Bu noktada Kant’ın uyarısı anlam kazanır: “Kötülük çoğu zaman kör bir dürtünün değil, bilinçli bir tercihin sonucudur.” İnsan, eylemini rasyonelleştirdiği ölçüde, onu ahlaki bir sorun olmaktan çıkarır. Epstein vakasında kötülük, tam da bu rasyonellik sayesinde sıradanlaşmıştır.

Bilginin Ahlaktan Kopuşu

Sorunun bir diğer ayağı, Epstein’ın akademik ve entelektüel çevrelerle kurduğu ilişkilerdir. Bu ilişkiler, modern bilginin ahlaki zemininden nasıl koptuğunu göstermesi açısından çarpıcıdır. Zira bilim ve düşünce üretimi giderek fon bağımlısı hale gelmiş, bilginin içeriği değil, finansmanı ‘meşrulaştırıcı unsur’a dönüşmüştür.

Bu noktada ‘bilimsel özgürlük’, çoğu zaman ahlaki sorumluluktan kaçışın sofistike bir gerekçesine dönüşür. Epstein vakası, bilginin tarafsızlığı iddiasının güç ilişkileri karşısında ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serer.

Bu kırılganlık ya da kopuş, bilginin tamamen ‘yanlış’ ya da ‘sahte’ olmasıyla ilgili değildir. Aksine, son derece sofistike, teknik olarak kusursuz ve metodolojik açıdan tutarlı bilgi üretimleri söz konusu olabilir. Ancak buradaki asıl sorun, bu bilginin etik bir bağlama yerleştirilmemesidir. Bilgi, ‘neye hizmet ettiği’ sorusundan azade kılındığında, ahlaki bir özne olmaktan çıkar, yönetilebilir bir enstrümana dönüşür.

Bu noktada bilgi, güce karşı eleştirel bir konumda değil, güçle uyumlu bir pozisyonda durur. Çünkü ahlaki bir çerçeveden yoksun bilgi, kendisini kimin kullandığıyla ilgilenmez. Kime fayda sağladığı kadar, kime zarar verdiği de ikincil hale gelir. Böylece bilgi, etik bir sınır üretmek yerine, mevcut güç ilişkilerinin içine sorunsuzca eklemlenir.

Dolayısıyla, Epstein vakası ‘bilimsel özgürlük’ ve ‘bilginin tarafsızlığı’ iddiasının ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Tarafsızlık ‘ahlaki bir konum’ değil, çoğu zaman ‘ahlaki bir kaçış stratejisidir’. Bilgi, ahlaktan koptuğunda, suçun doğrudan faili olmasa bile, onun sürdürülebilirliğini sağlayan bir araca dönüşür. Ve bu dönüşüm, istisnai değil, modern bilgi rejiminin yapısal bir sonucudur.

Oysa ‘bilimsel özgürlük’ ve ‘bilginin tarafsızlığı’ sorumlulukla birlikte düşünülmediğinde, bilginin ahlaktan kopuşunu hızlandıran bir gerekçeye dönüşür. Halbuki bilim insanı, düşünür ya da uzman, ‘özgür’ olduğu ölçüde etik sorumluluktan muaf sayılır. Epstein vakasında bu mekanizma açıkça aşındırılmıştır. 

Akademik ve entelektüel çevrelerle kurulan ilişkilerde asıl mesele, bilginin içeriği değil, bu içeriğin hangi bağlamda üretildiğidir. Fon sağlayanın kim olduğu, hangi ağların parçası olduğu ya da hangi pratikleri mümkün kıldığı sorusu, çoğu zaman tali görülür. Böylece bilgi, ahlaki bir değerlendirme nesnesi olmaktan çıkar, yalnızca teknik bir başarıya indirgenir. Bu indirgeme, modern uzmanlık kültürünün temel özelliklerinden biridir. Uzmanlık, ahlaki yargıyı değil, prosedürü, yöntemi ve sonuç üretme kapasitesini esas alır. Bu sayede bilgi vicdanla değil, performans ölçütleriyle değerlendirilir. Epstein çevresinde görülen entelektüel yakınlaşmalar da bu mantık içinde rasyonelleştirilmiştir: “Araştırma yapıldı”, “fon sağlandı”, “çıktı üretildi.” Geri kalan her şey, bilginin alanı dışında bırakılmıştır.

Medya, Seçici Görünürlük ve Sistemsel İkincilleştirme

Epstein’ın yıllar boyunca sınırlı biçimde gündeme gelmesi, medyanın rolünü de sorgulamayı zorunlu kılar. Modern medya yalnızca haber aktaran bir araç değil, görünürlük ekonomisinin büyük bir parçasıdır. Bazı suçlar skandallaştırılırken, bazıları sessizce geçiştirilir. Çünkü her ifşa, yalnızca faili değil, onu çevreleyen sistemi de görünür kılar.

Epstein’ı mümkün kılan dünyada en görünmez olanlar “kurbanlardır”. Hukuki süreçler, medya anlatıları ve kamuoyu tartışmaları çoğu zaman fail(ler)in kim olduğuna, kimlerle bağlantılı olduğuna, hangi ağlara temas ettiğine odaklanır. Kurbanlar ise ya anonimleştirilir ya da istatistikleştirilir. Böylece mağduriyet, somut bir adaletsizlik olmaktan çıkar, yönetilebilir bir veri haline gelir.

Bu görünmezliğin nasıl üretildiğine dair en çarpıcı ifadelerden biri, Epstein tarafından mağdur edildiğini söyleyen Jessica Collins isimli genç bir kadının, 3 Eylül 2019 tarihinde kayda aldığı videoda yer alır. Kendisini adıyla ve yaşadığı yerle (Virginia) tanıtan bu mağdur, “Gerçek bir kurban” olduğunu özellikle vurgular ve neden medyada yer almadığını şu sözlerle açıklar: “Ben Jeffrey Epstein’ın gerçek bir kurbanıyım. Beni haberlerde görmemenizin sebebi tam da gerçek bir kurban olmam. Gerçek kurbanlar, ne güçlü avukatlar tarafından temsil edilir ne de haber değeri taşıyan anlatıların parçası haline getirilir.” Zira onlar, sistem açısından konuşması istenmeyen, hikâyesi yönetilemeyen seslerdir.

Benzer bir kayıtta, yapacağı açıklamaların kendisini hedef haline getirebileceğini belirten ve herhangi bir intihar eğilimi bulunmadığını özellikle not düşen bir başka gerçek kurban ise kendisine çarpan bir otobüsün hedefi olmuştu. Epstein dosyası etrafında, benzer şekilde kamuoyuna konuşmadan önce kendisini güvence altına almaya çalışan, buna rağmen “intihar” açıklamalarıyla anılan mağdur anlatılarının dolaşıma girmesi, bu kırılganlığın tesadüfi olmadığını düşündürür.

Burada belirleyici olan, bu iddiaların tek tek doğruluğundan ziyade, ortaya çıkan yapısal desendir: Konuşan kurban, sistem açısından bir risk unsurudur. Onun sesi çoğaldıkça, suç bireysel olmaktan çıkar; ağlar, koruma mekanizmaları ve sessizlik düzeni görünür hale gelir. Bu nedenle medya anlatısı, çoğu zaman kurbanın yaşadığını değil, yönetilebilir olanı tercih eder.

Sonuçta kurban yalnızca hukuki değil, epistemik olarak da ikincilleştirilir. Sözü zayıflatılır, deneyimi tali kılınır, varlığı istatistiğe indirgenir. Epstein vakasında medyanın seçici görünürlüğü, bu ikincilleştirmenin nasıl sistematik bir pratiğe dönüştüğünü açık biçimde ortaya koyar. Elbette bu görünmezlik rastlantısal değildir. Zira, sistemin kendisini koruma refleksinin bir sonucudur. Çünkü kurban merkeze alındığında, suç bireysel bir sapma olmaktan çıkar, yapısal bir sorumluluk alanına dönüşür. Bu nedenle modern adalet ve medya düzeni, çoğu zaman mağdurun sesini yükseltmek yerine, onu sessizleştirmeyi tercih eder. Tabiî, ortada bir kurban kaldıysa ve gözden kaybedilmediyse… 

Bu durumu anlamak için Primo Levi’nin geliştirdiği “gri bölge” kavramı aydınlatıcıdır. Levi, Boğulanlar Kurtulanlar adlı eserinde, en büyük ahlaki çöküşün yalnızca doğrudan faillerde değil, suçun etrafında oluşan ara alanlarda gerçekleştiğini söyler. Bu gri bölgede ne tam anlamıyla fail ne de açıkça masum olan aktörler vardır. Sessiz kalanlar, görmezden gelenler, “bana düşmez” diyenler bu alanın sakinleridir.

Levi’ye göre bu gri bölge büyüdükçe, kurbanın sesi silikleşir. Çünkü suç, belirli bir öznenin eylemi olmaktan çıkar, herkesin paylaştığı ama kimsenin üstlenmediği bir duruma dönüşür. Tam da bu noktada mağdur, sistem açısından rahatsız edici bir unsur haline gelir. Onun varlığı, gri bölgenin konforunu bozar.

Epstein vakasında da benzer bir mekanizma işlediğine tanıklık ediyoruz. Kurbanların anlatıları, çoğu zaman “iddia” olarak kodlanırken, buna karşılık faillerin ilişkileri, bağlantıları ve statüleri “gerçeklik” olarak kabul ediliyor. Böylece epistemik bir asimetri oluşuyor: Güçlü olanın sözü ağırlaşırken, güçsüz olanın deneyimi hafifliyor. Mağduriyet hukuki ve medyatik süreçlerde ikincil bir detay haline geliyor.

Bu ikincilleştirme, modern adalet anlayışının yapısal bir sorunudur. Adalet, her açıdan mağdurun rehabilitasyonunu öncelemek yerine, sistemin istikrarını korumaya yöneldiğinde, suç bireysel bir patoloji gibi sunuluyor. Oysa Epstein vakası, mağduriyetin tesadüfi değil, örgütlü, süreklilik arz eden ve sistem tarafından tolere edilen bir sonuç olduğunu göstermektedir.

Burada asıl sorun, kurbanların konuşmaması değil, konuşturulmamalarıdır. Sesleri bastırılmaz, daha sofistike biçimde geçersizleştirilir, geçiştirilir. Anlatıları şüpheli, travmaları öznel, talepleri “zaman aşımına uğramış” sayılır. Böylece sistem, doğrudan inkâr etmeden, mağduriyeti etkisizleştirir.

Sapkınlık-rasyonel risk ekseninde “gücün kullanımı” 

Jeffrey Epstein vakasında hâlâ yeterince sorulmayan temel bir soru vardır: Bu denli geniş bir network, bu denli görünür ve ağır suçlar barındıran eylemleri neden ve nasıl göze alabilmiştir? Bu soru, meseleyi yalnızca sapkınlık, hedonizm ya da kişisel ahlaki çöküşle açıklamanın yetersizliğini ortaya koyar. Çünkü böylesi karmaşık ve çok aktörlü bir yapıda, bireysel dürtülerden ziyade hesaplanmış bir güç kullanım mantığı devreye girer.

Burada belirleyici olan; riskin varlığı değil, kimin için risk olmadığıdır. Epstein çevresinde oluşan ağ hukuki, siyasi ve finansal açıdan kendisini kayıptan büyük ölçüde azade kılan bir yapı üretmiştir. Kaybetme ihtimali olmayan aktörler için en ağır suçlar dahi ‘yönetilebilir risk’ kategorisine girer. Tam da bu nedenle sorgulama refleksi askıya alınır. Çünkü sistem, katılımcılarına bedel ödemeyecekleri bir alan sunar.

Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Ortaya çıkan bu network etkileşimi, hangi tür bir güce tercüme edilmiştir? Burada güç, yalnızca maddi kazanç ya da bireysel çıkar anlamında değil, siyasal nüfuz, stratejik kaldıraç ve uzun vadeli etki kapasitesi olarak düşünülmelidir. Ağın ürettiği sermaye, görünür kayıpların olmadığı, sorumluluğun dağıldığı ve hesap sorma ihtimalinin zayıfladığı alanlara yönelmiştir.

Bu yapının en çarpıcı özelliği ise mağduriyetin tek yönlü olmasıdır. Ağın içindeki aktörler için kayıp neredeyse yokken, bedeli her zaman sistem dışındaki ‘harcanabilir’ bireyler öder. Bu asimetri, ağı bir tür kendini besleyen güven balonuna dönüştürür. Kimse sorgulamaz, çünkü herkes sorgulamanın maliyetinden muaf tutulmuştur.

Bu nedenle Epstein etrafında oluşan yapı, klasik anlamda bir suç organizasyonundan çok, ahlaki boyutu görünmez kılınmış bir ponzi mantığı ile çalışır. Değer, risk ve sorumluluk aşağıya doğru aktarılırken, koruma, kazanç ve dokunulmazlık yukarıda yoğunlaşır. Sistem çökmediği sürece herkes kazanıyor gibi görünür, çöktüğünde ise bedel yine aynı kesime kesilir.

Bu çerçevede Epstein vakası, bireysel sapkınlığın ötesinde, kayıp ihtimali ortadan kaldırılmış bir güç ağının nasıl işlediğini gösterir. Asıl tehlike de burada yatar: Kaybetmeyeceklerine inananlar için, ahlaki sınırlar değil, yalnızca operasyonel sınırlar vardır. 

Epstein Bir İstisna Değil, Modeldir

Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: Epstein’ı mümkün kılan dünya, yalnızca suç üreten bir dünya değildir. Aynı zamanda kurbanı görünmez kılmayı başaran, adaleti prosedürlere, vicdanı teknik gerekçelere, sorumluluğu ise belirsizliğe dağıtan bir dünyadır. Ve bu dünya var oldukça, suçun kendisi kadar, mağduriyet de sessizliğe mahkûm edilmeye devam edecektir.

Bu noktada en rahatsız edici gerçek şudur: Epstein bir sistem hatası değil, sistemin mantıksal sonucudur. Gücün yoğunlaştığı, denetimin dağıldığı ve ahlaki sınırların esnediği her yapı, benzer figürler üretmeye müsaittir. Epstein’ın ölümü ya da dosyaların kapanması bu mantığı ortadan kaldırmaz.

Bir diğer rahatsız edici gerçek ise Epstein’ın nasıl var olabildiği değil, neden bu kadar uzun süre tolere edildiğidir. Bu tolerans eşiği bireysel körlükten değil, kolektif çıkar dengelerinden beslenir. Epstein vakası, modern dünyanın ahlaki sınırlarını değil, bu sınırların kimler için askıya alındığını gösterir.

Tam da bu noktada, Epstein vakası ve içinde yer aldığı düzeni neden ciddiye almamız, olan bitene neden sessiz kalmamamız gerektiğine yönelik teolojik bir işleyişe de dikkat çekmemiz gerekiyor. Kur’an’da, her türlü sapkınlıkla başlayıp sonu helâkle bitmiş kıssalarda bir nokta dikkat çekiyor. Helâkler salt bireysel ahlâk ihlallerinin değil, ekseriyetle bu ihlallerin zulümle, zorbalıkla ve ahlakın topyekûn askıya alınmasıyla, sessizliğin kurumsallaşması ve bu durumun toplumsal düzen haline gelmesinin bir sonucu olarak da ele alınıyor. 

Bu bağlamda Epstein’ı mümkün kılan dünya, istisnai bir karanlık değil, ahlaki düşünmenin kurumsal olarak askıya alındığı, karanlığın sistematik biçimde tolere edildiği bir dünyada, gündelik olarak yeniden üretilen normalin ta kendisine dönüşmesiyle sessiz kalınmamayı, sorgulanmayı, tenkidi, kınamayı ve cezalandırılmayı en üst perdeden hak ediyor. 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.