Sürecin Hayati Eksiği: Geciken Yasa ve Hukuki Belirsizlik

Yasası olmayan bir süreç, kişilerin inisiyatifine bırakılmış bir süreçtir. Mağaralar kısmen boşaltılıp, lojistik hatlar terk edilirken örgüt kontrolündeki alanlardan yasal süreçlere geçilememesi sürecin en somut çelişkisidir.

Mehmet Emin Ekmen - Perspektif

İçinde bulunduğumuz kritik sürecin en temel eksikliği yasal düzenlemenin gecikmiş olmasıdır. Bu gecikme sadece süreci zayıflatan değil, enfekte eden bir riske dönüşmektedir. 

Örgütün feshinin ilan edildiği 2025 yılının Mayıs ayından bu yana gündemde olan “yasal düzenleme ihtiyacı”, bir öneri olmaktan çıkmış, sürecin kaderini belirleyecek zorunlu bir aşamaya dönüşmüştür. Yasa çıkarma konusundaki tutukluk, yalnızca takvimsel bir gecikme değil, aynı zamanda stratejik bir yönetim hatasıdır. Yasa eksikliği yalnızca teknik bir boşluk değil; sürecin meşruiyetini, öngörülebilirliğini ve sürdürülebilirliğini doğrudan aşındıran yapısal bir sorundur.

Bahçeli – Öcalan ikilisinin sırtlandığı bu sürecin başarısı, örgütün insan kaynağının, örgüte ait lojistik alan ve hiyerarşik yapıdan ayrılıp ülkemize gelişlerinin sağlanması ve adli süreçlere, yani belirlenecek hukuki statüye geçişlerine bağlıdır. Bu da ancak yapılacak yasal düzenlemeyle mümkündür. 

Sürecin Raylarını Döşemek

Sürecin sağlıklı bir zeminde ilerleyebilmesi için örgütün fesih iradesini kamuoyuna ilan ettiği 12 Mayıs ile sembolik olarak silahların yakıldığı 11 Temmuz arasında gerekli yasal çerçevenin oluşturulması gerekirdi. Ne yazık ki bu kritik adım, rasyonel bir zaman yönetimi yerine belirsizliğe terk edildi.

Karşılıklı güvenin olmadığı süreçlerin doğası, fiili adımlar ile hukuki güvencelerin eş zamanlı ilerlemesini zorunlu kılar. Mevcut durumda bu eş zamanlılık bozulmuş; fiili adımlar sınırlı kalmış, süreç istenen hızda ilerlememiş ve yapısal bir dengesizlik içine sürüklenmiştir. Yasama faaliyeti, “sürecin finalinde” atılacak adım olarak kodlanmıştır. Oysa yasa, sürecin kendisini taşıyacak olan raylardır. Rayı döşemeden treni yürütmeye çalışmak beyhudedir ve bu yanlış denklemde ısrar, bugün yaşadığımız belirsizliği ve stresi doğurmuştur.

Bir sürecin başarısı, fiilî adımlarla hukuki adımların eş zamanlı ve birbirini tamamlayan bir çerçevede yürütülmesine bağlıdır. “Zaman yönetimi” ve “hukuki zemin” arasındaki diyalektik bağın önemi ortadadır. Sürecin başlangıcından bu yana taraflarca ortaya konan iradenin kurumsal ve yasal bir çerçeveye oturtulmasındaki gecikme, süreci kırılganlaştırmaktadır.

Geri Dönüşün Önündeki Belirsizlik

Silahını bırakmak isteyen bir örgüt üyesi, hangi hukuki statüye tabi olacağını bilmeden Türkiye’ye nasıl dönecektir? Üstelik temel mesele sadece silah bırakma değil; örgütsel yapının sona ermesi ve üyelerin, birey olarak, devletin tanımladığı yeni hukuki statüye geçişidir. Bir başka ifadeyle fesih sürecinin başarıyla tamamlanması, örgütün hiyerarşisi altında bulunan üyelerinin lojistik mekânlardan ve hiyerarşik düzenden çıkarak Türkiye’ye dönmüş olması, belirlenecek hukuki statüye tabi olması ile mümkündür. 

Ancak bugün bazı temel sorular hâlâ cevapsızdır: Hedef sadece silahların terki midir yoksa üyelerin örgütle bağının koparılması mı? Örgütsel yapının tamamen tasfiyesi midir, ya da akıllara gelmeyecek bir ihtimalle konjonktürel bir çatışmasızlık hali mi amaçlanmaktadır? Bu soruların cevapsız kalması, sürecin ilerleyişindeki önceliklerin doğru konumlanmamasına sebebiyet vermekte, dolayısıyla işleyişi kilitlemektedir.

Örgüt yöneticileri ve üyeleri muhtemelen, yasal düzenleme gibi, yargının uygulaması ve uyum sürecini dahi görmek isteyecektir. Bunlar gerçekleşmeden geri dönüşlerin kitlesel bir istatistiğe dönüşmesini beklemek zordur. Cezaevinde olanlar, yargılaması devam edenler ve yurt dışında olanlar için zaman çizgisi farklı işleyebilir. Ancak örgüt hükümranlığında mensubiyeti devam edenler için bu belirsizliğin bir an önce giderilmesi gerekir. 

Bir örgüt üyesinin, silahını teslim ettikten sonra örgütün kontrolündeki yaşam alanlarına dönmek zorunda kalması, tekrardan hiyerarşik düzene tabi olması sürecin kendi içindeki en büyük paradoksudur. Bu paradoks, sürecin kendi iç mantığını da zayıflatmakta ve başarı kriteri olan örgütün insan kaynağının azaltılmasını engellemektedir.

Türkiye’deki örgüt üyelerinin en yakın adli veya kolluk makamlarına başvurarak belirlenmiş hukuki statüye tabi olmaları gerekirken Türkiye’yi terk etmeleri, silahını yakanların hiç olmasa bir kısmının eve dönememesi, yasal düzenleme yokluğundan kaynaklanan çelişkili durumun sonucudur. 

Yasa Neden Gecikti?

Yasanın bugüne kadar Meclis gündemine gelmemesinin en önemli nedeni tespit-teyit mekanizmasındaki ısrardır.

Örgütün feshi ve tasfiyesinin tamamlandığının tespit ve teyidi gibi sembolik, hangi kurum tarafından nasıl yapılacağı belirsiz ve pratikte uygulanması imkânsız bir usulde ısrar, süreci kilitlemiştir. Fiili imkânsızlık içeren bu tespitin MİT tarafından yapılacağı, Milli Güvenlik Kurulu tarafından teyit edileceği ve Cumhurbaşkanlığı makamı tarafından ilan edileceği öngörülebilir. Ama bu muhtemel sıralama dahi henüz bir formül olarak ileri sürülmemiştir. 

Örgüt yönetiminin fesih ve tasfiye süreçlerine dair yaklaşımlarının samimiyet ve kararlılığı MİT tarafından olumlu olumsuz raporlanabilir. Kamplarda bulunan örgüt üyelerinin yeterli kısmı ülkemize gelmeden ve belirlenecek adli süreçlere tabi olmadan feshin kesin teyidi nasıl sağlanacaktır? Yukarıda sayıldığı gibi sürecin hedefi nedir? Teyidi yapılacak işlemler nelerdir? Hedef sadece silahların terki midir? Yoksa silahını bırakan üyelerin örgütü terki midir? Nihai amaç örgüt mekanizmasının tamamen dağılmasını sağlamak değil midir? 

Silahların bırakılması üzerinden yapılacak tespitler ne kadar gerçekçidir? Kabul etmek gerekir ki Ortadoğu’da en kolay işlerden biri, silaha ulaşmaktır.

Hukukun Yol Açıcılığı

Hedef, Öcalan’ın çağrısına uyarak kendini fesheden örgütün mensuplarından devletin belirlediği hukuki statüye tabi olan kişilerin sayısını artırmak ve örgüt yönetimini sonlandırmak olmalıdır. Bunun geri dönülmez bir yola girmesi ise, bu kişilerin Türkiye’ye gelmesi ile mümkündür. Ortadoğu’da silah bulmaktan daha kolay bir şey olmadığına göre, örgütün network’ü ve hiyerarşisi altında bulunan örgüt mensuplarının belirlenecek yeni hukuki statüye tabi olması ve bu networkün kalıcı bir şekilde dağılması hedeflenmelidir. Tespit – teyit mekanizmasında ısrar süreci kilitlemiştir. Oysa hukuk; fiili adımları beklemek için değil, o adımların yolunu açmak için vardır.

Yasal düzenleme yapılmadan geçen her gün, süreci “gri” değil, adeta “kapkara” bir alana itmekte, süreç yönetiminde çelişkiler ve sürece yaklaşıma dair şüpheler doğurmaktadır. Yasası olmayan bir süreç, kişilerin inisiyatifine bırakılmış bir süreçtir. Mağaralar kısmen boşaltılıp, lojistik hatlar terk edilirken örgüt kontrolündeki alanlardan yasal süreçlere geçilememesi sürecin en somut çelişkidir.

Mantığı ve faydası tartışılsa da önerilen mekanizmayı içerecek bir kanunun yayımı dahi süreci ilerletebilirdi. Yasa; dağdakiler, Avrupa’dakiler, yargılaması devam edenler ve hükümlüler için bir çerçeve ortaya koyabilir; bu durum umulan tasfiye sürecini hızlandırabilirdi. Unutulmamalı ki herhangi bir yasal düzenleme, örgüt üyeleri hakkında kayıtsız ve şartsız bir statüyü değil, belirli şartlarda yerine getirilecek adli süreçleri tarif edecektir. 

2024 yılının Mayısında örgütün fesih kararını takiben yasa çıkarılmış olsaydı, bugün “İmralı’ya kim gitti, Kandil ne dedi?” tartışmaları yerine, bu yasadan faydalanan yüzlerce kişinin toplumsal entegrasyonu konuşulurdu. 

Sürecin başarısızlığı üzerine cümle kurmaktan kaçınmak gerekir. Ancak yasa çıkarılmış olsa, yüzlerce insan bundan faydalansa ve ardından süreç bozulmuş olsaydı dahi bunun zararı devlete değil örgüte olurdu. İnsan kaynağının legal alana transferi sonucu örgüt her hâlükârda zayıflamış olurdu. Yasadan faydalanmış olanlar için de devlet, dönemin konjonktürüne göre gerekli yasal ve meşru tedbirleri alabilirdi. 

Fesih iradesi ile yasal düzenlemenin buluşamadığı hiçbir hal çözüme hizmet etmez. 1984’ten bu yana devlet değişik adlarla tam 11 kez eve dönüş yasası çıkartmıştır. Ancak bunların hiçbiri beklenen “çözülmeyi” sağlamamıştır. (Yasal düzenlemelerin özeti için bakınız: Yeni Yol Partisi Komisyon Raporu) 

Öcalan, 1999 ve 2009’da birer grup PKK’lının Türkiye’ye gelerek dönüşümü sembolik olarak başlatmak istediğini ilan etmiş ancak gerekli yasal alt yapılar olmadığından gelen her iki grup üyeleri yargılanarak 6’şar-9’ar yıl ceza almışlardır. Üstelik 2009 grubu devletle anlaşarak gelmiş olmasına rağmen ceza almaktan kurtulamamıştır. 

Tek taraflı yasa çıkarmak gibi tek taraflı gelişlerin de sonuç üretmediğine yakın tarihimiz tanıktır. Doğru olan, arka planda iyi çalışılmış ve mutabakatı sağlanmış bir yasal düzenlemeden sonra gelişlerin sağlanmasıdır. 

Yasa Çıkarmak Ne Kaybettirir?

Tespit – teyit mekanizmalarını içermeyen veya mekanizmanın dercedildiği bir yasanın çıktığını varsaydığımızda devlet hangi hakkından feragat etmiş olacaktır? Böyle bir yasal düzenleme; devletin egemenlik, terörle mücadele, örgütler ve üyeleri hakkında yargılama hakkından vazgeçişi gibi herhangi bir sonuç yaratmayacaktır. Verilen süre içerisinde belirlenen çerçeveye uyarak gelen örgüt üyeleri için yeni bir yasal düzlem oluşacak; belirlenen süre dolduğunda devlet, terörle mücadele hakkına devam edecektir. Hatta yasa yürürlükteyken dahi yasanın ruhuna aykırı her türlü faaliyet, kişi ve örgütlenme soruşturma/yargılama konusu olabilecektir. 

Tespit – Teyidin Bir Riski 

Diğer yandan anlatıldığı şekliyle yapılacak tespit ve teyit mekanizmasından sonra uluslararası kuruluşlar ve devletlerin PKK’yı terörist örgütler listesinden çıkartma hakkı doğacaktır. Devletin en yetkili kurumunun yaptığı ve ilan ettiği fesih ve tasfiye kararları rahatlıkla bu kararların dayanağı olabilecektir. Peki örgüt üyeleri Türkiye’ye gelmeden örgüt tamamen tasfiye edilmiş sayılabilecek midir? Tabii ki hayır. Tasfiyenin teyit edildiği ama eve dönüşün başarılı şekilde tamamlanamadığı negatif bir senaryoda Avrupa ülkeleri nezdinde PKK’nın terör örgütü vasfının tekrar kayda geçirilmesi için yeni bir diplomatik çaba gerekecektir. 

Örgüt üyelerinin geldikten sonra kamu düzenini bozucu faaliyetleri devam ettireceği yönündeki kaygılar ise yersizdir. Hendek olaylarında görüldüğü gibi ne Kürtler böyle bir zemine müsaade edecektir ne de devletin gücü, kamu düzenini bozucu faaliyetler karşısında aciz duruma düşecektir. Yasal düzenleme de bu yönde gerekli tedbirleri içerecektir. 

Muhalefet ile Ortak Yasa

İktidar ortaklarının netameli bir konuda muhalefetle ortaklaşmak istemesi anlaşılabilir. Ancak bazı yöneticilerce ifade edilen “muhalefet partilerinin kendi önerilerini gündeme getirmesi” talebi gerçekçi değildir. Muhalefet ancak sürecin tarafları tarafından mutabık kılınmış formül ve önerileri yorumlayabilir. Doğruysa onaylar, yanlışsa eleştirir, eksikse tamamlar.  

Zaman yönetimi konusundaki hataları telafi etmek için hâlâ bir imkân var. Bayramı müteakiben ilgili devlet kurumlarının önerdiği taslak metin siyasi partilerin görüşüne açılmalıdır.  Süreci zehirleyen belirsizlikler ancak şeffaf, öngörülebilir ve cesur bir yasama hamlesiyle dağıtılabilir.

Bazı Sorunlu İşaretler

Güvenilir ve tecrübeli Gazeteci Yıldız Yazıcıoğlu imzası ile 11.03.2026 tarihinde Gazete Pencere’de yayınlanan haber (AK Parti: PKK’nın silah bırakması için mevcutta hukuki çerçeve varşu ana kadar kat edilmiş mesafeyi yok sayan bir pozisyonu ilan etmiştir. Üst düzey bir AK Partili ile yapılan sohbetten ortaya çıkan haber, yeni bir yasaya ihtiyaç olmadığını, mealen sürecin de yürümediğini ifade ediyor. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un bu haberle aynı zaman aralığında iki ayrı buluşmada ifade ettiği yeni yasa ihtiyacı ve bunun diğer partilerle görüşmeler yoluyla üretilmesi gerektiği fikrinin kıymetini niçin yitirdiği ise bu haberde değerlendirilmemiştir. Bu haberin içeriği doğru kabul edilecekse sürecin yürümeyeceğini hatta rafa kaldırılacağını bile düşünebiliriz. 

1 Ekim’den bu yana tam 17 ay geçti. İktidar ve muhalefeti ile büyük emek verilen süreç için gerekli yasanın çıkartılması eğer bir “olgun/doğru zaman” tezine dayanıyorsa, olgunlaşmanın çürümeye dönme riski göz ardı edilmemelidir. Tarihimizde ender olarak yakalanan bu “fırsat penceresi” heba edilmemelidir.

MAKALELER Haberleri

Süper Güç Dış Politikasının Kontrolünü Kaybetti
Ali Laricani: Devletin aklı, devrimin nabzı
Trump'ın B planı: İran'ın uranyumunu çalmak!
Sürecin Karakteri ve İkinci 27 Şubat Açıklaması
İran ve Türkiye’nin Yazgısı Üzerine Uzun Bir Not