Mustafa YENEROĞLU - Serbestiyet
Macaristan Seçimleri, İlliberal Demokrasinin Krizi ve Avrupa’nın Geleceği Üzerine:
12 Nisan 2026 Pazar gecesi, Macaristan’da 16 yıllık bir dönem sona erdi. Muhalefet lideri Peter Magyar’ın Tisza partisi, oyların yaklaşık yüzde 55’ini alarak Viktor Orban’ın Fidesz’ini açık ara geride bıraktı. 199 sandalyeli parlamentoda Tisza 138 koltuk elde ederek üçte iki çoğunluğu rahatça aştı. Budapeşte sokaklarında yüz binlerce kişi gece geç saatlere kadar kutlama yaptı.
Seçim sonrası Orban, Fidesz genel merkezinde iki dakikayı bile bulmayan bir konuşma yaptı. Katı, öfkeli, yenilgiyi sindiremeyen bir tavırla kürsüye çıktı ve “Vazgeçmeyeceğiz, asla, asla, asla” diyerek muhalefete çekileceğini açıkladı. Bu, sandıkta yenilmiş bir liderin kurduğu düzenin henüz dağılmadığını hatırlatan bir işaret miydi acaba?
Ama o gece asıl dikkate değer olan, Macar seçmeninin verdiği siyasi mesajdı. Zafer konuşması sırasında Tisza taraftarlarının Tuna kıyısında attığı “Ruszkik haza”, yani “Ruslar dışarı” sloganı, 1956 Macar Ayaklanması’nın hafızasını çağırıyordu. Aynı sözler, 1989’da genç Orban’ın Sovyet askerlerinin çekilmesini talep ettiği konuşmada da yer almıştı. O yıllarda liberal demokrasinin genç yüzlerinden biri olarak görülen Orban’ın, zaman içinde onun en etkili yıkıcılarından birine dönüşmesi, belki de bu seçim gecesinin en büyük tarihi ironisiydi.
Orban Sistemi: Otokratik Legalizm ve İlliberal Demokrasi
Orban’ı Avrupa siyasetinde ayrıksı kılan, yalnızca otoriter eğilimleri değildi. Asıl tehlikeli olanı, bu eğilimleri demokratik mekanizmaların içinden, hukuki araçlar kullanarak hayata geçirmesiydi. Siyaset biliminde buna “otokratik legalizm” deniyor. Sandık var ama oyun eşit değil; kurumlar var ama bağımsız değil; hukuk var ama iktidarı sınırlamıyor.
Orban, 16 yıllık iktidarı boyunca parlamento çoğunluğunu kullanarak denetim mekanizmalarını sistemli bir biçimde etkisizleştirdi. Yargıyı sadakat ilişkileri ile kuşattı, kamu medyasını hükümet propagandasının aracına çevirdi. Sivil toplum kuruluşlarını ve üniversiteleri baskı altına aldı.
Orban’ı gerçekten tehlikeli kılan ise sistemini olası bir seçim yenilgisine karşı da sigortalamasıydı. Üniversiteleri, medya kuruluşlarını ve stratejik şirketleri doğrudan devlet denetiminin dışına çıkarıp sadık kadroların yer aldığı vakıflara devretti. Görev sürelerini uzattı, kilit kurumları anayasal korumaya aldı ve iktidar değişse bile etkisini sürdürebileceği bir siyasal mimari kurdu. Princeton Üniversitesi’nden Kim Lane Scheppele’nin “Frankenstein Devleti” dediği yapı tam da buydu. Liberal demokrasinin parçalarından inşa edilmiş, fakat ona karşı çalışan bir otoriter düzen.
Transparency International sıralamasına göre Macaristan, AB’nin en yolsuz ülkesi haline geldi. Bu düzen aynı zamanda ekonomik bir patronaj sistemine dayanıyordu. Kamu ihaleleri, kaynak dağıtımı ve yükselme imkanları giderek dar bir sadakat çevresinde toplandı. Orban’ın damadı kısa sürede büyük servet sahibi olurken, okul arkadaşı olan bir elektrikçi ülkenin en zengin isimlerinden birine dönüştü. Felcsut gibi küçük bir kasabada, nüfustan daha fazla koltuk kapasitesine sahip bir stadyumun inşa edilmesi, rejimin ekonomik rasyonalitesinden çok simgesel gösterişine işaret ediyordu. Sistem, yurttaşın refahını önceleyen bir yönetim olmaktan çıkıp iktidara bağlı bir ağın yeniden üretim mekanizmasına dönüştü.
Türkiye’deki Orban Muhabbetinin Çelişkisi
Türkiye’de bazı çevrelerin Orban’a duyduğu sempatiyi anlamak her zaman zordu. Çünkü Orban yalnızca otoriterliğiyle değil, açık İslam karşıtı ve göçmen düşmanı diliyle de öne çıkan bir siyasetçiydi. Yıllar boyunca Müslümanların Avrupa’yı “istila ettiğini” iddia etti; göçü bir güvenlik meselesi olmanın ötesinde, bir medeniyet çatışması olarak sundu. İnançlı Hristiyanların artık azınlık olduğu Avrupa’nın Hıristiyan ve yalnızca Hıristiyan kalması gerektiğini savunan çizgisi, İslam’ın ve Müslümanların Avrupa toplumunun meşru bir parçası olarak görülmesine en baştan itiraz ediyordu.
Türkiye’ye yönelik görece yumuşak tavrı ise ilkesel değil, bütünüyle pragmatikti. Ankara’yı, göçmenleri Avrupa sınırlarına ulaşmadan tutacak bir tampon olarak gördü. Bu yaklaşım, Türkiye’ye duyulan bir saygının değil, Avrupa iç siyasetine uygun maliyetli bir sınır güvenliği anlayışının sonucuydu. Orban’ın dünya görüşünde Müslümanların yeri, en iyi ihtimalle Avrupa’nın dışında tutulması gereken “öteki” olarak tanımlanıyordu.
Seçimi Orban’a Ne Kaybettirdi?
Orban’ın düşüşü büyük ölçüde iç dinamiklerin sonucuydu. Sistem, bir süre sonra kendi ağırlığını taşımakta zorlanmaya başladı. Bu sonucun gerisinde üç temel etken öne çıktı.
İlki ekonomik gerilemeydi. Covid-19 pandemisi ve Ukrayna savaşının ardından Macaristan ekonomisi yavaşladı, enflasyon yükseldi ve hayat pahalılığı geniş kesimler üzerinde baskı kurdu. Patronaj ağına dayalı ekonomi, büyüme dönemlerinde işlevsel görünebilir; ancak kriz anlarında aynı model verimsizlik, bağımlılık ve kırılganlık üretir. Özellikle enerji alanında Rusya’ya olan bağımlılığın azaltılamamış olması bu kırılganlığı derinleştirdi.
İkinci etken yolsuzluk algısının giderek görünür hale gelmesiydi. Fidesz çevresinde zenginleşen iş insanlarının kamu kaynaklarını nasıl kullandığı, yalnızca muhalefetin değil sıradan seçmenin de dikkatini çekmeye başladı. “Milli ekonomi” ve “ulusal egemenlik” söylemi, dar bir çevrenin ayrıcalıklarını büyüten bir sistem görüntüsü verdiği ölçüde inandırıcılığını yitirdi.
Üçüncü etken ise propaganda yorgunluğuydu. Orban yıllarca göçmen tehdidi, Soros komplosu ve Ukrayna savaşına sürüklenme korkusu üzerinden siyasal destek topladı. Ancak bu söylemler bir noktadan sonra gündelik hayatın gerçek sorunlarını örtemedi. Seçmen, ideolojik seferberlikten çok sağlık, eğitim, ücretler ve kamu hizmetleri gibi somut başlıklara cevap veren bir alternatif aramaya başladı.
Peter Magyar tam da bu boşlukta yükseldi. Fidesz içinden gelen bir isim olarak sistemi içeriden tanıyor, fakat kampanyasını kültürel savaşlar yerine iyi yönetişim, yolsuzlukla mücadele ve devlet kapasitesinin onarılması üzerine kuruyordu.
Muhalefetin uzun süre başaramadığı şeyi yaptı. Orban seçmenine yabancı kalmadan, muhafazakar değerlerle temiz toplum, hukuk devleti ve Avrupa Birliği perspektifini birlikte dile getirebildi. Böylece Orban’ın geleneksel kalesi olan kırsal kesimde bile şaşırtıcı düzeyde destek topladı. Bu, doğru tonu yakalayan bir muhalefetin otoriter popülizmi yenebileceğini gösteriyordu.
Orban Gitti, Orbanizm Gitti mi?
Orban’ın seçim yenilgisi, kurduğu sistemin otomatik olarak çökeceği anlamına gelmiyor. Geride anayasal güvencelerle, sadakat ağlarıyla ve kurumsal yerleşiklikle korunmuş derin bir yapı bıraktı. Tisza’nın güçlü bir çoğunluk elde etmiş görünmesi önemli; ancak asıl sınav seçim gecesi değil, bu yapıyla mücadele sürecinde başlayacak.
Nitekim Peter Magyar, seçim sonrası yaptığı konuşmasında denetleme ve denge mekanizmalarını yeniden tesis etme sözü verirken; Yargıtay (Curia), Adli Ofis, Anayasa Mahkemesi, Sayıştay, Rekabet Kurumu ve medya denetleme kurumu başkanlarını istifa etmeye davet etti. ‘Orban’ın kuklaları görevi bıraksın’ çağrısı, yalnızca bir siyasi değişimi değil, devletin kurumsal mimarisine yönelik ivedi bir müdahale niyetini de ortaya koymakta.
Burada Polonya deneyimi önemli bir referans sunuyor. Jarosław Kaczyński’nin PiS partisi 2023’te iktidarı kaybettiğinde, Donald Tusk hükümeti yalnızca bir yönetimi değil, aynı zamanda kadrolaşmış bir devlet mimarisini devraldı. Eski dönemin yargı yapılanmasını ve kurumsal etkisini temizlemek, demokratik ilkelere bağlı kalındığında yavaş; bu ilkeler esnetildiğinde ise meşruiyet açısından riskli bir süreç haline geldi. Tusk’un yaşadığı ikilem, Macaristan için de geçerli olabilir.
Slovakya’da Robert Fico’nun her dönüşünde daha sert ve daha otoriter bir çizgiye yerleşmesi de ayrıca uyarıcıdır. Orban’ın kendisi de geçmişte seçim kaybedip muhalefetten geri dönmüş bir figür. Bu nedenle bugünkü sonucu kalıcı bir demokratik restorasyonun kesin başlangıcı olarak görmek erken olur. Yine de Macar bağımsız medyasının, sivil cesaretin ve muhalefetin bunca baskıya rağmen tamamen tasfiye edilememiş olması, iyimser olmak için güçlü bir zemin sunuyor.
Avrupa’nın Büyük Sınavı Aşırı Sağın Ulusötesi Ağı
Orban hiçbir zaman yalnızca Macaristan’ın iç meselesi olmadı. O, Avrupa’daki aşırı sağ popülist ve otoriter siyasetin en görünür sembollerinden biriydi. Putin’le kurduğu ilişki, Trumpçı çevreler tarafından model olarak sunulması ve Avrupa Birliği içinde sürekli veto siyaseti üretmesi, onu sınırlarının ötesinde etkili bir figür haline getirdi. Bu yüzden yenilgisi, sadece Budapeşte’deki bir iktidar değişikliğinden ibaret değil; Avrupa’daki otoriter sağ için de önemli bir moral ve stratejik kayıp.
Bu sonucun Avrupa Birliği açısından pratik etkileri de olabilir. Orban’ın bloke ettiği Ukrayna başlıklarında hareket alanı genişleyebilir; askıda tutulan bazı karar süreçleri yeniden açılabilir; Macar vetosu, Avrupa liderlerinin kendi siyasal kararsızlıklarını saklayabildiği bir mazeret olmaktan çıkabilir. Fakat bu tablo, tehdidin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, Avrupa’nın asıl sınavı şimdi başlıyor.
Önümüzdeki dönemde Fransa, Polonya, İspanya ve İtalya’da kritik seçimler var. Marine Le Pen çizgisinin Fransa’da iktidara yaklaşması, PiS’in Polonya’da geri dönüş ihtimali ya da Giorgia Meloni’nin gücünü daha da tahkim etmesi, Avrupa’nın siyasal dengesini kökten sarsabilecek gelişmeler. Almanya da bu bağlamın dışında değil. Bugün Avrupa’nın merkezinde görece istikrarlı görünen bu ülke, AfD’nin seçimlerde yüzde 20’leri aşarak kalıcı bir siyasi aktör olmasıyla birlikte artık yalnızca ekonomik değil, rejimsel bir tartışmanın da sahnesi haline geliyor. AfD bugün anketlerde yüzde 25’leri zorluyor. 2026 sonbaharındaki eyalet seçimlerinde, özellikle Sachsen-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’da tarihte ilk kez bir eyalet seçiminde birinci parti olma şansına sahip. Bu, yalnızca Almanya için değil, Avrupa projesinin merkezinde de ciddi bir yarılma anlamına gelir.
Daha da önemlisi, bu hareketler birbirinden kopuk değil. Trump’a yakın çevrelerin, Putin’in jeopolitik çıkarlarının ve Avrupa’daki aşırı sağ partilerin oluşturduğu gevşek ama etkili ağ, ortak bir siyasal iklim üretiyor. Ulusal egemenlik söylemiyle yola çıkan bu aktörler, fiiliyatta Avrupa’nın ortak hareket kapasitesini zayıflatıyor; hukukun üstünlüğünü aşındırıyor, toplumsal eşitlik fikrini hedef alıyor. Orban bu ağın en parlak yüzlerinden biriydi. Onun gerilemesi bu nedenle sembolik olduğu kadar yapısal bir anlam da taşıyor.
Yine de tek bir seçimin bu ulusötesi hattı dağıtması beklenmemeli. Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, yalnızca karizmatik liderlerin başarısıyla açıklanamaz. Ekonomik güvencesizlik, temsil krizleri, elitlere duyulan öfke, göç konusundaki kaygılar ve demokratik merkez partilerin sorun çözme kapasitesine ilişkin inanç kaybı, bu hareketlerin ortak beslenme zemini olmaya devam ediyor. Orban yenilmiş olabilir; fakat Orbanizmi mümkün kılan toplumsal ve siyasal koşullar bütünüyle ortadan kalkmış değil.
Orban’ın uluslararası konumunu anlamak için Trump-Putin eksenine de bakmak gerekiyor. Orban, hem Trump’ın hem Putin’in Avrupa’daki en yakın müttefikiydi. Trump onu “gerçek bir dost ve kazanan” olarak överken, Putin Kremlin’deki görüşmelerde “dengeli tutumu” için onu tebrik ediyordu.
ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, bu ilişkinin boyutlarını ortaya koyuyor. Belgede Avrupa “merkezi rakip” olarak tanımlanıyor ve AB’nin politikaları nedeniyle Avrupa’nın “medeniyetsel yok oluş”la karşı karşıya olduğu iddia ediliyor. Belge, Avrupa ülkelerindeki “direnişin güçlendirilmesini” açıkça hedef olarak koyuyor. Bu sebeple de Trump hükümeti, Le Pen’den Weidel’e, Farage’dan Fico’ya kadar tüm aşırı sağ popülist akımlara açık destek veriyor.
Sandık Her Zaman Yetmez, Ama Bazen İlk Gedik Orada Açılır
Budapeşte’den gelen mesaj, tüm belirsizliklerine rağmen açık: Aşırı sağ popülizm yenilmez değildir. Ama bu zafer tek başına yeterli değil.
Magyar için asıl sınav şimdi başlıyor. Üçte iki çoğunluk, sınırsız bir sistem değişikliği gücü veriyor. Ama Magyar, iktidarın cazibesine dayanabilecek mi? Kontrol ve denge mekanizmaları oluşturup koruyabilecek mi? Mali darboğaz, sürdürülemez bir patronaj düzeni ve karşılanamayacak beklentilerle nasıl başa çıkacak?
Avrupa için daha geniş bir perspektiften bakıldığında, en kötü senaryo şu: 2027 sonunda Le Pen Fransız cumhurbaşkanı, PiS yeniden Polonya’da iktidarda, AfD Almanya’nın doğusunda birinci parti, Meloni gücünü pekiştirmiş ve Avrupa’nın büyük güçlere karşı direniş kapasitesi eritilmiş. En iyi senaryo ise Magyar Macaristan’ı, Tusk Polonya’yı, Glucksmann Fransa’yı demokratik eksende tutarken, Almanya güçlü bir demokratik hükümetle Avrupa’nın omurgasını oluşturuyor.
Tarihten biliyoruz ki, sistem değişikliği genellikle otokratların gücünden değil, demokratların zayıflığından kaynaklanır. Biden’ın başarısızlığı olmasaydı, belki bugün bir Trump hükümeti olmayacaktı. Sonuçta çözümü demokratik kurumların güçlendirilmesinde, eşitsizliklerin giderilmesinde ve vatandaşa gerçek bir gelecek vaadinde aramak gerekiyor.
1956’da Sovyet tahakkümüne karşı ayaklanan Macaristan, 2026’da Avrupa’daki otoriter dalgaya karşı demokratik umutlardan birine dönüşmüş olabilir. Sandık, her zaman demokrasiyi kurtarmaya yetmez. Ama bazen demokrasinin yeniden nefes almasını sağlayacak ilk gedik tam da orada açılır. Umarım bu yalnızca bir ülkenin iktidar değişimi olarak kalmaz, Avrupa’nın sesi cılız demokratlarına ve Türkiye’ye de cesaret verir.