Körfez’in ‘güvenlik vahaları’ çöktü: Refah modeli çöküşte

ABD kumarının faturası: Körfez ülkeleri “güvenlik vahalarından” “tecrit edilmiş noktalara” dönüşürken, İran’a yönelik savaşın etkisiyle günlük milyarlarca dolarlık kayıplar, limanlarda felç ve refah modelinin çöküşü eş zamanlı olarak yaşanıyor.

Hanan Sandouk - el-Meyadin 

Amerikan-İsrail saldırısı İran’a karşı başlamadan hemen önce, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin bölge turu “erken bir stratejik uyarı” niteliği taşıyordu: Bölge ülkelerinin herhangi bir angajmanı, o bölgeyi bir yansıma alanına dönüştürecekti.

Arakçi açık kırmızı çizgiler çizdi; “Bölgenin güvenliği tek bir bütündür, saldırganlıkla yapılacak her türlü iş birliği menfaatleri meşru hedef haline getirir.”

Buna rağmen Körfez ülkeleri kendilerini kurmadıkları bir denklemin içinde buldu ve görünüşe göre, ABD’nin “sınırlı darbe” teminatları yemini yuttular. Sonunda yirmi yıllarını alan ekonomik varlıklarının can damarını ve inşa ettikleri güvenlik modelini hedef alan bir yıpratma savaşına uyandılar.

Körfez’in kumarı: İHA’lar karşısında güvenlik serabı

Körfez ülkelerinin tutumu, Batı basınına sızan bilgilere göre, İran dosyasında hızlı bir çözümü reddetme, hatta belki de Washington’a İran’a karşı savaşı sürdürmesi ve kara işgaline doğru geliştirmesi yönünde baskı yapma eğiliminde.

Son günlerde Batı basını, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın savaşa dair tutumuna odaklandı.

The New York Times, Bin Selman’ın savaşı durdurmaması için Trump üzerinde baskı uyguladığını ve saldırganlığı İran hükümetini devirmek için “tarihi bir fırsat” olarak gördüğünü, Suudi tesislerini hedef alabilecek bir “intikam tepkisinden” endişe edildiğini ortaya koydu.

Aynı bağlamda İngiliz The Guardian gazetesi, Suudi bir istihbarat kaynağına dayandırdığı haberinde, Riyad’ın Washington’u tırmanışa teşvik ettiğini ve savaşa katılmayı değerlendirdiğini aktardı.

Bu konumlanış Körfez’i bir çelişkiyle karşı karşıya bırakıyor: Siyasi olarak arabulucu değil, taraf olarak görünüyor; içeride ise rejimler, savaşın devam etmesinde kimliklerine ve varlıklarına tehdit gören sokaktaki patlamaya karşı “güvenlik paniği” yaşıyor.

Güvenlik kaygısının perde arkasında ise iş sadece siyasi “panik”le kalmadı; içeride birden fazla Körfez ülkesinde akademik ve insan hakları seslerine, hatta savaşa sürüklenmenin sonuçları konusunda uyarıda bulunan ya da Washington’a bağımlılığın bedelini eleştiren sosyal medya kullanıcılarına yönelik bir önleyici tutuklama dalgasına dönüştü. “Sahada karartma” dayatmak amacıyla Körfez başkentleri, hedef noktalarını ya da İHA ve füze etkilerini görüntüleyenlere ağır para cezaları ve hapis cezaları uygulamaya koydu.

İran İHA ve füzelerini önlemek için milyarlarca dolar harcanırken, bu ülkeleri doğrudan hedef hâline getiren ve petrol kaynaklarını tüketen Washington ve Tel Aviv ile yapılan ortaklıkların anlamlılığı konusunda soru işaretleri beliriyor.

Buna karşılık, bazı karar çevrelerinde “gizli bir öfke” hâkim; savaşın Suudi Arabistan’da “Vizyon 2030” ve “Biz BAE 2031” Vizyonu gibi bilgi ve teknolojiye dayalı yeni bir ekonomi inşa etmeyi hedefleyen kalkınma projelerinin özüne vurduğuna dair geç kalınmış bir farkındalık söz konusu.

Körfez ülkeleri, özellikle BAE ve Suudi Arabistan, uzun süredir kendilerini “güvenlik vahaları”, korunan ve yatırım için uygun ortamlar olarak sundular. Bu, Katar’daki “el-Udeyd”den BAE’deki “Cebel Ali”ye kadar uzanan bir ağ içinde ABD üslerinin sağladığı güvenlik modellerini iç dengeyle birleştiren bir denkleme dayanıyordu.

Bugün, Körfez’deki bu üsler kalkan olmaktan çıkıp İran İHA ve füzelerinin isabet etmesinin sebebine dönüştü; bu da sözde güvenlik imajını sarstı, yatırımları ve sermayeyi bölge dışına kaçırdı.

İngiliz The Guardian gazetesi, “sakin refah serabının” buharlaştığını, Amerikalı müttefikin cam şehirleri ve petrol akışını korumada başarısız olduğunu, özellikle de Hürmüz Boğazı’nın neredeyse tamamen kapanmasıyla Körfez limanlarını “tecrit edilmiş noktalar”a dönüştürdüğünü vurguladı.

Milyarlarca doların kanaması: Körfez refah modelinin çöküşü

Körfez ülkeleri için sorun sadece kayıpların büyüklüğü değil, aynı zamanda kaybın niteliğidir. Körfez sadece para kaybetmiyor, bütün bir ekonomik modeli kaybediyor.

Hürmüz’ün kapanmasından bir ay sonra, yükselen piyasalardaki ekonomik ve ticari riskleri değerlendiren kuruluş Allianz Trade, Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri ekonomilerinin doğrudan petrol ve gaz gelirlerinden 18-20 milyar dolar kaybettiğini, günlük kanamanın ise yaklaşık bir milyar dolara ulaştığını tahmin etti.

Financial Times, ABD-İsrail savaşının İran’la enerji ihracatını aksatmamış olması hâlinde Körfezli üreticilerin günde 640 milyon dolara kadar ek kâr elde edebileceğini belirtirken, fiyat değerlendirme kuruluşu Argus Media ham petrol gelirlerindeki kaybın Körfez ülkelerinde günde en az 403 milyon dolar olduğunu hesaplıyor.

Finansal danışmanlık şirketi Oxford Economics, büyümenin yüzde 2,6’ya gerileyeceğini, bunun önceki tahminlerin 1,8 puan altında olduğunu öngörüyor. Turizm sektörü de Körfez ülkelerinde 56 milyar dolarlık bir kayıp tehdidiyle karşı karşıya.

Sonuç olarak kayıp sadece maddi değil; akış modeli (petrol – yatırım – turizm – hizmetler) sekteye uğramış, Körfez küresel bir istikrar merkezi olmaktan çıkıp uluslararası piyasalarda “yüksek riskli” bir bölgeye dönüşmüştür.

Financial Times’a göre, savaşın başlangıcından bu yana dünyanın en büyük 20 havayolu şirketi piyasa değerinden yaklaşık 53 milyar dolar kaybetti, uçak yakıt maliyeti ikiye katlandı; bu da Körfez hükümetlerini ulusal taşıyıcılarını iflastan kurtarmak için acil likidite pompalamaya zorlayabilir.

Bu kanamanın tam ortasında en ağır bedeli Dubai ödüyor. Dünyanın finans ve lojistik “merkezi” olarak tasarlanan şehir, bugün sermayenin ve yatırımların Doğu Asya ve Avrupa’daki daha güvenli limanlara çekildiği sessiz bir göç dalgasına tanıklık ediyor.

Ülke risk primleri ikiye katlanırken, büyük küresel şirketler bölge ofislerini küçültmeye başladı; buna paralel olarak gayrimenkul ve otelcilik sektörlerinde binlerce çalışanın zorunlu işten çıkarılması, “refah ikonunu” patlama işaretlerini almaktan kurtulamayan bir gökyüzü altında yatırım itibarını onarmaya çalışan bir şehre dönüştürdü.

“Geleceğin can damarı”nı vurmak: Gübreden yapay zekâya

Saldırganlığın İran üzerindeki etkileri bununla da sınırlı kalmadı; Körfez ülkelerinin “gelecek vizyonlarına” ve günlük hayatın can damarına da uzandı. Tarım ve gübre krizinden başlamak gerekirse, bu stratejik etki yeterince aydınlatılmamış en tehlikeli boyutlardan biridir. Küresel gübre ticaretinin üçte biri Hürmüz’den geçmektedir; boğazın kapanması gübreye bağımlı küresel gıda üretiminin yarısını tehdit etmektedir.

Ayrıca, ABD-İsrail saldırganlığı tedarik zincirlerini doğrudan etkilemiş, fabrikaların ve tedariklerin durmasına yol açmıştır. Gübre üretim maliyetinin yüzde 70’ini enerji oluşturmaktadır; herhangi bir aksama küresel gıda üretiminin yarısını tehdit etmektedir. İngiliz Financial Times’a göre, burada Körfez iki kez kaybetmektedir: enerji ihracatçısı ve gıda güvenliği ithalatçısı olarak.

Buna paralel olarak, yapay zekâ hevesleri Körfez’deki veri merkezlerinin kırılganlığı ve altyapının hedef alınması karşısında kırılmıştır. Batılı müttefiklerin alevli bir bölgeye ileri düzey çip tedarikinde tereddüt etmesi nedeniyle dijital dönüşüm hedefleri sekteye uğramış; büyük teknoloji şirketlerinin çekilmesi ve yatırımlarının kaçışı da buna eşlik etmiştir.

Toparlanma zaman alacak ve geleceğe dair soru işaretleri

Savaş sona erdikten sonra toparlanmaya gelince, bunun çok zaman alacağı ve anlık olmayacağı anlaşılıyor. Enerji sektöründe Bloomberg tahminleri, toparlanmanın hızlı olmayacağını, “Ras Laffan” kompleksi gibi hayati gaz tesislerinin onarımının yaklaşık 5 yıl sürebileceğini, bunun da Körfez ekonomisinin can damarını uzun süreli bir felç durumunda bırakacağını göstermektedir.

Sonuç olarak, Körfez ülkeleri bu savaşın tam ortasına müttefikleri Washington’dan önceden herhangi bir uyarı ya da uygun bir hazırlık yapılmaksızın girdiler; bu da onları gecikmiş bir strateji gözden geçirmeye itti.

Foreign Policy’e göre, Tahran’ın Körfez’i hedef alması doğrudan bir düşmanlıktan ziyade, bu ülkeleri “Amerikan adresleri” olarak ele almasından kaynaklanıyordu.

Körfez bugün “çözüm tuzağı”nda sıkışmış durumda: Kimileri yanıltıcı siyasi kazançlar umuduyla savaşı sonlandırmayı reddederken, “kalkınma modeli” ABD hegemonya politikasına mutlak bağımlılığın ağırlığı altında çöküyor.

Yaşananlar gelip geçici bir kriz değil, bölgenin uluslararası piyasalarda “istikrar merkezi” olmaktan çıkıp “risk bölgesi” olarak yeniden fiyatlandırılmasına yol açan yapısal bir dönüşümdür. Ekonomisini “akış ve refah modeli”nden “baskı altında ekonomi”ye dönüştürmüş, kendisinin yaratmadığı bir askeri angajmanın bedelini ödemekte, gelecek vizyonlarından geriye kalanı koruyacak bir çıkış yolu beklemektedir.

Çeviri: YDH

MAKALELER Haberleri

Turuncu voyvodanın 7 günü
Hiç zamanı değil
Petrodolar Belası
Sürecin Hayati Eksiği: Geciken Yasa ve Hukuki Belirsizlik
Süper Güç Dış Politikasının Kontrolünü Kaybetti