İran’a karşı ABD ve İsrail’i destekleyen bazı çevreler bu yaklaşımı, meşru bir zemine oturtmak için önce İran halkının itikadını küfür (İslam dışı) sayıyorlar, yaygın ifade ile onları tekfîr ediyorlar. Bunu yapabilmek için de asırlardır tartışılmış, ama bir anlaşmaya varılamamış meseleleri, böyle bir zamanda gündeme taşıyorlar.
Hiç zamanı değil!
İran’a ve Gazze kahramanlarına karşı ABD ve İsrail’i desteklemek veya haklı bulmak kesinlikle Ehl-i Sünnet itikadına aykırıdır.
Bu yazıda, yıllar önce de yazdığım gibi “tekfir ve usulsüz tenkit” konusunda Ehl-i Sünnet’in (en azından bir kısmının) görüşünü özetlemek istiyorum.
Bazı Müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Keza kendi anlayış ve uygulamalarına uymayan bir davranış gördüklerinde tenkit ediyor, düzeltmeye (nehiy ani’l-münker yapmaya) kalkışıyorlar. Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. İşte bu yüzden tekfir ve ıslah konusunda bazı sabit kuralları açıklamak gerekli hale geldi.
Tahkik ehli ulemanın güzel ve unutulmaması gereken bir açıklamaları vardır:
“Lüzûm-i küfür değil de iltizâm-ı küfür küfrü gerektirir.”
Bu kâideye göre bir kimsenin İslâm dairesinden dışarı çıkması, Müslümanlara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü (Müslümanlığa sığmayan bir düşünce ve inancı) bilerek ve gönülden benimsemiş olması gerekir. Kişi, küfrü gönülden ve bilerek benimsemediği müddetçe, onun bir yorum veya davranışı, bir başkasına göre dinden çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir sayılamaz; yani gerçekte kâfir olmaz.
Tevîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak yapılmamış olmasından önemli hatâlar doğabilir; böyle yorumlar kişi ve grupları, Allah ve Rasûlü’nün (s.a.v.) murâdı olan İslâm yolundan uzaklaştırabilir, ancak tevil bulundukça küfre hükmetmek, tevil sahiplerini İslâm ümmetinden dışlamak oldukça düşünülmesi gereken, sorumluluk getiren bir hüküm olur.
Bence tevil, “kişinin şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin üstüne çıkarıyor, vahyi geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç itibârıyla akla ve ilhâma dayanan bir din getiriyorsa” bu tevil sahipleri ile birleşilemez. İslâm adına ortak bir hizmet gerçekleştirilemez. İhtilâf vahye öncelik vermemekten değil de onun sübutu (bize sağlam olarak intikâli -ki, bu ancak hadîsler için söz konusudur, âyetlerin tamamı kesin olarak bize tebliğ edilmiştir- yahut usûlünce yorumdan kaynaklanıyorsa bu ihtilâf grupları ile iş birliği mümkündür ve gereklidir.
Bir kimsenin belli bir davranışı, dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor, “Bunu ancak kâfir olan yapar, söyler” kanaâtini veriyorsa buna “küfr-i lüzûmî” denir. Bu durumda kişi, mezkûr davranışının küfrü gerektirdiğini bilmiyor yahut bunu yaparken kâfir olmayı kastetmiyor olabilir. Eğer şahıs, yaptığı ve söylediğinin (davranışının) küfrü gerektirdiğini, Müslümanın dinden çıkmasına sebep olduğunu biliyor ve bu maksatla mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü iltizam ediyor ve benimsiyor demektir; işte buna da “küfr-i iltizâmî” denir.
İmdi farklı düşünen, farklı yapan iyi niyetli, samimi Müslümanlarla tartışmak, kardeşçe ve “Birbirlerine karşı merhametlidirler” ferman-ı ilâhîsine uygun üslupta karşı fikir ileri sürmek, uyarmak...mümkündür, caizdir. Fakat onları tekfir etmek, nehiy ani’l-münker yapmak caiz değildir. Çünkü bir kimsenin kâfir olmasının şartı iltizamdır (küfrü benimsemesidir), yahut da söz ve davranışının İslâm içinde kalmasına müsait (yüzde bir bile olsa) tevil ihtimali taşımamasıdır.
Nehiy ani’l-münker de ancak iki tarafın meşrû olmadığında ittifak ettikleri konularda olur, içtihada açık ve ihtilaflı konularda değil. İçtihada, yoruma açık olan, bu sebeple de ortaya birden fazla meşru içtihat, mezhep ve uygulama çıkmış bulunan konularda, bunlardan birini benimsemiş olan kişi ve grupların diğerlerini İslam’dan veya meşruiyet çerçevesinden dışlamaları yanlıştır. Mesela “Kadınların yüzlerinin kapatılması gerekli değildir” diyenleri, “Kapatılması gereklidir” diyenler ıslah etmeye kalkışamazlar; “Her Müslümanın içtihadı, mezhebi kendinedir ve meşrudur” demeye mecburdurlar.