1. HABERLER

  2. EDEBİYAT DEFTERİ

  3. MAKALELER

  4. Sahte Güvence: Körfez’in Ödediği Fatura ve Dersler
Sahte Güvence: Körfez’in Ödediği Fatura ve Dersler

Sahte Güvence: Körfez’in Ödediği Fatura ve Dersler

ABD, Körfez’e onlarca yıldır güvenlik sattı, güvenlik taahhüdü vermedi. Fark küçük görünse de belirleyicidir. Güvenliği satan taraf, o güvenliğin sınırlarını da belirler. Taahhüt veren taraf ise bunun hesabını vermek zorundadır.

A+A-

Adnan BOYNUKARA - PERSPEKTİF

28 Şubat 2026 sabahı, “Operation Epic Fury (Destansı Öfke Operasyonu)” başladığında Körfez başkentlerine garip bir iyimserlik hâkimdi. ABD’ye ödenen milyarlarca dolarla inşa edilen güvenlik mimarisine olan güven tamdı. Al Udeid Üssü Katar’daydı, Beşinci Filo Bahreyn’deydi, Camp Arifjan Kuveyt’teydi. Patriot füzeleri konuşlandırılmıştı, milyarlarca dolarlık silah alınmıştı. ABD oradaydı ve her şey yolundaydı. Ancak ortaya çıkan çöküş ne ani ne de öngörülemezdi. Ortada bir istihbarat zaafından çok daha derin bir sorun vardı. Körfez güvenlik mimarisi, caydırıcılığı otomatik bir sonuç olarak varsayıyordu. Oysa caydırıcılık, yalnızca askeri varlıkla değil, o varlığın hangi koşullarda ve ne ölçüde kullanılacağına dair inandırıcı bir iradeyle mümkündür. Bu irade hiçbir zaman açık ve bağlayıcı biçimde ortaya konmadı.

Saatler içinde bu güven yerle bir oldu. İran, ABD üslerini barındıran her ülkeyi vurdu. İran’ın Körfez’e ve İsrail’e fırlattığı füze, dron ve roket sayısı yaklaşık 7 bine yaklaştı, bunların yüzde 83’ü Körfez ülkelerini hedef aldı. Hürmüz Boğazı kapandı, günlük transit 135 gemiden 10’a düştü, petrol fiyatı 110 dolar seviyesine çıktı, bölgenin gıda ihtiyacının yüzde 70’inin ithalatı aksadı. Buna rağmen gerçek tablonun, rakamlardan çok daha büyük olduğu açık. Peki bu tablo karşısında söylenmesi gereken ilk şey mağduriyetin sergilenmesi midir? Hayır. Körfez ülkeleri bu savaşın yalnızca kurbanı değil, farkında olarak veya olmayarak, sürecin mimarları da sayılır.

Satılan Güvenlik, Taahhüt Değildi

Körfez güvenlik mimarisi üzerine söylenenler çoğunlukla gerçeği örtbas eder. Doğrusu şudur: ABD, bölgeye onlarca yıldır güvenlik satmıştır, güvenlik taahhüdü vermemiştir. Fark küçük görünse de belirleyicidir. Güvenliği satan taraf, o güvenliğin sınırlarını da belirler. Taahhüt veren taraf ise bunun hesabını vermek zorundadır. Körfez, birincisiyle muhatap olduğu halde ikincisini aldığını zannetti. Güvenliği satın alan taraf, bu güvenliğin kapsamı ve kullanım koşulları üzerinde tam belirleyici değildir. Nihai kullanım kararı çoğu zaman güvenlik sağlayıcının siyasi iradesine bağlıdır. Alıcı ne zaman, nerede ve kimin çıkarı için kullanılacağına tam olarak yön veremez. Dolayısıyla faturayı yalnızca Washington’a kesmek bu gerçeği örter. Bu ilişki biçimi sorgulanmadıkça, aynı bağımlılık modeli her kriz sonrası yeniden üretilir.

Suudi Arabistan, ABD’nin en büyük Dış Askeri Satış (FMS) müşterisidir. Katar ikinci sıradadır. BAE “Büyük Savunma Ortağı” unvanını taşır. Bu unvanı yalnızca Hindistan ile paylaşır. Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Bahreyn “Büyük NATO-Dışı Müttefik” statüsündedir. Bu statüler, kâğıt üzerinde neredeyse mükemmel görünür. Ancak pratikte bu statüler, ağırlıklı olarak gelişmiş ABD silahlarına daha hızlı erişim sağlamaktan öteye gitmez. Bu mimarinin teknik boyutu da çoğu zaman yanlış anlaşılır. Patriot ve benzeri hava savunma sistemleri, sınırlı sayıda balistik füze tehdidine karşı yüksek etkinlik gösterebilir. Ancak yüzlerce füze ve insansız hava aracının eş zamanlı kullanıldığı yoğun saldırı senaryolarında bu sistemlerin etkinliği hızla düşer. Başka bir deyişle, satın alınan sistemler “tam koruma” değil, “kısmi azaltma” sağlar. Yani sistemler çalışsa da yeterli olmadı.

Körfez ülkeleri bu farkı stratejik düzeyde göz ardı etti. Üstelik bu bir maliyet tuzağıdır. Birkaç bin dolarlık dronu düşürmek için milyonlarca dolarlık Patriot füzesi harcamak, savunmayı ekonomik olarak sürdürülemez kılar. Daha kritik bir gerçek ise ABD askeri varlığının yalnızca caydırıcılık üretmediği, aynı zamanda hedef ürettiğidir. İran açısından bakıldığında, ABD üslerini barındıran ülkeler tarafsız aktörler değil, savaşın ileri karakollarıdır. Bu durum, Körfez ülkelerinin güvenliklerini artırmak yerine, onları doğrudan çatışmanın ilk hedefleri haline getirmiştir.

ABD ile Suudi Arabistan arasında NATO’nun 5. Maddesi’ne benzer, yani “sana yapılan saldırıyı bize yapılmış sayarız” hükmü taşıyan resmi ve onaylı bir savunma anlaşması hiçbir zaman imzalanmadı. Trump’ın Katar’a Eylül 2025’te “Katar’a silahlı saldırıyı ABD’nin güvenliğine tehdit sayarız” yazan bir yürütme emri imzalaması, Suudi Arabistan’ın ise aynı düzeyde bile bir güvence alamadan Stratejik Savunma Anlaşması ile yetinmesi, pazarlığın doğasını açıkça gösteriyor. Bir yürütme emri ne NATO taahhüdüdür ne de Kongre onayından geçmiş bir antlaşma. Trump onu yarın iptal edebilir. Nitekim aynı Trump “şoke olduk” demişti. Peki Körfez ülkeleri bunu bilmiyor muydu? Biliyordu. Ve yine de bu mimariyi inşa etmeyi ve sürdürmeyi tercih ettiler.

Körfez Güvenlik Mimarisi Neden Çöktü?

Bu mimari neden ilk büyük sınavında bu kadar hızlı çöktü? Cevap, silahların yetersizliğinde değil, mimarinin kendisinin çelişkili bir önerme üzerine kurulmuş olmasında yatıyor. ABD varlığı, caydırıcı olduğu kadar hedef üretiyor. İran açısından Al Udeid üssünü barındıran Katar ile Bahreyn, tarafsız devletler değil, savaşın ileri karakollarıydı. Patriot sistemleri ise reklamı yapılan kapsamlı korumayı değil, olası saldırının etkisini kısmi olarak azaltmayı sağlıyordu. Ağır saldırı senaryolarında, yani yüzlerce füze ve dronun eş zamanlı kullanımında, bu sistemlerin etkinliği hızla düşüyor. Körfez ülkeleri bunu bilmiyordu demek mümkün değil. Ancak bu gerçek, stratejik hesaplamalara yansıtılmadığı açık.

ABD’nin bölgedeki varlığı, mutlak bir savunma garantisi değil, çıkar temelli bir askeri konumlanmadır. Washington, kendi toprakları doğrudan tehdit edilmediği sürece bölgesel bir savaşta sınırsız risk almaz. Bu gerçek, kâğıt üzerinde ‘ortaklık’ söylemiyle örtülmüş, ancak hiçbir zaman ortadan kalkmamıştır. Körfez ülkeleri, güvenliklerini kolektif bir yapı içinde entegre etmek yerine, ayrı ayrı ABD’ye bağımlı sistemler kurmayı tercih etti. Ortak bir erken uyarı, hava savunma ve komuta kontrol ağı oluşturulmadığı için her ülke saldırılara karşı tek başına tepki vermek zorunda kaldı. Burada dürüst olmak gerekiyor. Körfez monarşileri, bu güvenlik düzenlemesini pasif aktörler olarak değil, bilinçli tercihlerle inşa etti. Katar, Al Udeid Hava Üssü için 1,8 milyar dolar harcadı. Suudi Arabistan, onlarca yıl boyunca ABD silah sistemlerine yüzlerce milyar dolar aktardı. Bahreyn, Beşinci Filo’ya ev sahipliği yapmak için egemenliğinin bir bölümünü işlevsel olarak devretti. ABD varlığı, rejim güvenliğini içeriden ve dışarıdan tehdit edebilecek güçlere karşı caydırıcı bir kalkan işlevi görüyordu.

1990’da Irak, Kuveyt’i işgal ettiğinde ülkeyi kurtaran ABD liderliğindeki koalisyondu. Bu gerçek, arka planda hep durdu. Ancak aynı ülkeler, caydırıcılığın neye karşı ve ne kapsamda işlediğini hiç sormadı ya da sormamak tercih etti. Husiler’in 2019’da Suudi Aramco’nun Abqaiq tesislerine yönelik dron saldırısına ABD’nin sessiz kalmış olması işaret fişeği değil miydi? Eylül 2025’te İsrail’in Hamas liderlerini hedef aldığı Doha saldırısında ise ABD, müttefikine önceden yeterli uyarıyı bile yapmamıştı. Biri İran’dan, diğeri İsrail’den, her ikisi de aynı gerçeği gösteriyordu. Yani bu mimari, Körfez’i korumak için değil, başkalarının çıkarlarına hizmet etmek için kurulmuştu. “Şaşırdık” diyen bir Washington’ın ürettiği caydırıcılığın sınırları çoktan görünür hale gelmişti. Körfez başkentleri bu işaretleri gördü, ancak politika tercihlerine yansıtmadılar.

Bu tercih, onları yalnızca mağdur olarak tanımlamayı zorlaştırır ve süreçte pay sahibi aktörler haline getirir. Ayrıca mağduriyet merkezli dış politika, hesap sorma refleksini zayıflatır. Hesap sorulamayan bir mimari de kendini yenileyemez. Silah envanteri büyüdü. Ancak bu envanteri bağımsız ve entegre biçimde kullanabilecek bir doktrin gelişmedi. Güvenlik ithal edildi, ancak tehdit yerli ve kalıcı kaldı.

Gerçekçi Bir Soru: Ya Alternatif?

Alternatife geçmeden önce bir konuya değinmek gerekir. Çünkü haklı bir itiraz yükselebilir. ABD varlığı olmasaydı tablo daha ağır olmaz mıydı? Muhtemelen olurdu. Ancak bu durum, mevcut modelin başarılı olduğu anlamına gelmez. Tartışılması gereken, ABD’nin varlığı değil, bu varlığın nasıl yanlış anlaşıldığı ve aşırı güvene dönüştürüldüğüdür. Elbette şu soruyu da sormak gerekiyor: ABD güvenlik mimarisinin yerine ne konulacak?

Çin, son yıllarda bölgede ekonomik ağırlığını artırdı. 2023’teki İran-Suudi yakınlaşmasına aracılık etti. Ancak Çin’in Körfez’e yönelik bir güvenlik taahhüdü ne fiilen mevcuttur ne de söz konusudur. Rusya ise Suriye deneyiminin gösterdiği gibi stabilizasyon değil kontrollü kaos üretme konusunda mahirdir. Pakistan’la imzalanan savunma paktı yeni bir perspektif açıyor. Ancak Pakistan’ın Afganistan sınırında kendi güvenlik sorunlarıyla boğuştuğu ve Taliban’ın İran’la dayanışma sinyalleri verdiği hatırlandığında, bu paktın ne anlama geleceği de tartışmaya açıktır.

Körfez İşbirliği Konseyi bünyesinde NATO benzeri bir yapı fikri ise iddialı ama henüz boşlukta duran bir projedir. Körfez ülkelerinin savunma sistemleri birbirleriyle değil, büyük ölçüde ABD altyapısıyla entegredir. Bu bağımlılığı aşmak, yeni silah sistemleri almaktan çok daha kapsamlı bir dönüşüm gerektirir. Mevcut mimari işlevsiz kaldı. Onun yerine geçecek bir alternatif ise henüz yok. Bu çelişki, krizin gerçek derinliğini gösteriyor.

Körfez Ne Yapmalı?

Mimari çöktü, alternatif de hazır değil. Ancak bu hareketsiz kalmak için gerekçe değil. Doğru tutum geçmişten ders almak ve buradan nereye gidileceğini netleştirmektir.

Birinci adım, parçalı yapıyı terk edip entegre bir hava savunma ve erken uyarı ağı kurmaktır. Bu teknik bir mesele değil, on yıldır ertelenen siyasi güven inşasını gerektiren bir karardır. Körfez ülkeleri savaş boyunca saldırılara büyük ölçüde tek başlarına yanıt verdi. Ortak bir komuta ve kontrol ağı olsaydı hem kayıplar azalırdı hem de müzakere gücü artardı.

İkinci adım, savunma kapasitesinin yalnızca sistemlerle değil doktrin ve insan kaynağıyla inşa edilebileceğinin görülmesi konusudur. Bu nedenle ortak eğitim, harp oyunları ve birleşik komuta kültürü geliştirilmeli. Aksi durumda teknik entegrasyon sürdürülebilir olmaz. Körfezin bunu yapması gerekir.

Üçüncü adım, ABD ile ilişkiyi yeniden müzakere etmektir. Kendi topraklarından yönetilen operasyonlar için “çift anahtar” mekanizması talep etmek hem hukuki hem stratejik bir zorunluluktur. Al Udeid’e 1,8 milyar dolar yatırım yapan Katar, o üssün ne zaman ve nasıl kullanılacağında söz hakkı istemiyorsa bu egemenlik değil teslimiyettir. Körfez’in ABD ile ilişkisi müşteri-tedarikçi kalıbından çıkmadıkça, güvenlik satın almanın caydırıcılık üretmediği her savaşta yeniden kanıtlanacaktır.

Dördüncü adım, İran ile doğrudan bir denge siyaseti kurmaktır. Körfez başkentleri on yıldır hem Washington’a hem Tahran’a oynamanın mümkün olduğunu düşündü. Bu savaş, o stratejinin bir yanılsama olduğunu gösterdi. Kalıcı güvenlik yalnızca silahlara yaslanamaz, bölgesel bir gerilim düzenlemesi olmadan döngü kırılmaz.

Beşinci ve belki en somut adım, ekonomik dayanıklılıktır. Hürmüz’ün kapanması Körfez’in tek bir boğaza olan kırılganlığını ortaya koydu. Bypass boru hatlarını genişletmek, Kızıldeniz ve Arap Denizi’ndeki lojistik altyapıyı güçlendirmek, petrol gelirlerine olan bağımlılığı azaltmak artık tercih değil zorunluluktur.

Gerçek şu: Bu savaşta Körfez ülkeleri bir dış gücün saldırısına uğradı. Ancak ortaya çıkan tablo, büyük ölçüde, onlarca yıldır benimsedikleri güvenlik modelinin bedeli oldu. Üslerini kiraladılar, silahlarını aldılar, statülerini korudular ama ortak bir savunma doktrini geliştirmediler, caydırıcılığın sınırlarını test etmediler, Washington’ın hangi koşullarda savaşa gireceğini sorgulamadılar. 2019’da Husiler’in Abqaiq’e yönelik dron ve füze saldırısı ile 9 Eylül 2025’te İsrail’in Hamas liderlerini hedef aldığı Doha saldırısı, güvenlik mimarisinin sakat kurgulandığının işaret fişekleriydi. Biri İran’dan, diğeri İsrail’den, her ikisi de aynı gerçeği gösteriyordu. Yani bu mimari, pratikte Körfez’i korumaktan çok başkalarının çıkarlarına hizmet eden bir işleve sahipti.

Körfez hanedanlıkları önlerinde duran soruyu artık erteleyemezler. Temel soru, güvenliği bir meta gibi satın almaya devam mı edecekler, yoksa onu bizzat üreten bir aktöre mi dönüşecekler? İkincisini seçmek, doktrin geliştirmeyi, risk almayı ve Washington ile eşit zeminde müzakere etmeyi göze almayı gerektiriyor. Birincisini seçmek, bir sonraki savaşın faturasını şimdiden kabullenmek demektir

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.