1. HABERLER

  2. ÜMMET COĞRAFYASI

  3. İRAN

  4. Pezeşkiyan'dan ABD halkına: "Savaş sizin hangi sorununuzu çözüyor?"
Pezeşkiyan'dan ABD halkına: "Savaş sizin hangi sorununuzu çözüyor?"

Pezeşkiyan'dan ABD halkına: "Savaş sizin hangi sorununuzu çözüyor?"

İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, ABD halkına hitaben yayımladığı mektupta İran’ın hiçbir millete düşmanlık beslemediğini vurgularken, ABD’nin bölgedeki politikalarını eleştirdi.

A+A-

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ABD halkına hitaben mektup yayımladı. Mektupta Pezeşkiyan, İran halkının, Amerika, Avrupa ve komşu ülkeler de dahil olmak üzere hiçbir millete karşı düşmanlık beslemediğini, ülkesinin tarih boyunca saldırılara maruz kalmasına rağmen halk ve devletler arasında ayrım yaptığını ifade etti.

Pezeşkiyan, İran’ın tehdit olarak sunulmasının bir algı ürünü olduğunu ve bunun İran’a yönelik saldırıları meşrulaştırmak ve silah sanayi sektörünü beslemek için yapıldığını, ABD’nin İran’ın çevresinde yoğun bir askeri yığınak yaptığını ve İran’a saldırdığını ülkesinin söz konusu bu şartlar altında savunma kapasitesini geliştirmekten de vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Pezeşkiyan’ın söz konusu mektubunun tam metninde şu ifadeler yer alıyor:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

ABD halkına ve çarpıtılmış anlatıların ve yapay gündemlerin ortasında gerçeği aramaya ve daha iyi bir yaşamı hedeflemeye devam eden herkese:

İran — adı, karakteri ve kimliğiyle — insanlık tarihinin en eski kesintisiz medeniyetlerinden biridir. Tarihsel ve coğrafi avantajlarına rağmen İran, modern tarihinde hiçbir zaman saldırganlık, yayılmacılık, sömürgecilik ya da tahakküm yolunu seçmemiştir. İşgal, istila ve küresel güçlerin sürekli baskısına maruz kalmasına rağmen — ve birçok komşusuna kıyasla askeri üstünlüğe sahip olmasına rağmen — İran hiçbir zaman bir savaşı başlatmamıştır. Ancak kendisine saldıranları kararlılıkla ve cesaretle püskürtmüştür.

İran halkı, Amerika, Avrupa ya da komşu ülkelerin halkları da dahil olmak üzere diğer milletlere karşı düşmanlık beslememektedir. Gurur duydukları tarihleri boyunca tekrar eden dış müdahalelere ve baskılara rağmen İranlılar, hükümetlerle halkları her zaman net bir şekilde ayırt etmiştir. Bu, geçici bir siyasi tutum değil, İran kültürüne ve kolektif bilincine kök salmış bir ilkedir.

Bu nedenle İran’ı bir tehdit olarak göstermek ne tarihsel gerçeklerle ne de günümüz gözlemleriyle örtüşmektedir. Böyle bir algı, güçlü aktörlerin siyasi ve ekonomik çıkarlarının bir ürünüdür — baskıyı meşrulaştırmak, askeri üstünlüğü sürdürmek, silah sanayisini canlı tutmak ve stratejik pazarları kontrol etmek için bir düşman yaratma ihtiyacının sonucudur. Böyle bir ortamda, tehdit yoksa icat edilir.

Aynı çerçevede, Amerika Birleşik Devletleri, kuruluşundan bu yana en azından savaş başlatmamış bir ülke olan İran’ın çevresine en büyük askeri güç, üs ve kapasite yığınağını konuşlandırmıştır. Bu üslerden son dönemde gerçekleştirilen Amerikan saldırıları, bu askeri varlığın ne denli tehditkâr olabileceğini göstermiştir. Doğal olarak, böyle koşullarla karşı karşıya kalan hiçbir ülke savunma kapasitesini güçlendirmekten vazgeçmez. İran’ın yaptığı ve yapmaya devam ettiği şey, meşru öz savunmaya dayalı ölçülü bir tepkidir; hiçbir şekilde savaş ya da saldırganlık başlatma değildir.

İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler başlangıçta düşmanca değildi ve iki halk arasındaki ilk temaslar gerilimden uzaktı. Ancak dönüm noktası, İran’ın kendi kaynaklarını millîleştirmesini engellemeyi amaçlayan yasa dışı bir Amerikan müdahalesi olan 1953 darbesi oldu. Bu darbe İran’ın demokratik sürecini sekteye uğrattı, diktatörlüğü yeniden tesis etti ve İranlılar arasında

ABD politikalarına yönelik derin bir güvensizlik yarattı. Bu güvensizlik, Amerika’nın Şah rejimine verdiği destekle, 1980’lerdeki dayatılmış savaşta Saddam Hüseyin’i desteklemesiyle, modern tarihin en uzun ve en kapsamlı yaptırımlarını uygulamasıyla ve nihayetinde — üstelik müzakereler sürerken iki kez — İran’a yönelik provokasyonsuz askeri saldırılarıyla daha da derinleşti.

Ancak tüm bu baskılar İran’ı zayıflatmayı başaramamıştır. Aksine ülke birçok alanda güçlenmiştir: okuryazarlık oranı İslam Devrimi öncesindeki yaklaşık %30 seviyesinden bugün %90’ın üzerine çıkmıştır; yükseköğretim büyük ölçüde genişlemiş; modern teknolojide önemli ilerlemeler kaydedilmiş; sağlık hizmetleri iyileşmiş ve altyapı geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde gelişmiştir. Bunlar, kurgulanmış anlatılardan bağımsız olarak gözlemlenebilir gerçeklerdir.

Bununla birlikte yaptırımların, savaşın ve saldırganlığın dirayetli İran halkının yaşamları üzerindeki yıkıcı ve insanlık dışı etkisi küçümsenmemelidir. Süregelen askeri saldırılar ve son bombalamalar insanların yaşamlarını, tutumlarını ve bakış açılarını derinden etkilemektedir. Bu, temel bir insani gerçeği yansıtır: savaş hayatlara, evlere, şehirlere ve geleceklere onarılamaz zarar verdiğinde, insanlar sorumlulara karşı kayıtsız kalmaz.

Bu noktada temel bir soru ortaya çıkmaktadır: Bu savaş gerçekte Amerikan halkının hangi çıkarına hizmet etmektedir? İran’dan kaynaklanan, bu tür bir davranışı haklı çıkaracak somut bir tehdit var mıydı? Masum çocukların katledilmesi, kanser tedavisine yönelik ilaç tesislerinin yok edilmesi ya da bir ülkeyi “taş devrine döndürmekle” övünmek, Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel itibarına daha fazla zarar vermekten başka neye hizmet etmektedir?

İran müzakere yolunu seçmiş, anlaşmaya varmış ve tüm yükümlülüklerini yerine getirmiştir. Bu anlaşmadan çekilme, çatışmayı tırmandırma ve müzakereler sürerken iki saldırı gerçekleştirme kararı, ABD hükümetinin aldığı yıkıcı kararlardır — yabancı bir saldırganın yanılsamalarına hizmet eden tercihlerdir.

İran’ın enerji ve sanayi tesisleri dahil olmak üzere hayati altyapısına yönelik saldırılar doğrudan İran halkını hedef almaktadır. Bu eylemler yalnızca bir savaş suçu olmakla kalmaz, aynı zamanda İran sınırlarının çok ötesine uzanan sonuçlar doğurur. İstikrarsızlık yaratır, insani ve ekonomik maliyetleri artırır ve gerilim döngülerini sürdürerek yıllarca sürecek kırgınlıkların tohumlarını eker. Bu bir güç göstergesi değil; stratejik bir çıkmazın ve sürdürülebilir çözüm üretme yetersizliğinin göstergesidir.

Ayrıca şu da sorulmalıdır: Amerika bu saldırganlığa, İsrail adına bir vekil olarak mı dahil olmuştur? İsrail’in İran tehdidi algısını üreterek dikkatleri Filistinlilere karşı işlediği suçlardan uzaklaştırmaya çalıştığı doğru değil midir? İsrail’in, kendi çıkarları uğruna yükü İran’a, bölgeye ve Amerika’nın kendisine kaydırarak İran’la son Amerikan askeri ve son vergi doları kalana kadar savaşmayı hedeflediği açık değil midir?

“Önce Amerika” yaklaşımı bugün gerçekten ABD hükümetinin öncelikleri arasında mıdır?

Sizi, bu saldırganlığın ayrılmaz bir parçası olan dezenformasyon mekanizmalarının ötesine bakmaya davet ediyorum. Bunun yerine İran’ı ziyaret etmiş insanlarla konuşun. İran’da eğitim almış ve bugün dünyanın en saygın üniversitelerinde ders veren ya da araştırma yapan, ya da Batı’daki en ileri teknoloji şirketlerine katkı sağlayan başarılı İranlı göçmenleri gözlemleyin. Bu gerçekler, size İran ve halkı hakkında anlatılan çarpıtılmış bilgilerle örtüşüyor mu?

Bugün dünya bir yol ayrımındadır. Çatışma yolunda ilerlemeye devam etmek her zamankinden daha maliyetli ve sonuçsuzdur. Çatışma ile etkileşim arasındaki seçim gerçektir ve sonuçları nesiller boyunca geleceği şekillendirecektir. Binlerce yıllık gururlu tarihi boyunca İran birçok saldırganı geride bırakmıştır. Onlardan geriye yalnızca tarihte lekelenmiş isimler kalmış; İran ise dirençli, onurlu ve gururlu bir şekilde varlığını sürdürmüştür.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.