Pahalı hayat, ucuz emek, yoksul gelecek
Ülkenin Ekonomik, Siyasal ve Ahlakî Çıkmazı
Kimi ülkelerin temel sorunu yalnızca yüksek enflasyon, düşük ücretler veya hayat pahalılığı değildir. Asıl sorun, ülkenin ekonomik potansiyeliyle yurttaşlarının yaşam koşulları arasındaki giderek büyüyen uçurumdur.
Bizimki gibi 'orta-gelir ve gelişme tuzağı'ndan çıkamayan ülkelerde insanlar, çarşıda birçok mal ve hizmet için Avrupa fiyatlarıyla karşılaşıyor. Ancak Avrupa’nın çok gerisindeki ücretlerle yaşamaya çalışıyor.
Çalışmak refah sağlamıyor, emeklilik huzur getirmiyor, eğitim iyi bir geleceği garanti etmiyor. Gelişmiş ülkelerin fiyatları, gelişmekte olan bir ülkenin ücretleri ve giderek aşınan bir orta sınıf… Türkiye’nin ekonomik çelişkisi budur.
Üstelik mesele yalnızca kaynak yetersizliği değildir. Türkiye, üretim kapasitesi, yetişmiş insan gücü, girişimcilik birikimi ve coğrafi avantajlarıyla çok daha yüksek bir refah düzeyine ulaşabilecek bir ülkedir. Ancak bu potansiyel; yanlış ekonomi politikaları, kurumsal aşınma, hukukî güvensizlik, liyakat eksikliği ve kayırmacılıkla sınırlandırılmaktadır.
Türkiye’nin sorunu yalnızca yeterince zenginleşememek değil, potansiyelinden çok daha az ürettiği zenginliği adil ve verimli biçimde değerlendirememektir.
Yolsuzluk iddialarının gölgesinde, kamu kaynaklarının kullanımında şeffaflığın zayıfladığı, kamu ihalelerinde rekabetin kağıt üzerinde kaldığı, liyakatin yerini siyasal sadakatin aldığı bir düzende ekonomik kalkınmayı sürdürmek neredeyse olanaksızdır. Devletin görevi belirli çevrelere ayrıcalık dağıtmak değil, herkes için eşit fırsatlar yaratmaktır. Çünkü kamu kaynakları iktidarların mülkü değil, milletin ortak servetidir.
Türkiye’nin uzun yıllardır aşamadığı orta gelir sorunu da bu tablodan bağımsız değildir. Katma değeri yüksek üretim, bilim, teknoloji ve verimlilik yerine ucuz emeğe, tüketim ve kredi genişlemesine, inşaat ve rant odaklı büyümeye yaslanan bir ekonomi, bir noktadan sonra kendi sınırlarına çarpar. Nitekim çarpmıştır.
Emeği ucuz, hayatı pahalı, zenginliği üretimden değil ranttan gelen bir ülkede toplumsal refah gelişmez.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın temel kaygısı daha iyi yaşamak değil, mevcut yaşam düzeyini koruyabilmektir. Gençler geleceklerini yurt dışında arıyor, nitelikli insan gücü kaybediliyor, orta sınıf daralıyor, emekliler geçim mücadelesi veriyor. Toplumun geniş kesimleri için ekonomik büyüme rakamlarıyla günlük hayatın gerçekleri birbirinden kopuyor.
Bu tabloyu yalnızca küresel krizlerle, dış gelişmelerle veya geçici ekonomik dalgalanmalarla açıklamak mümkün değildir. Enflasyonun kalıcılaşmasında, gelir dağılımının bozulmasında, kurumlara güvenin aşınmasında ve üretken yatırımların yetersizliğinde siyasal tercihlerin belirleyici sorumluluğu vardır.
Türkiye yoksul bir ülke olmaya mahkûm değildir. Fakat kamu yararını gözetmeyen yönetimin, kurumsal zayıflığın ve adaletsiz bölüşümün bedelini toplumun geniş kesimlerine ödeten bir düzen içinde zenginleşmesi de mümkün değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca enflasyonu düşürmek değildir. Hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek, kurumları güçlendirmek, kamu yönetiminde hesap verebilirliği sağlamak, üretimi ve verimliliği artırmak, gelir dağılımını iyileştirmek ve emeğin hakkını teslim etmektir.
Çünkü Türkiye’nin asıl çıkmazı yalnızca orta gelir tuzağı değildir; orta gelir tuzağını kalıcılaştıran bir yönetim ve kurumlar krizidir.
Artık şu gerçeği açıkça söylemek gerekir:
Enflasyon bir ekonomik sonuçtur. Yoksulluğun kalıcılaşması siyasal bir sorumluluktur. Yolsuzluk kalkınmanın düşmanıdır. Adaletsizlik ise bir ülkenin geleceğinden çalmaktır.
Türkiye’nin kaderi yoksulluk değildir. Ama kusurlu yönetim sürdükçe, ülkenin zenginleşme potansiyeli yurttaşlarının refahına dönüşmeyecektir.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir ekonomik mucize değil; akla, bilime, hukuka, liyakate ve adalete dayanan yeni bir yönetim anlayışıdır.


