Kıbrıs için
Birleşmiş Milletler, Soğuk Savaş sonrasında niteliklerini ve işlevlerini peyderpey kaybetti. Bugün teşkilât âdeta can çekişiyor. Türkiye Cumhûriyeti Cumhûrbaşkanı Tayyip Erdoğan bu sürece en isâbetli teşhis koyan liderlerden birisi. BM kürsülerinde yaptığı konuşmalarda mütemâdiyen “Dünyânın 5’ten büyük” olduğuna dikkat çekerek teşkilâtın yeni bir yapılanmaya ihtiyaç duyduğunu ifâde etti. Heyhat, buna dâir bir en küçük bir adım bile atılmış değil.
Teşkilâtın yaşadığı krizleri bir bakıma tabiî görmek gerekiyor. BM, Soğuk Savaş devrinin ihtiyaçlarına göre yapılandırılmıştır. Sovyet Bloku, Atlantik Bloku ve Bağlantısızlardan meydana gelen bir dünyâ kompozisyonu için tasarlanmış bir yapıdır bu. Soğuk Savaş sona erdikten sonra bu dengeler birer birer ortadan kalkmaya başladı. ABD olanca azgınlığı ile sağa sola saldırmaya başladı. Uluslararası ilişkilerde mevcut olan normlar tanınmadı diyemem ama doğrudan ABD’nin menfaatlerine göre yeniden yorumlandı. Menfaatlerini uluslararası referans değerlerinin kılıfına oturtan ABD, NATO ile berâber BM’yi de pek çok hâdisede peşinden sürükledi. Bunun uzun zamân devâm ettirilemeyeceği gün kadar âşikârdı. Nitekim öyle de oldu. ABD saldırganlığı, bir noktadan sonra artık BM’yi, hattâ NATO’yu bile düşünmeden tek başına davranmaya başladı. Trump devri tam da bu kopuşlara işâret ediyor.
Müflis BM teşkilâtı ne Afganistan’da, ne Ukrayna’da varlık gösterebildi. Gazze soykırımında ise sesi soluğu çıkmadı. Kanaatim odur ki, iflâs zincirinin son ve en büyük halkası da buydu. İsrâil Gazze’de kadın,çocuk dinlemeden büyük bir katliama giriştiğinde BM zeminlerinden mânâlı ve ses getiren hiçbir çıkış olmadı. Genek Kurullarda yapılan kınayıcı konuşmalar ise binanın duvarlarını aşamadı. İsrâil’in ABD ile berâber İran’a saldırmasında da aynı tepkisizlikle karşılaşıyoruz. BM için ifâde edilebilecek yegâne husus, iç dengeleri ortadan kalktığı ve kimsenin kullanmaya bile tenezzül etmeden âtıl bıraktığı bir enkaz hâline gelmiş olmasıdır. Üzerine ölü toprağı serpilmiş bu teşkilât arada bir kıpırdanıyor ve bir yerlerde zuhûr ediyorsa bunu kendi inisiyatifine yormak son derecede safdil bir değerlendirme olacaktır. Bu hâllerde şüphelenilmesi gereken husus, birilerinin onu kullanmakta olduğudur.
BM’nin Genel Sekreteri olan Guterres, vazifesinin bitmesine birkaç ay kala harekete geçti ve kendisi gibi Lâtin kökenli olan bir hanımefendi olan Maria Angela Cuellar’ı şahsî temsilcisi olarak Kıbrıs meselesini çözmesi için devreye soktu. İnsanın “Hayırdır inşaallah” diye sorası geliyor. Gazze, Ukrayna ve İran için kılını kıpırdatmayan BM, ne oldu da birden “en kahraman Rıdvan” kesilerek harekete geçti? Muhtemelen bunu, kapasitesi sıcak meseleleri çözmeye elvermeyen BM’nin minimalist bir çizgide “donmuş meseleleri” hâlletme teşebbüsü olarak değerlendirenler de vardır. Guterres, “Hiçbir yerde bir şey beceremedik; hiç değilse gider ayak Kıbrıs’ı hâlledelim de torunlarımız bununla iftihâr etsin” demiş olabilir mi? Safdilliğe doymayanlar varsa buna inanabilir. Ama meselenin hiç de bu olmadığını görebiliyoruz.
Son iki yazımda denizlerin ehemmiyeti hakkında bâzı hususları ifâde etmeye gayret sarfettim. Akdeniz’in bizim için ne kadar hayâtî olduğuna da yerimin müsaade ettiği nispette işâret ettim. Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak ile alâkalı târihini aşırı bir yorumun konusu yapıp su kısmını ihmâl etmenin ne kadar eksik kalacağını hatırdan çıkarmamak gerekiyor. (Fuzûlî Su Kasidesi’ni boşuna yazmadı). Mesele sâdece akar ve tatlı sularla bereketlenen topraklarla hudutlu değil. Deniz boyutuna baktığımızda bambaşka ve çok derin başka bir gerçek ile karşılaşıyoruz. Osmanlı her şeyden evvel su temelli bir Akdeniz medeniyetidir. Osmanlı Doğu Akdeniz’in sâhibiydi. Ege adalarının yanı sıra, üç büyük ve hayâtî ehemmiyete sâhip olan ada; Rodos, Girit ve Kıbrıs’ın fethi çok sancılı, büyük bedeller ödeyerek imparatorluk varlıklarına dâhil edilmiştir. İmparatorluğun çöküşünde bu adaların kaybı çok kanlı ve trajik olmuştur. O günlerde düvel-i muazzamanın temel gâyesi Türkleri Akdeniz’den kesmekti. Bunu büyük ölçüde de becerdiler. Haritaya bakan herhangi bir insan bunu bir çırpıda anlar.
Türkiye bu muhasaraya iki huruç harekâtı ile karşılık verebildi. İlki 1974 Kıbrıs Harekâtı, ikincisi ise 2019’da Mâvi Vatan’ın ilânıdır. Düvel-i Muazzama bunun bedelini Türkiye’ye ödetmek için her şeyi yaptı. Ambargolar, iç savaş kışkırtıcılığı ve 12 Eylül felâketi bunun faturasıydı. Her şeye rağmen direndik. Kıbrıs yarım asırdır donmuş bir mesele olarak kaldı. KKTC’nin ilânı uluslararası seviyede tanınmadı. BM ise Türkiye’yi işgâlci bir devlet olarak kınadı. KKTC dünyâdan tecrit edildi. Güney Kıbrıs ise bir oldu bittiye getirilerek AB’ye dâhil edildi. 2004’de BM sahnedeydi. O meş’um Annan plânı,Türkiye’yi AB’ye almak vaadi ile yutturulmak istendi. AB’nin altın zamanlarıydı o seneler. AB’nin refahından pay almak isteyen bir zihniyetle az daha Kıbrıs’tan oluyorduk. Allahtan Rum maksimalizmi bu oyunu bozdu. Bizi de kendimize bir miktar getirdi. Yeniden kırmızı çizgilerimize döndük.
Köprünün altından çok sular aktı. Doğu Akdeniz’de büyük enerji kaynakları keşfedildi. Arap Baharı Ortadoğu’yu perişan etti. İsrâil devreye girdi. Levant coğrafyasının kritik limanlarını ele geçirmek ve Doğu Akdeniz’de enerji tekeli olmak için kanlı bir süreci başlattılar. ABD-İsrâil -Yunanistan ve Fransa birlikte çalışıyorlar. Mâvi Vatan ve Kıbrıs bu süreçte kilit bir rol oynuyor. İsrâil’de ve Yunanistan’da hastalıklı bir Türkiye düşmanlığı boşuna mı yükseliyor? Güney Kıbrıs’ta çeşitli anlaşmalar yaparak Fransa ve İsrâil askerî üsler açıyor. Türk Cumhûriyetlerinden bâzıları bizi yüzüstü bırakıp GKRY ile yakınlaşıyor. İsrâil sözde Ermeni soykırımını kabul ediyor. ABD Libya’da Türkiye’yi devre dışı bırakacak senaryoları işletiyor. Bunlar yaşanırken. Guterres ve Angela Hanımefendinin sahneye çıkması sizce bir tesâdüf olabilir mi? Yine vaadler saçılıyor. Eğer adadaki askerî varlığımızı ortadan kaldıran ve garantörlük hakkımızı elimizden alan bu sözde barış anlaşmasını kabul edecek olursak, Gümrük Birliği anlaşması gözden geçirilecek, vize kolaylıkları sağlanacakmış… Çok kritik bir geçitte yol alıyoruz. Atılacak bir geri adım, verilecek olan bir küçük tâviz bizi telâfisi olmayacak olan bir zemine çekmeye çalışıyor.
Not: Son yazımda ABD- Fransa-Yunanistan-İsrâil dörtlüsüne karşı Türkiye-İtalya-İspanya-Cezâyir dörtlüsünün yükseltilmesinin doğru olacağını yazmıştım. Nasıl olduysa İspanya yerine İsrâil yazmışım. Okurlarım ikaz etti. Kendilerine teşekkür eder, düzeltir ve özür dilerim.


