1. HABERLER

  2. EDEBİYAT DEFTERİ

  3. MAKALELER

  4. İran ve Türkiye’nin Yazgısı Üzerine Uzun Bir Not
İran ve Türkiye’nin Yazgısı Üzerine Uzun Bir Not

İran ve Türkiye’nin Yazgısı Üzerine Uzun Bir Not

İran, Batı sistemine entegre olursa, Washington’un da Batı’nın da bölgedeki seçenek sayısı artar. Seçenek artarsa vazgeçilmezlik azalır, vazgeçilmezlik azalırsa pazarlık gücü erir. Türkiye açısından İran’ın Batı’yla normalleşmesi, bölgesel rekabetin param

A+A-

Ortadoğu’nun haritası cetvelle çizilmiş gibi görünür uzaktan. Düz çizgiler, keskin sınırlar… Oysa yakından bakınca haritanın aslında “titrediğini” fark edersiniz. Bu coğrafyada sınırlar, sinir sisteminin kılcal damarları gibidir. Bir yerde olan, başka bir yerde hissedilir. 

Jeopolitiğin gerçeğine göre devletler yalnızca dağlarla, denizlerle, çöllerle değil, komşularının kaderiyle de çevrilidir. Türkiye ile İran arasındaki ilişki de hiçbir zaman sıradan komşuluk olmadı. İki ülke arasında yüzyıllardır süregelen bir ilişki var, ne tam bir düşmanlık ne de serin bir dostluk. Osmanlı ile Safevi arasında değişen zamana ait olan bu ilişki, anlaşmalardan çok sınırın iki yakasında birbirini izleyen gözlerin hafızasıyla şekillendi. Bu yüzden Ankara’nın İran’a bakışı ideolojik değil, refleksiftir. Ve kanun gibi bir şeydir bu: Refleksler ideolojilerden daha dürüsttür. 

1979’da İran’da monarşi devrildiğinde Washington için bu bir müttefik kaybıydı. Batı’nın Ortadoğu’daki ana sütunu çökmüştü. Bu, Türkiye’yi daha “değerli” yaptı ama aynı zamanda daha kırılgan hale getirdi. Jeopolitiğin acımasız yasası devreye girdi. Stratejik değer arttıkça baskı da arttı. Bunu da 1980 Eylül’ünün 12’sinde acıyla anladık. Yani komşunun devrimi Türkiye’ye prestijle birlikte bir travma da getirdi.

Bir Rejim Değişikliğinin Matematiği

1979 devrimi yalnızca bir iktidar devri değildi, bir kimlik inşasıydı. O kimlik, dışarıdan gelen baskıyla içeride daha sert bir çekirdeğe dönüştü. Yaptırımlar halkı eziyor ama öfkenin ana ekseni rejime yerine yaptırımlara yönelebiliyordu. Füzeler düşüyor ama milliyetçilik yükselebiliyordu. Bunu yalnızca propaganda olarak okumak da kolay. Asıl zor olan, travmanın gerçek olduğunu kabul etmek. İran, dış müdahaleleri yaşamış, Musaddık’ın petrolü elinden alınmış, Saddam’ın silahlarını Batı’nın sessizliği eşliğinde soluklamış bir ülkedir. Bu hafıza kuşaktan kuşağa geçiyor ve “rejim değişikliği” ifadesi her duyulduğunda o hafıza yeniden devreye giriyor. Dışarıdan gelen her şey, sistemi genişletmek yerine içerideki yoğunlaşmayı güçlendiriyor.

İran’ı haritada görmek ile İran’a gitmek arasında fark var. Türkiye’nin iki katı büyüklüğünde, Avrupa’nın dörtte birine denk bir yüzölçümü, kuzeyde Elburz’un karlı sırtları, güneyde Zagros’un dağları, ortada ovaları. Bunlar aynı zamanda bir savunma sistemi demektir. ABD için Afganistan ve Irak’ta öğrenilen o ders burada çok daha ağır bir fatura keser. Bir ülkeyi bombalamak başkadır, bambaşka bir şeydir. “Sahayı” tutamazsanız hiçbir anlamı yoktur. Tarih de zaten bunun ayrıntılarıyla dolu. İskender geçti, Araplar fethetti, Moğollar yakıp yıktı. Hepsi bir iz bıraktı. Ama İran hepsini sindirdi, eritti, bir şekilde kendisi olmaya devam etti. Yani, fiili işgal olmadan (eğer çok büyük bir halk hareketi olmazsa) rejim değişikliği bugün neredeyse imkânsız.

Ama diyelim ki ben hatalıyım ve rejim dış müdahaleyle düşmek üzere. Dış politika analizlerinde sık yapılan hatalardan biri rejim değişimini sonuç sanmaktır. Oysa rejim değişimi yalnızca başlangıçtır. Asıl mesele değişimin nasıl olduğudur. Bir ülkenin rejimi “kontrollü geçiş”, “yapılandırılmış çöküş” ya da “tam çöküş” gibi üç ana eksende değişebilir. Ama her biri Türkiye için farklı bir kader yazacaktır.

Eğer İran’da Batı’yla uyumlu, kurumsal, istikrarlı bir yönetim kurulursa ABD bunu dünyaya “başarı hikâyesi” diye anlatır. Gazeteler “Gerçek Devrim” manşetleri atar, yatırımcılar uçağa binip Tahran’ın yolunu tutar, diplomasi diline iyimserlik dolar ama böyle bir senaryoda görünmeyen şeyler de var. Bu durumda, Türkiye’nin stratejik parlaklığı solar. Çünkü ülkelerin gücünü bazen kendileri değil, alternatiflerinin duruşu ve zayıflığı belirler. İran, Batı sistemine entegre olursa, Washington’un da Batı’nın da bölgedeki seçenek sayısı artar. Seçenek artarsa vazgeçilmezlik azalır. Vazgeçilmezlik azalırsa pazarlık gücü erir. 

Büyük devletler plan yapar, küçük devletler dua eder. Peki, orta büyüklükteki devletler? Onlar da hesap yapar. Türkiye tam olarak bu kategoriye giriyor sanırım. Türkiye’nin dış politikası çoğu zaman ideolojik görünür ama aslında matematikseldir. İran’da rejim değişimi olasılığı bu yüzden Türkiye için dış değil iç meseledir. Uluslararası ilişkiler kitapları ülkeleri aktör diye anlatır. Oysa bazı ülkeler aktör değil sensördür. Bölgedeki değişimi ilk hisseden, ilk tepki veren, ilk sarsılan… Türkiye böyle bir ülkedir. İran’da bir rejim değişirse Washington yeni bir strateji yazar, Avrupa yeni bir diplomasi kurar, piyasalar yeni fiyat belirler. Türkiye açısından İran’ın Batı’yla normalleşmesi, bölgesel rekabetin parametrelerini de değiştirir. Yaptırımlar ve izolasyon nedeniyle sınırlı kalan İran kapasitesi, böyle bir dönüşümle birlikte genişlediğinde, rekabet daha doğrudan ve daha yoğun hale gelecektir. Her şeyde öte, İran’daki olası bir rejim değişikliği, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki yerini nasıl tanımladığına dair daha derin bir meseleye de işaret edecektir.

Ya “Tam Çöküş” Olursa

Tarih bize rejimlerin devrilmesinin değil, çökmesinin korkunç olduğunu öğretti. 

Devlet çöktüğünde harita yerinde durur ama düzen dağılır. Böyle bir İran, göç yollarını Türkiye’ye çevirir, kaçakçılığı tek ekonomi kalemi haline dönüştürür, milis ağları patronsuz kalır. Türkiye bir gecede komşu olmaktan çıkar, cephe olur. Cephe devletlerinin kaderi de bellidir. Savunma refleksi, siyaseti boğar. Diplomasi sertleşir. İç siyaset militerleşir. Toplum psikolojisi ve güvenlik daralır. Bunlar olduğunda demokrasi hissi de daralır. Devletler devrimden değil belirsizlikten korkar. Çünkü belirsizlik, sonsuz ihtimal demektir. 

Cihat Arpacık - Perspektif

Türkiye açısından mesele uzun süredir İran’ın “tahmin edilebilir” düzlemde kalmasıydı. Çünkü, tahmin edilebilir rakip, tahmin edilemez dosttan güvenlidir. Bu yüzden Ankara’nın içgüdüsel politikası çoğu zaman statükoyu tercih etmek olur. Statüko heyecan verici değildir ama hayatta kalma duygusu da zaten heyecan aramaz.

Irak’ın 2003 sonrası yaşadıkları Ankara’nın hafızasında hâlâ canlı. Saddam rejiminin devrilmesi ilk anda bölgeye demokrasi geleceği vaadiyle sunulmuştu. Sonuç ise uzun süreli otorite boşluğu, mezhep savaşları ve sınır aşan istikrarsızlık oldu. Türkiye o yıllarda bir şey öğrendi. Komşu ülkedeki rejimin karakteri kadar devletin ayakta kalıp kalmaması da hayati önemdeydi. Bu yüzden Ankara için en riskli ihtimal düşman bir İran değil, çökmüş bir İran’dır. Rakiple bir şekilde müzakere edilip onlarla anlaşmak mümkündür. Eğer karşınızda çökmüş bir devlet varsa böyle bir imkân da yok demektir.

Coğrafyanın İronisi

Türkiye ile İran yüzyıllardır rakip ama aynı zamanda birbirini dengeleyen iki tarihsel aktör. Osmanlı ile Safevi arasındaki mücadele sadece savaş değil denge üretmişti. Biri aşırı güçlendiğinde diğeri sınır çizmişti. Bu tarihsel denge modern çağda da farklı biçimlerde sürdü. İran bölgesel nüfuzunu artırdığında Türkiye karşı ağırlık oldu. Türkiye etkinliğini genişlettiğinde İran sınır koydu. Bu karşılıklı denge, paradoksal biçimde istikrar üretti. Eğer İran sahneden çekilir ya da etkisizleşirse ortaya çıkacak boşluk yalnız fırsat değil aynı zamanda yük getirir. Türkiye böyle bir boşlukta kendini beklemediği kadar geniş bir sorumluluğun içinde bulabilir. Bölgesel güç olmak kulağa cazip gelir ama bölgesel boşlukta güç olmak çoğu zaman tercih değil, zorunluluktur. Bunun yaratacağı sorulara yanıt vermek ise çok uzun bir süre alabilir.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.