1. HABERLER

  2. EDEBİYAT DEFTERİ

  3. MAKALELER

  4. İpe Un Sermenin On Bir Yılı: Aynı Taktik, Yeni Şartlar
İpe Un Sermenin On Bir Yılı: Aynı Taktik, Yeni Şartlar

İpe Un Sermenin On Bir Yılı: Aynı Taktik, Yeni Şartlar

Silah bırakmak bir pazarlık kozu değil, yapılan görüşmelerin gereğidir. Örgüt bu gereği ne tümüyle reddediyor ne de yerine getiriyor. Süreç tam da bu ikisi arasında, askıda kalıyor.

A+A-

Adnan BOYNUKARA - Perspektif

Tarihte her şey iki kez yaşanır.

İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.

(Marx, Hegel’e atfen)

28 Şubat 2015’te Başbakanlık Dolmabahçe ofisinde Çözüm Süreci’nin yeni bir aşaması olarak, Öcalan’ın “Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı silah kullanmaya son verme” çağrı metni okundu. Açıklamanın üzerinden yirmi dakika geçmeden ilk itiraz geldi. Aradan on bir yıl geçti. Bu kez PKK’nin silah bırakması ve kendini feshetmesine ilişkin bir süreç başladı. Açıklamalar yapıldı, görüşmeler gerçekleşti, bir TBMM Komisyonu kuruldu, bir rapor hazırlandı ve nihayet sürece ilişkin yasa taslağı Meclis’ten 467 oyla kabul edilerek yasalaştı. Bu, 2015’in aksine, adımın Meclisteki hemen her kesimin ortaklaştığı nadir bir siyasi mutabakatla atıldığını gösteriyor.

Süreç kendi mecrasında ilerliyor, yasal çerçevenin içerdiği adımlar atılmaya başlandı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında bir komisyon ve alt komisyonlar kuruldu. Ama kırk gün geçmeden ‘itirazlar’ yine gelmeye başladı. 28 Şubat 2015 ile yasal metnin kabul edildiği 10 Ağustos 2026 arasında binlerce hayat ve sayısız görüşme var. Değişmeyen şey şu: devlet somut bir adım attığında örgütün ilk refleksi, o adımı uygulamak değil, yeni bir şart ileri sürmek oluyor. Değişen yalnızca şartın adı. Mantık aynı kalıyor.

2015’te, Dolmabahçe açıklamasının hemen ardından KCK’lı Mustafa Karasu ortaya çıkıp “hükümet eğer ciddiyse bizi Öcalan ile görüştürsün” demişti. Açıklamanın devamında ise “bu sorun çözülmeden PKK silah bırakacak, PKK kongre yapıp silah bırakma kararı alacak biçimindeki yaklaşımlar demagojidir” ifadesini kullanmıştı. Aynı günlerde Cemil Bayık, “önce çözüm, sonra silah bırakılacak” diyordu. Birkaç gün sonra da Bayık ve Bese Hozat birlikte yaptıkları açıklamada, “silahlar ancak Öcalan’ın bizzat katılacağı bir kongrede karara bağlanabileceğini, yani PKK bu kararı Öcalan serbest kalmadan açıklamayacak. Bu adımları atmadan hareketimize güven vermeden kongrenin toplanması, kongrenin onların belirttiği gibi kararlar alması düşünülemez” demişlerdi. Sabri Ok ise işi daha da ileri götürüp “PKK silah bırakıyor açıklamaları dogmatik bir kesimin görüşleridir” demişti. Dikkat edilirse ortada ‘silah bırakmıyoruz’ şeklinde açık bir cümle yok. Daha kullanışlı bir yöntem tercih ediliyor: ‘Bırakacağız ama…’ deniliyor ve o ‘ama’nın arkasına her defasında yeni bir şart konuluyor. Yani devlet bir adım atar atmaz, örgüt sözcüleri sırayla sahaya çıkıp o adımı geçersizleştirecek yeni bir koşul icat ediyordu. Yani ipe un seriyorlardı.

Şimdi 2026’ya gelelim. Cemil Bayık, 18 Eylül 2026 günü çok açık biçimde, “Öcalan özgür kalmadan silah bırakmayız” ve “eğer süreç başarıya ulaşmazsa büyük bir savaşa da hazırız” gibi ifadeler kullandı. Dört gün sonra, 22 Eylül’de, Duran Kalkan aynı yöntemi biraz daha örtülü biçimde devreye soktu. Kalkan, Meclis’ten geçen yasa için “sanki uygulanmak için değil de uygulanmamak için çıkartılmış gibi” dedi ve yasanın “800 PKK yöneticisini kapsamına almadığını” öne sürerek, atılmış olan somut adımı teknik mesele üzerinden tartışmaya açtı. Yöntem yine aynı: önce mevcut adımın yetersiz olduğu söyleniyor, ardından o adımın uygulanabilmesi için yeni bir şart ileri sürülüyor. Kalkan bununla da yetinmedi, yasanın uygulanabilmesi için yeni yasalar ve yeni yaklaşımlar gerektiğini, süreci yürütecek kurulun başında Öcalan’ın olması gerektiğini, aksi halde “meseleyi silahsızlanmaya kilitlemenin süreci tıkamak” anlamına geleceğini söyledi. Ama asıl çizgiyi dört gün önce Bayık çizmişti: Öcalan özgür kalmadan silah yok.

Bu cümle dizisini yan yana koyduğunuzda ortaya çıkan şey bir tesadüf değil. Bir taktik.

Bu taktiğin adı artık açıkça konulmalı. Somut adımı yeni bir pazarlığın başlangıcına çevirmek. Devlet somut, geri dönüşü zor bir adım atıyor, bir çağrı, bir yasa, bir oylama. Örgüt bu adımı doğrudan reddetmiyor. Çünkü açık bir ret, sürecin toplumda kazandığı desteğe karşı çıkmak, yani sorumluluğu doğrudan üstlenmek anlamına gelir. Bunun yerine adımı eksik ilan ediyor ve yeni bir şart ileri sürüyor, sorumluluğu devletin üstüne atmayı hedefliyor. Şart karşılanırsa başka bir şart geliyor. Böylece silah bırakma, yerine getirilmesi gereken asli bir yükümlülük olmaktan çıkıyor, sürekli pazarlık edilecek bir siyasi araca dönüşüyor. Oysa silah bırakmak bir pazarlık kozu değil, yapılan görüşmelerin gereğidir. Örgüt bu gereği ne tümüyle reddediyor ne de yerine getiriyor. Süreç tam da bu ikisi arasında, askıda kalıyor.

Bu askıda kalma hali örgüte önemli bir hareket alanı bırakıyor. Nihai yükümlülük yerine getirilmeden siyasi alan kullanılmaya devam ediliyor. Silah bırakmanın sorumluluğu ertelenirken, sürece bağlılık görüntüsü de korunmuş oluyor. Böylece sorumluluk sürekli yer değiştiriyor. Örgütün atması gereken adım, devletin atması gereken yeni adımlara bağlanıyor. Sonunda herkes devleti konuşuyor, örgütün vermesi gereken cevap ise görünmez hale geliyor. Bu yönteme izin verildiğinde süreç, silah bırakma süreci olmaktan çıkıyor ve örgütün taleplerinin sürekli genişlediği bir pazarlığa dönüşüyor.

Yine de iki dönem arasında gözden kaçırılmaması gereken bir fark var. 2015’te örgüt sözcüleri bu oyalamayı bir çeşit ideolojik kılıfla yapıyordu, “demagoji”, “dogmatik”, “anlaşma olmuş değil” gibi ifadeler, sanki bir siyasi tartışmanın parçasıymış gibi sunuluyordu. 2026’da Kalkan’ın söyledikleri hâlâ o kılıfı taşıyor. Ama Bayık’ın “büyük bir savaşa da hazırız” cümlesi artık hiçbir kılıf taşımıyor. On bir yıl sonra değişen şey yöntem değil, yöntemin çıplaklığıdır. 2015’te yeni şartlar siyasi gerekçelerin arkasına saklanabiliyordu. Bayık’ın bugünkü çıkışında ise bu saklanma çabası bile yok. Silah bırakma ile savaş tehdidi arasındaki bağ dolaysız biçimde kuruluyor. Bu nedenle bugün yapılması gereken, yeni şartları müzakerenin doğal parçası kabul etmek değil, hangi adımın kimin sorumluluğunda olduğunu net biçimde ortaya koymaktır.

Burada asıl mesele, tek tek bu açıklamaları çürütmek değil. Çünkü her açıklamayı tek tek cevaplamak, örgütün kurduğu oyunun içine girmek anlamına gelir. Görülmesi gereken şey, bunun tek seferlik bir gerilim anı değil, örgütün devletin attığı her somut adımın ardından yeniden devreye soktuğu yerleşik bir refleks olduğudur. Bu refleks görüldüğünde asıl cevap da netleşir: yeni şartların her defasında yeni bir müzakere başlığına dönüşmesine izin vermemek. 2015’te bu refleksin süreç üzerindeki etkisi, ancak sürecin çöküşüyle birlikte açıkça görüldü. Süreç, aylar süren “önce çözüm sonra silah” pazarlığında eridi, ardından çatışma yeniden başladı. O çöküşün faturası, yıllarca süren yeni bir çatışma dönemi, binlerce can ve bir kez daha sıfırlanan güven oldu. Aynı dersin çıkarılmaması, aynı faturanın bir kez daha kesilmesi demektir. Bugün aynı refleksin ilk belirtileri, yasanın kabulünden kırk gün sonra yeniden ortaya çıkmış durumda.

Ama 2026, 2015 değil. 2015’te devletin elinde yalnızca sözlü bir çağrı vardı. Süreç “önce çözüm sonra silah” yaklaşımı etrafında aylar süren bir tartışmaya dönüştü ve sonunda terörle mücadele yeniden başladı. Bugün devletin elinde Meclis’ten geçmiş bir yasa, bir “Takip ve Değerlendirme Kurulu” ve alt komisyonlardan oluşan bir yasal çerçeve var. Bu fark küçük değil. Bu çerçeve, örgütün sözlü oyalamasına karşı devletin bilerek kurduğu bir güvence. Sürecin bir kez daha yalnızca sözle yürütülmesine izin vermemek için tasarlandı. Devlet, örgütün kendi iç çelişkilerinden ürettiği “yeni şartlar” karşısında artık edilgen ve sessiz kalamaz.

2015’in dersi boşa gitmedi. Bu kez başlangıç noktası, örgütün ne söylediği değil ne yaptığı olacak. Silahın bırakılması, örgütsel yapının tasfiyesi ve bunların tespiti gibi somut şartlar kurumsal mekanizmanın içine yerleştiriliyor. Bu kez kurulan modelin temel farkı, sürecin kaderinin yalnızca karşılıklı açıklamalara bırakılmamasıdır. Dolayısıyla bundan sonra yeni şartların peşine takılmadan, yükümlülüğün yerine getirilip getirilmediğine bakılacak. Örgüt silah bırakacaksa silah bırakmalı. Kendini feshedecekse feshetmeli. Çünkü bir sürecin başarı ölçüsü, kaç açıklama yapıldığı değil, hangi yükümlülüklerin gerçekten yerine getirildiğidir. Bu yükümlülükler yerine getirildiğinde kazanılacak olan da azımsanmayacak kadar büyüktür: kırk yıldır güvenlik kaygısının belirlediği bir gündemin yerini, demokratikleşme ve kalkınmanın belirlediği bir gündeme bırakmasıdır.

On bir yıl önce sorun, sözlerin çokluğu değildi. Sorun, verilen sözlerin somut bir takvime ve bağlayıcı bir sorumluluğa dönüşmemesiydi. Bugünkü irade ve kurumsal koordinasyon, aynı hatayı tekrarlamaz. Yasal düzenleme çıktı ve gözler örgüttedir. Örgütün yeni şartların arkasına saklanarak eski pazarlık düzenini yeniden kurmasına izin verilmeyeceği açıktır. Bu kez ölçü bellidir: Silah bırakılacak, örgütsel yapı tasfiye edilecek ve bu adımlar bağımsız biçimde tespit edilecektir. Silah bırakma ve örgütsel tasfiye yeni bir pazarlığın konusu değil, sürecin temel yükümlülüğüdür. Diğer başlıklar bunun üzerine konuşulabilir. Bu sürecin bir kez daha sabote edilmesinin bedeli, yalnızca kaybedilen zaman olmayacaktır; yeniden alevlenecek bir çatışmanın faturasını bu ülke bir kez daha, çok daha ağır biçimde öder. Bu ülkenin vatandaşları trajediyi yaşadı. Komediye izin veremeyiz.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.