Hucurat Suresinde Tarihsel Ayetler (2)
Hucurat suresi yepyeni bir medeniyeti tesis etmek üzere bütün zamanlar için geçerli olacak ilkeler vaz’eder, bir bakıma sureye bir medeniyet projesi veya yol haritası demek mümkün. Önceki yazıda surenin ilk üç ayetlerini ele almıştık, bu yazıda tamamlayıcı unsur olarak 4 ve 5. Ayetlere yakından bakmaya çalışacağız:
“Şüphesiz, hücrelerin ardından sana seslenenler de, onların çoğu aklını kullanmıyor. Eğer gerçekten, yanlarına çıkıncaya kadar sabretmiş olsalardı, herhâlde (bu,) kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (49/Hucurat, 4-5.)
- ayetin de Temimoğullarının kaba davranışıyla ilgili indiği yolunda kuvvetli rivayetler var. Bu kabile mensupları kendi aralarında yaptıkları bir müzakereden sonra şöyle bir karar verirler: “Şu adama (Hz. Peygamber) gidelim. Sahiden bir peygamber ise ona tabi olmakla mutlu oluruz, bir kral ise yakınında bulunmakla güzel bir hayat süreriz.”
Dedikleri gibi yaparlar, Efendimiz, evinde dinleniyorken kapının dışından “Ey Muhammed! Ey Muhammed!” diye kabaca seslenirler. Ayet bunun üzerine indi. Raviler, Peygamber’e dışarıdan ve yüksek sesle bağıranların kaba bir kabileye mensup olduklarını, hatta Hz. Peygamber’e bağıran Akra’nın “Ya Muhammed, benim birini övmem onun için zinet ve onurdur, zemmetmem de utanılacak bir lekedir” diye nezaketsizlikte bulunduğunu, bunun üzerine cevaben “O dediğin Allah’a muhsustur” dediğini kaydederler.
Ayette sözü geçen “hücre” oda demektir. O zaman evlerin duvarları kerpiçten yapılırdı. Efendimiz (s.a.)’in eşlerinin her birinin kendine mahsus hücresi vardı. Odalar hurma dallarından yapılır, çamurla sıvanırdı. Kapıların üzerine kıldan perdeler asılırdı. Davut bin Kays, her bir hücrenin kapısından evin kapısına kadar uzunluğu altı veya yedi zira’; iç mekân on; yüksekliği de yedi ile sekiz zira’ arası tahmin ettiğini söylemektedir. Hasan-ı Basrî’nin verdiği bilgiye göre Hz. Osman hilafeti zamanında Hz. Peygamber (s.a)’in hanımlarının evlerine girenlerin eli tavana değerdi. Bu hücreler Ömer bin Abdülaziz veya Velid bin Abdülmelik zamanında yıkılıp Hz. Peygamber’in mescidine katılmıştı. Medine halkı bunların yıkılmasına üzülmüştü. Said bin Müseyyeb şöyle demiştir: “Keşke bunları olduğu gibi bıraksalardı, yeni yetişenler ve dışarıdan (taşra) gelenler Peygamberin hayatında ne kadar sade yaşadığını görselerdi. Bunları görmek insanları mal çoğaltma sevdasından vazgeçirebilirdi.” (İbn-i Sa’d, Tabakat, I, 499)
Ayet-i kerime, Hz. Peygamber (s.a)’e bağırarak seslenmenin “akılsızca” olduğunu belirtir. Bundan hareketle biriyle görüşülecek veya evine girilecekse önceden haber verip izin alınması gerektiği hükmünü getirir. Türkçe tabirle “Selamsız, destursuz eve girilmez.” (Bkz. 24/Nur. 27.) İzin alıp kapıdan içeri giren selam verir, bir müddet bekleyip öyle girer, zira evin içi belki müsait değildir.
- ayet bağırıp çağırmadan ve tabir caizse insanın iki ayağını bir pabuca sokmadan beklemenin önemine vurgu yapar. Dışarıdan gelip de Efendimize kabaca seslenen topluluk sabredip bekleyebilseydi, kendileri için hayırlı olacaktı. Bu kaba bağırışlar yapılırken, Hz. Peygamber’in öğleden sonra “kaylule” denen kısa öğleden sonra uykusunda olduğu söylenir, muhtemelen telaşla uykusundan uyanmış, rahatsız olmuştur ki, bu her insan için geçerli beşeri bir haldir.
Edebe ve nezaket kurallarına göre hareket etmek, kabalıktan hayırlıdır. Söz konusu ayetlerde medeni hareket etmenin “akıl” temelinde gelişip serpildiği, adap ve muaşerete uygun hareketin, nezaket, nezahet, incelik ve kibarlığın insanlara “hayırlar” getirdiği ima edilmektedir. Zaten medeniyet de davranışlarda incelik, zerafet demek değil midir? Nitekim ancak 18. Yüzyılda batı dillerine giren “civilization” insani ilişkilerde incelik, nezaket, yumuşaklık gibi anlamlarda kullanılmış, sonraları kapsamı genişletilmiştir.
Demek ki medeni hayat ve aynı zamanda medeniyet akıl, nezaket, estetik, tutum ve davranışlarda incelik ve hukuk zemininde gelişir. Aslı Aramice olan medeniyet de kökeni ve tarihsel gelişmesi itibariyle bir mahkemenin yetki sahası içindeki bir yerleşim biriminde yaşayanların hak ve hukuka riayet ederek birbirleriyle ilişkilerinde nezaket, edep, hayâ, kibarlık ve incelikle hareket etmeleri, akıllarını doğru yönde kullanmaları ve bu zeminde hayat tarzları kurmaları demektir. O halde bir “İslam medeniyeti tasavvuru”ndan söz edilecekse bu, Peygamber-insan ilişkisinde somutlaşan “akıl, hukuk ve hayır” zemininde şekillenip serpilir, başka toplumlara ve beşeri tecrübelere örnek ve ilham kaynağı olur.
Nihayetinde “İslam medeniyeti”nin ruhu Kur’an vahyi, iskeleti Sünnettir. Bu çerçevede eski ismi Yesrib iken, hicretle “Medine” diye değişen şehre “Medinetü’n nebi (Peygamber şehri)” denmiştir ki, İmam Malik’in Muvatta adlı muhalled eserinde anlattığı Medine, aynı zamanda sünnetin sosyo politik ve maddi ilişkileri şekillendirdiği şehridir.
Bizler de bugün selim akıl ve temiz fıtrata dayalı bir medeniyet tasavvuruna sahip olacaksak, referansımız Kur’an-ı Kerim ve Resulüllah (s.a.)’ın Sünnet ve Sireti olacaktır. İşte tarihsel diye bugünkü hayatın dışına atılmak istenen bu ayetlerin bugüne ve yarına hitap eden özellikleri vardır, bugün de bize zengin bir anlam ve yol haritası sunmaktadırlar.


