1. YAZARLAR

  2. Mesut Yeğen

  3. 2023 Tekrar Eder mi?
Mesut Yeğen

Mesut Yeğen

2023 Tekrar Eder mi?

A+A-

Gary Lineker’in zamanla aforizmaya dönüşen tespiti halen akıllarda olsa gerek. Şöyle demişti İngiliz santrfor zamanında: “Futbol (…) 22 kişinin 90 dakika topu kovaladığı ve sonunda her zaman Almanların kazandığı bir oyundur.” Bugün hükmünü yitirmiş olsa da Almanya’nın dünya futbolunda etkili olduğu doksanlarda yapılan bu tespiti aforizma seviyesine yükselten muhtemelen karşıt iki gerçek duyguya aynı anda hitap ediyor olmasıydı. Tek bir tespitle bir hak teslim edilirken, bir hak etmeyişten de şikayet ediliyordu: Almanlar kazanmayı hem hak ediyor hem de etmiyor. Lineker’in söylemek istediği, en azından söylediğinden anlaşılan, söylediğini kuvvetli kılan galiba buydu. 

Böyle giderse bizdeki seçimleri de benzer bir aforizmayla anacak hale gelmek üzereyiz. Öncesi de var ama en azından 2014’ten beridir bizdeki seçimler de birden çok adayın yarıştığı ama hep Erdoğan’ın kazandığı işlere döndü malum. Hakemlerin ve federasyonun uzun zamandır Erdoğan’dan yana olmasıyla ilgisine şüphe yok ancak galiba tümden buna indirgenemeyecek bir neticeyle karşı karşıyayız: Türkiye’de seçimler, başkalarının da katıldığı ama hep Erdoğan’ın kazandığı bir rekabete dönmüş durumda. İşin fenası, “bu sondu” denecek bir manzara da yok.

Aslında, saha şartları ve tribün desteği itibarıyla bakıldığında, ortada “yine Erdoğan kazanır”dan çok “bu kez kesinkes kazanamaz” türünden bir manzara var daha çok. 19 Mart İBB Davası ve 21 Mayıs Butlan Kararı gibi darbelerle geçersizleştirilmeye, tekrar edilemez kılınmaya çalışılsa da, 2024 yerel seçimleri bir zamanlar Alman futbol takımıyla ilgili hükmün başına gelenin “hep Erdoğan kazanır” hükmünün de başına gelebileceğini gösteriyor. Sadece yerel seçim sonuçları değil, yerel seçimlerden sonra yapılan onca işe rağmen Erdoğan’ı bir kez daha cumhurbaşkanı görmek isteyenlerin oranının yüzde kırka bile yaklaşmaması, buna mukabil yaşadığı her türden badireye karşın Yeni Parti seçeneğinin diri olması da aynı şeyi gösteriyor: Hep Erdoğan kazanır hükmü bu kez geçersizleşebilir. 

Bir açıdan bakıldığında bu ihtimalin anlaşılmaz bir tarafı yok. 25 senedir iktidarda olmanın yol açtığı bıkkınlık, kronikleşen enflasyon, derinleşen yoksulluk, adalet ve liyakatin buhar olması, ufukta bütün bunlardan geri dönüş ihtimalinin görünmemesi vs. ortada. Bütün bunlar “Erdoğan gitse iyi olur” fikrini güçlendiriyor. Ne ki, şunu da biliyoruz: 2023’te de aşağı yukarı benzer bir manzara, benzer bir tablo vardı ve sonuçta 2018’de olduğu gibi “Adam kazandı!”. 2023’te de “Erdoğan gitsin” duygusu güçlüydü ama “yedi yardımcısı ve 6’lı Masasıyla Kılıçdaroğlu gelsin” duygusu zayıf kaldığı için Erdoğan kaldı. 

Seçimlere en fazla 18 ay kadar bir zaman kalmışken tablo 2023’e benzer: “Erdoğan gitsin” duygusu yine kuvvetli, “yerine şu gelsin” duygusu ise aynı kuvvette değil. Bu tablo, 2023 tekrar eder mi sorusunu “ne münasebet” diyerek cevaplamayı zor kılıyor.

2023’ten 2028’e: Değişenler, Değişmeyenler

Sadece anlık tablo değil, 2023’ten 2028’e değişen ve değişmeyen şartlar da “herkes yarışır, Erdoğan kazanır” hükmünün bu kez de geçersizleşmeyebileceğine işaret ediyor. Bıkkınlık, enflasyonu kalıcılaştırıp yoksulluğu büyüten kötü yönetim gibi şartlar açısından bakıldığında, 2023’ten bugüne değişen pek bir şey yok aslında. Haddizatında, aynı durumun üç yıl daha devam etmesine bağlı olarak vaziyet daha da ağır. Erdoğan’ın iyi yönetemiyor olduğu bilgisi 2023’te olduğu gibi bugün de hemen herkesin malumu. Değişen belki şu: Erdoğan’ın vaziyeti değiştirebileceğinden ümit de yok. Hülasa, kimlik mahallesinden çıkarak oy vermeye yatkın “ortadaki” seçmenin siyasi davranışını en çok etkileyen faktör olarak “ekonomi, aptal!” perspektifinden bakıldığında, 2023’teki “Erdoğan gidebilir” şartları bugün de mevcut, hatta fazlasıyla. 

Buna mukabil, “Türkiye’yi dünyaya ve bölgeye istikamet veren ülke kılan Erdoğan” fikri 2023’ten de güçlü. Geride kalan bir iki sene içerisinde, senelerce süren iç savaşın ardından Suriye’de Türkiye’ye müzahir bir rejimin kurulması ve PKK’nin feshedilip silahsızlanması, Erdoğan’ı ve temsil ettiği Türkiye Yüzyılı fikrini güçlendirmiş durumda. Keza, en büyük rakibi İmamoğlu’nu oyundan düşürebilmiş, muhalefet partilerinden çok sayıda belediye başkanı ve milletvekilini partisine geçmeye “ikna edebilmiş” olması kamuoyunda ve siyasi aktörlerin pek çoğunda “Reis Erdoğan” fikrini güçlendirmiş halde. Özetle, karın doyurmasa da, “büyük ülke Türkiye” ve “Reis Erdoğan” fikri 2023’ten de güçlü ve bu Erdoğan’ı 2023’teki gibi “kalabilir” kılıyor.

2023’tekine benzer biçimde, benzerlerden, aşağı yukarı net bir fikir etrafında bir araya gelmişlerden oluşan bir büyük koalisyona liderlik ediyor oluşu da Erdoğan’ı bu kez de kalabilir kılıyor. Malum, başkaları da gelebilir ama MHP, BBP ve Anahtar Parti’nin Erdoğan dairesinde kalması aşağı yukarı kesin. Bu da, ortada seçmen desteği yüzde kırkı geçen ve liderliği konusunda şüphe olmayan bir ittifakın olması anlamına geliyor. Üstelik de ‘karşısında’ buna yakın duran bir rakip bile olmadan. Diğer deyişle, Erdoğan’a avantaj sağlayıp, iktidarda tutan 2023 şartlarından biri daha, “ne dediği, kim olduğu belli bir siyasi aktöre karşı benzer bir aktörün olmayışı” hali de aynen devam ediyor.

Kazanabilir görünen muhalefete kaybettiren şartlar da bugün aynen devam ediyor demek zor, ama şu söylenebilir: 2023’te olduğu gibi bugünün şartları da muhalefeti hem kazanabilir hem kaybedebilir kılıyor. Muhalefeti 2023’te olduğu gibi bugün de kazanabilir kılan ana şartlar tabii ki Erdoğan’ı kaybedebilir kılanlar: Uzun süren iktidardan duyulan bıkkınlık, kronikleşen yüksek enflasyon ve durumun değişebileceğine dair ümidin yok olması vs. Nitekim, butlanla CHP’yi bırakmak zorunda kalmasına rağmen Özgür Özel’e ve Yeni Parti’ye gösterilen ilginin azalmayıp artmasının ardında bu şartlar olsa gerek. 

2023’ten farklı olarak, muhalefetin konuşulan adaylarının bu kez kazanabilir adaylar olması da muhalefeti kazanabilir kılıyor. Yargı darbesi yoluyla oyun dışına düşürülmüş görünen İmamoğlu’nu saymazsak, muhalefetin konuşulan iki adayı da, hem Özel hem Yavaş, Erdoğan karşısında kazanabilir görünüyor. Muhalefet partilerinin, olmadı, hiç olmazsa ikinci turda muhalefet seçmeninin ortak adayı olmayı başarmaları kaydıyla tabii ki. Ancak, tam olarak bu hal şuna işaret ediyor: Muhalefet 2023’te olduğu gibi bugün de kazanabilirken kaybedebilir. Hem de 2023’te kaybetmesine yol açan esas amil olarak kazanabilir aday problemini halletmiş görünürken. 

Muhalefet önümüzdeki seçimlerde kazanabilecekken yine kaybedebilir, çünkü 2023’te başarılan “ortaklaşma”, muhalefet partilerini kurumsal bir yapı ve genel bir program etrafında bir araya getirebilme işi bugün başarılabilmiş değil, kötüsü, becerilebilir gibi de görünmüyor.  Muhalefetin motor aktörü olarak Yeni Parti’nin ne DEM Parti’yi ne de İYİ Parti’yle Zafer Partisi’ni kurumsal bir yapı ve ortak bir program etrafında bir araya getirebilmesi mümkün görünüyor. Malum, “süreç” ters yönde iki harekete yol açmış, İYİ Parti’yle Zafer Partisi’ni süreç karşıtlığı sebebiyle, DEM Parti’yi de iktidarla birlikte çalışmak durumunda olduğundan Yeni Parti’den uzaklaştırmış durumda. 

Özetle, vaziyet kısaca şöyle: 2023’te olduğu gibi bugün de ekonomi ve kötü yönetim gibi “kendiliğinden” şartlar muhalefeti kazanabilir, Erdoğan’ı kaybedebilir kılarken, kazanabilir aday bulmak haricindeki iradi ya da siyasi şartlar, ortak kurumsal yapı ve program eksikliği, muhalefeti yine kaybedebilir, Erdoğan’ı da kazanabilir kılıyor.

Tekrar Etmemesi İçin

Vaziyete dair bu tasvir doğruysa 2023’te olanın 2028’de de tekrar etmemesi için yapılması gerekenler, daha doğrusu Yeni Parti’nin yapması gerekenler de aşağı yukarı belli: “Bu ekonomik şartlar nasılsa Erdoğan’ı götürür” türünden bir kendiliğindenliğe kapılmamak ve ortak kurumsal yapı ve program eksikliğini telafi edebilecek bir siyasi hamle yapmak. 

“Siyasi partiler eşyanın tabiatı gereği kendiliğindenliğe teslim olmaz” demek mümkün tabii ki, lakin 2023 seçimlerinde Kılıçdaroğlu gibi seçilebilirliği şüpheli bir adaya çoğu aktörün ses etmemesinin ardındaki faktörlerden biri de bilhassa depremin ardından muhalefete sirayet eden “bu şartlarda Erdoğan seçilmez” rahatlığıydı. Bugün benzeri bir rahatlığın yanına bile yaklaşmamak gerektiği açık. Sadece bu da değil. Yeni Parti’yi de kapsayan CHP geleneğinin senelerdir yaptığı, siyasi faaliyetin merkezine “şartları, şartlardan mustariplere anlatmayı” koyma tavrı da kendiliğindenliğe kapılma eğiliminin bir türevi. Kendiliğindenliğin bu türevinden de uzak durmak lazım.

Şüphesiz yapılması gerekenler arasında daha önemlisi ikincisi: Dağılmış görünen muhalefeti, bir araya getirilebilse Erdoğan’a kaybettirecek muhalefet seçmenini, artık becerilmesi imkânsız görünen kurumsal bir ortaklık, bir tür partiler ittifakı olmaksızın, bir araya getirmek. Bu da mevcut şartlarda kabaca şu demek: Kazanabilir aday çıkarabilme sorununu en azından bugün için geride bırakmış görünen Yeni Parti, İYİ Parti, Zafer Partisi ve DEM Parti seçmenini, hiç olmazsa cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda, partilerinden gelebilecek Erdoğan’a destek, serbest bırakma, sandığa gitmeme vb. önerilere rağmen, Özel’i ya da Yavaş’ı desteklemeye ikna etmek zorunda.

Olmayacak iş değil. Ancak olabilmesinin yolu Yeni Parti’nin “şartları, şartlardan mustariplere anlatmanın” epey ötesine geçip, Erdoğan’ın temsil ettiğinden başka, alternatif bir Türkiye programının kurmaylığını yapabilmesinden, cumhurbaşkanı adayının da profil, kadro ve teklif itibarıyla bu kurmaylığı üstlenmesinden ya da temsil etmesinden geçiyor. 

Olabilir iş görünmekle beraber, Yeni Parti’yi çevreleyen şartlar ve yönlendiren alışkanlıklar olabiliri olmaz kılabilir. Şartlar malum: 19 Mart’tan bugüne arkası gelmeyen sıkıştırma daha da artabilir ve Yeni Parti kurmaylığı yeni yargı darbelerine maruz kalabilir. Yeni Parti’ye gösterilen muhabbetin büyüklüğü ve siyasi değişim arzusunun kuvveti, çevreleyen şartların yol açabileceği oluru olmaz kılma etkisinin dengelenebileceğini gösteriyor. Ancak aynı şeyi Yeni Parti’yi yönlendiren alışkanlıklar için söylemek, en azından bugün için kolay değil. Bir kısmıyla alelacele kurulmasıyla ilgisi olsa gerek, dolayısıyla telafi edilebilir, ancak geride kalan birkaç ay, Yeni Parti’nin Erdoğan’ın temsil ettiğinden başka, alternatif bir Türkiye programının kurmaylığını yapma yolunda olduğuna işaret etmiyor. Parti programının eski olanla yeni olanı birleştirebilmek gibi bir meziyete sahip olmakla beraber, Erdoğan’la temsil olunanla yarışır yeni bir Türkiye fikrini seslendirebilmekten uzak kalması, öne çıkanların halen eski yüzler olması, güçlü bir icraat kadrosunun halen sahne almamış olması vs. Yeni Parti’nin yeni bir Türkiye’nin kurmaylığını yapmaya hazır olmadığını gösteriyor. 

Nitekim, süreç yasası karşısında alınan tutum tam da bu hâle işaret ediyor, bu hâlin pratikte ne türden arızalara yol açabileceğini gösteriyor. Süreç yasası karşısında Yeni Parti vekillerinin neredeyse ortadan ikiye bölünmesi herhalde şuna işaret ediyor: Yeni Parti kendi seçmen ve kadrosunu ve potansiyel müttefikleri olarak milliyetçilerle Kürtleri kapsayarak aşan bir süreç ya da Kürt meselesi pozisyonu geliştirememiş. Farklı hassasiyetleri içererek aşan bir genel pozisyon geliştirmektense ayrı ayrı gözetmeye çalışmanın sonucu süreç yasası örneğinde ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabilen bir pozisyon almak oldu. Yeni Parti süreçle geçen neredeyse iki yıl içerisinde Kürt meselesiyle ilgili olarak partideki ve etrafındaki farklı kanaatleri içererek aşan genel bir teklif geliştirilebilmiş, bu teklifi de genel bir Türkiye programına bağlamış olsaydı, süreç karşısında hayır demeden Cumhur İttifakı’ndan ayrışabilmenin pratik bir yolunu pek muhtemelen bulabilirdi. Oysa bugün ortaya çıkan manzara şu: Yeni Parti, memleketin en önemli meselelerinden biri karşısında, normatif olarak doğru olduğuna inanılan ama siyasi kararsızlığa, kurmaylık yokluğuna işaret eden bir tutum almış durumda. 

Süreç karşısında ortaya çıkan bu türden pratik arızaların tekrar etmemesi için de lazım, ama daha önemlisi, İYİ Parti, Zafer Partisi ve DEM Parti seçmenini cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda partilerinden gelebilecek alternatif tekliflere rağmen Özel’i ya da Yavaş’ı desteklemeye ikna edebilmenin yolu Yeni Parti’nin yeni bir Türkiye’nin kurmaylığını yapmaya hazır olmasından, Erdoğan’la temsil olunan Türkiye Yüzyılı programını “aşan” bir yeni Türkiye programı ortaya koyabilmesinden geçiyor. 

Bu türden bir programın ana parametreleri neler olabilir bahsini başka bir yazıya bırakarak şununla bitireyim: Türkiye’nin bütün demokratlarına adlarıyla tek tek seslenmeye hacet bırakmayan, sol, milliyetçi, muhafazakâr, Kürt demokratları, adlarıyla tek tek davet etmeye gerek kalmadan bir araya getirebilen içerikte bir Türkiye programına, bir yeni Türkiye hikâyesine ihtiyaç var, sözünü ettiğim kurmaylık beceresini gösterebilmek ve Erdoğan’a bu kez gerçekten kaybettirebilmek için. Sol, milliyetçi, muhafazakâr, Kürt demokratlara ortak bir siyasi kimlik giydirebilen; solculuklarını, milliyetçiliklerini, muhafazakarlıklarını, Kürtlüklerini kısmen ve geçici olarak askıya aldırabilen bir hikâyeye…

Önceki ve Sonraki Yazılar