1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Yazılan ve Yaşanan Tarih
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazılan ve Yaşanan Tarih

A+A-

70’lerin en popüler kitaplarından biri Mustafa Müftüoğlu’nun “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” kitabıydı. Zaman içinde Müftüoğlu yazmaya devam etti, şimdi 12 cilde baliğ olan kitap hala piyasada bulunmaktadır.

Düzenli olarak kitabı okumuş değilim ama piyasaya çıktığı günden beri ismi hep hoşuma gitmiştir. Müftüoğlu şiirsel bir ifade kullanarak “tarih” denen öznenin “yalan söylediğini ve utanması” gerektiğini kastetse de, hakikat-i halde tarih gerçek bir şahıs değil ki yalan veya doğru söylesin. Tarih soyut bir kavramdır. Tabii ki yazarın kastettiği, geçmişe dönük tarih olarak aktarılan bilgi ve haberlerin neredeyse tamamı yalandır.

Kitap büyük ölçüde Cumhuriyet öncesi Osmanlı veya geçmişle ilgili bilgi ve haberlerin nasıl çarpıtılarak, ters yüz edilerek anlatıldığı konularını ele alıyor. Bu anlatıma göre Cumhuriyet, kendisi “aydınlık bir çağ”, önceki dönemi karanlık çağ oluyordu.

Peki Emin Oktay ve devlet tarihçileri geçmişi yerin dibine batırma hakkını nereden buluyorlardı? Tabii ki iktidardan. Yani kurucu kadro, Osmanlı ve İslami dönemin ne kadar karanlık olduğunu anlatarak, kendine bir meşruiyet zemini inşa etmektedir. Geçmişin “tarih” adı altında bu tarz suistimali, istismarı ve tahrifi sadece Cumhuriyeti kuranlara özgü değildir, Abbasiler de Emevileri benzer şekilde karalamakta geri kalmamışlardır. Bugün hala koca Emevi imparatorluğunu Muaviye, siyasi ve askeri olaylara indirgeyenler, Emevilerin sosyo ekonomik, kültürel ve beşeri hayatını atlayıp karalamaya devam etmektedirler.

Bunun sebebi basittir: Tarihi muktedirler yazar. Tarih, yaygın ve örgün eğitim kurumları, şimdilerde sosyal medya, iletişim araçları aracılığıyla öylesine aptallaştırıcı bir algı-propaganda yürütmek mümkün ki, gerçek kahramanlar hain, hainler kahraman gösterilebilir. Hatta yalan dahi gerçek algılanır. Mesela Almanlar, Rus ordusu Berlin’e dayanıncaya kadar Alman ordusunun Moskova’yı teslim aldığına inanıyorlardı.

Tarihin dört ana kaynağından söz edilebilir:

  1. Yazılı kaynaklar
  2. Şifahi anlatım
  3. Buluntular, objeler, rejimler, figürler vs.
  4. İlahi metinler

Yazılı metinler kahir ekseriyetiyle saray katipleri, vak’avünistler tarafından kaleme alınır, zapta geçirilir. Tabiatları gereği söz konusu belgeler iktidarın, devletin veya muktedirin gücünü yansıtır.

Muktedir, birini ebediyen tarihten silebilir. Hz. Musa’yla ilgili Mısır kaynaklarında somut bir bilginin mevcut olmamasının sebebi, böyle bir şahsın yaşamamış olması demek değil, II Ramses’in babası Firavun’un, onun İbrani olduğunu öğrendiğinde “Bir daha Musa diye biri ağza alınmayacak, Musa ismi bütün yazışmalardan, yazıtlardan, kitabelerden, yapıtlardan ve zihinlerden ebediyen silinecek” diye yasa/ferman yayınlamasıdır.

Böyle bir durumda inatla Tevrat ve Kur’an-ı Kerim, Musa aleyhisselamın gerçek bir şahıs olduğunu, Mısır’da tebliğine başladığını, Firavun’a karşı mücadele verdiğini yazarlar. Vahiy, zihinlerden ve tarihten silinmek istenen Musa’yı tarihin merkezine yerleştirir. Öyle ki her çağın firavununa karşı Musa olur: “Li-külli fir’avn Musa!” Elhamdu lillah bugünün firavunu Trump’a karşı da Müslüman Musalar mücadele vermektedirler.

Bu açıdan kaynaklara yazılı başvurulduğunda dikkatli olmak lazım: İlk yapılacak şey, yazılı bilgi ve haberin ne kadarının iktidarın eseri olduğuna bakmak olmalıdır.

Şifahi anlatım tarihi olayların önemli kaynaklarından biridir. Mazlumlar ve mağdurlar bu yolla seslerini sonraki nesillere duyururlar. Ancak burada da iki noktaya dikkat etmeli: Biri bilgiyi şifahen aktaranın olayları kendi lehine yorumlayıp aktarması, diğeri kendisinin de birtakım hayali, mitolojik, abartılı unsurları bilgi ve habere ilave etmesi. Bazan ufacık bir olay, yükseklerden yuvarlanan çığ topu gibi kocaman kütlelere dönüşür.

Yazıtlar-kitabeler, objeler, resimler, kısaca arkeolojik malzeme de hem tarihin hem antropolojinin kaynaklarından biridir. Söz konusu malzeme, kendisi konuşmaz, yorumlanır, konuşturulur. Bu açıdan antropoloji ve genel olarak bu tür malzemelere dayalı tarihsel anlatılara bakıldığında, kimin, hangi paradigmadan hareketle, tarihi resmettiğine bakmak lazım.

Tahrifata uğramamışsa, vahiy eseri metinler, en başta Kur’an-ı Kerim bize geçmiş hayatlar ve genel olarak tarih hakkında somut bilgiden çok, belli bir bakış açısı, perspektif verir. Kainatın yaratılışı, geçmiş kavimler, yıkılan devletler ve medeniyetler hakkında bilgi sahibi olabileceğimizi söyler, “yeryüzünde gezip dolaşmamızı” önerir. Tarihe, atalara bağımlılığı yerer, iyi atalara /mesela Hz. İbrahim’e referans verir.

Polemikler amacı gözden çıkarır, çünkü Kur’an-ı Kerim, en başta, “tarihin gayb” olduğunu belirtir. İnsan için geçmiş de gelecek de gaybtır. Muktedirlerin yazılı kaynakları, özünden saptırılmış şifahi anlatım ya da yanlış yorumlanmış antropolojik söylem, Kur’an bakış açısından “gaybe taş atmak”tır. (18/Kehf, 22.) Şu hâlde tarihe ilişkin çalışmaların iki esasa dayandırılması zarureti var: Biri, bir tarih felsefesi, diğeri olayların kritiğinde kullanılacak yöntem (usul). Şu sıralar bazı ilahiyatçılar, destursuz Müslümanların tarihini, Hz. Peygamber (s.a.) dönemi dahil yerin dibine batırmakla meşguller. Ne var ki bu cürmü işleyenler ne bir tarih felsefesine sahipler ne de kritikte kullandıkları bir yöntem vardır. Batı Aydınlanması, geçmişi ele aldığında felsefe ve yöntem geliştirerek bunu yaptı, iyi veya kötü, sonuçta başarılı oldu.

Uzak geçmişle ilgili bizim ciddi bir tarih felsefesi ve kritik yöntemine ihtiyacımız varken, yakın geçmişle ilgili tarihsel olayları anlamada ifade özgürlüğüne ihtiyacımız var. Muktedirler bugün de, halka empoze ettikleri tarihsel olayları kendileri resmeder, yapıp ettiklerini meşrulaştıran bir dil geliştirir ve iktidar çerçevesi dışına çıkanları yasalarla cezalandırma yolunu tutarlar.

Kısaca gerçeğin ne olduğunu, iktidar resminin dışında neler yaşandığını, olup bitenin ne anlama geldiğini anlamak için iktidar dili dışında kalanların tam bir ifade özgürlüğüne sahip olmaları zarureti var; iktidarın resmi söylemine güzeller yapan yazarlar, akademisyenler, siyasiler, zihn-i müşevveş yaratıp muktedirlerin meşruiyetlerine tarihten malzeme tedarik etmekten başka iş yapmazlar, tabii ki yaptıklarının bir şekilde karşılığını alıyorlar.

Bu konuda Kur’an-ı Kerim, ne yapılması gerektiğini belirtir:

Onlar sözü dinlerler ve fakat en güzeline uyarlar.” (49/Zümer, 18) “En güzel” yani doğru, gerçek olan sözün ortaya çıkabilmesi için “güzel olmayan” sözün de özgürce ifade edilebilmesi lazım. Birileri kendi sözü dışındaki sözleri yasaklıyorsa, söz söyleyeni hapse atıyorsa, o belli ki ya sözünün gücüne güvenmiyor veya hakikati/gerçeği, belki bir cürmü saklamaya çalışıyor. Elbette hakaret, nefret, yalan, iftira makbul söz değildir.

İktidarlar, manipüle ettikleri yasaların arkasında gizlenirler. Sopa olarak kullandıkları yasalardan biri “suçluyu ve suçu övmek” hükmüdür. Suçu övmek suçtur ama suçluyu savunmak haktır. Suçlu adil mahkeme tarafından yargılanıp hüküm alıncaya kadar, hakları itibariyle savunulur, bu suç fiilini övmek veya meşrulaştırmak değil, iktidar tarafından peşinen suçlu ilan edilen zanlıyı savunmak, gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olmaktır. Nice tutuklu ve mahkûm, “zan ve iktidarın iftirası” üzerine yıllarca hapis yatmaktadır.

İktidarlar, suç ve suçlu tanımlarının konuşulmasını, tartışılmasını istemezler, bu ahlaki ve hukuki vüsata sahip olmazlar ama iktidar yanlısı olsa bile sorumlu fikir adamları, vicdan sahibi akademisyenler mukabil/muhalif fikir ve savunmalara alan açmak durumundadırlar, muhaliflerin söz ve ifade haklarını savunmadıkça, inandıkları gerçeği yazmaları onları sorumlu fikir adamı veya akademisyen kılmaz, beklentileri olan ödül, prestij ve statü sahibi kılar.

Yalanların tarihe dercedildikleri zamanlarda yaşıyoruz. Divanyolu’nda derslerine devam ettiğim Nurettin Topçu’nun -Allah rahmet eylesin- bir sözünü hatırlıyorum. Bir keresinde şöyle demişti:

“-Evladım, sizler de olup bitenleri yazın, bir kenarda tutun. Bundan yüz sene sonra tarih yazacak olanlar bugünün yalanlarını yazan mevkutelere (Hürriyet gazetesini kast ediyordu) bakıp yalan tarih yazacaklar.”

Modern algıda “tarih” adaleti tesis edecek, hakikati ortaya çıkaracak bilinç sahibi bir özne olarak tasvir edilir. Bu bir algıdır ve hakikati yoktur. Hakikat eninde sonunda ortaya çıkar ama çoğu zaman tam olarak ortaya çıkmaz, cürüm işleyenler yaptıklarıyla kalırlar. Hem gerçek ortaya çıksa ne olur, çıkmasa ne olur? Olan bir kere olmuş, muktedirler zulümlerini işlemişlerdir. Hitler 57 milyon insanın hayatının sönmesine sebep oldu, Stalin asgari 3,5 milyon insan öldürdü, tarihi iktidarı doğrultusunda kullananlar zulmediyorlar ve ölüp gidiyorlar.

Ama sanmayalım ki, yaptıkları kendilerine kâr kalacaktır, hayır tarih değil, Allah yargılayacak ve yapıp ettiklerinin cezasını verecektir:

Sırların orta yere çıkarılacağı gün; artık onun (o zorbanın) ne gücü vardır, ne yardımcısı” (86/Tarık, 9-10).

Demek oluyor ki, mülk aleminde muktedirler tarafından yazılan ve yazdırılan tarih, melekut aleminde mazlumların değil, zalimlerin aleyhinde kullanılacak belgedir. Yeryüzünde hakikat örtbas ediliyorsa, adalet tahakkuk etmiyorsa, mutlaka ve mutlaka hakikatin apaçık ortaya çıkacağı, adaletin tesis edileceği bir yer vardır, o da Ahiret Günü (Yevmüddin) hesap sorulacak Mahkeme-i Kübra’dır. Ancak biz o zaman “gayba taş atma”yı bırakıp her olay ve olgunun çıplak hakikatini görmüş olacağız.

Önceki ve Sonraki Yazılar