1. HABERLER

  2. EDEBİYAT DEFTERİ

  3. DÜŞÜNCE - YORUM - ANALİZ

  4. Washington'daki güç ağlarının anatomisi: Amerika'yı gerçekte kim yönetiyor?
Washington'daki güç ağlarının anatomisi: Amerika'yı gerçekte kim yönetiyor?

Washington'daki güç ağlarının anatomisi: Amerika'yı gerçekte kim yönetiyor?

ABD'nin İsrail'e verdiği desteği yalnızca ideolojik yakınlıklar veya güçlü lobi faaliyetleriyle açıklamak yeterli değildir. Çünkü dış politika kararları çoğu zaman ekonomik ve kurumsal çıkar ağları tarafından şekillendirilmektedir. Bu noktada Eisenhower'ı

A+A-

Dr. Ahmet Bülbül/ Araştırmacı, Yazar /Star

İsrail'in Gazze'de yürüttüğü soykırım, İran ve Lübnan'a yönelik saldırılar ve Washington'un bu süreçlerde aldığı kararlar, eski bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı: ABD'nin dış politikasını gerçekte kim belirliyor? Beyaz Saray mı, Pentagon mu, Kongre mi, Wall Street mi, yoksa İsrail ve Netanyahu hükümeti mi?

Amerika'nın tarihsel kodları

Bu soru aslında yeni değildir. Rus gazeteci Andrey Şitov, birkaç yıl önce kaleme aldığı Amerika'yı Gerçekte Kim Yönetiyor? başlıklı yazısında dikkat çekici bir gözlemde bulunuyordu. Şitov'a göre Amerika Birleşik Devletleri, ortak bir tarih ve kültürel geçmiş etrafında şekillenmiş klasik bir ulus-devlet olmaktan ziyade, dünyanın farklı bölgelerinden özgürlük, servet ve yeni fırsatlar arayışıyla gelen insanların oluşturduğu heterojen bir toplumdu. Yerli halklarla ve Afrikalı kölelerle kurulan ilişkiler de dâhil olmak üzere, bu karmaşık toplumsal yapının ancak güçlü kurumlar ve katı bir hukuk düzeniyle ayakta tutulabileceği düşünülmüştü. Belki de bu nedenle Amerikan siyasal kültüründe şerif figürü yalnızca bir güvenlik görevlisini değil, düzeni sağlayan devlet otoritesinin sembolüne dönüşmüştür.

Bu tarihsel gözlem bizi daha temel bir soruya götürmektedir: Böylesine büyük ve karmaşık bir ülkeyi kim yönetmektedir? Başkan mı? Büyük sermaye mi? Askerî bürokrasi mi? Medya mı? Teknoloji şirketleri mi? Yoksa bütün bu unsurların kesiştiği güç ağları mı?

Yaklaşık bir asırdır siyaset bilimciler ve sosyologlar tam da bu soruya cevap aramaktadır. Roberto Michels'in "Oligarşinin Demir Yasası", C. Wright Mills'in "İktidar Eliti" yaklaşımı ve Thomas R. Dye'ın Amerikan elit ağlarına ilişkin çalışmaları, demokratik sistemlerin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığını; aksine siyasal, ekonomik ve askerî güç merkezleri arasında oluşan karmaşık ilişkiler ağı üzerinden işlediğini göstermektedir. İran krizi ve ABD-İsrail ilişkileri etrafında yeniden alevlenen tartışmalar da bu klasik teorileri günümüzde yeniden okumayı gerekli kılmaktadır.

Bu çerçevede sorulması gereken soru, "İsrail Amerika'yı yönetiyor mu?" sorusundan ziyade, Amerika Birleşik Devletleri'nin karar alma mekanizmalarının nasıl işlediği ve İsrail'in bu güç ağları içerisindeki yerinin ne olduğudur.

Demokrasi elit üretir mi?

Michels, 1911'de yayımlanan Siyasi Partiler: Modern Demokrasideki Oligarşik Eğilimlerin Sosyolojik İncelenmesi adlı eserinde büyük örgütlerin zamanla küçük bir yönetici grubun kontrolüne girdiğini savunmuştur. Ona göre karmaşık toplumların doğrudan halk tarafından yönetilmesi mümkün değildir. Örgütlenme arttıkça karar alma süreçleri profesyonel yöneticilerin ve uzman kadroların elinde toplanır. Michels'in ifadesiyle, "Kim örgüt diyorsa, aynı zamanda oligarşi demektedir."

Mills ise 1956'da yayımlanan İktidar Seçkinleri (The Power Elite) adlı eserinde bu tartışmayı Amerikan toplumu üzerinden derinleştirmiştir. Ona göre ABD'de gerçek iktidar, geniş halk kitlelerinden ziyade, birbirleriyle sıkı ilişkilere sahip dar bir seçkinler grubunun elinde yoğunlaşmıştır. Bu iktidar elitini siyasal, ekonomik ve askerî elitler oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle Capitol Hill, Wall Street ve Pentagon (siyaset, sermaye ve askerî bürokrasi) arasında şekillenen bir "iktidar üçgeni" söz konusudur. Büyük şirketlerin yöneticileri, üst düzey askerler ve siyasal karar vericiler benzer eğitim, çevre ve ekonomik-kültürel ağlar içerisinde hareket ederler.

Dye ise Amerika'yı Kim Yönetiyor? adlı çalışmasında bu elit ağlarını daha somut biçimde incelemiştir. Ona göre ABD'nin karar alma mekanizmalarında etkili olan binlerce kişi, büyük ölçüde ortak eğitim kurumlarından, finans kuruluşlarından, hukuk bürolarından, düşünce kuruluşlarından ve seçkin aile çevrelerinden gelmektedir. Rockefeller ve Kennedy gibi aileler bu ağların en bilinen örnekleri arasında yer almaktadır.

Bu teorilerin ortak noktası dikkat çekicidir. Hiçbiri ABD'yi gizli bir örgütün ya da tek bir grubun yönettiğini iddia etmemektedir. Tam tersine, modern demokrasilerin bağlantılı siyasal, ekonomik, askerî ve kültürel elit ağları tarafından şekillendirildiğini savunmaktadırlar. Bu nedenle ABD gibi küresel bir gücün dış politikasını tek bir aktörün, lobinin veya liderin tercihiyle açıklamak, karmaşık karar alma mekanizmasını basitleştirmek anlamına gelir.

Bu noktada Elena Ponomaryova'nın "Para–Bilgi–İktidar" üçgeni de analitik bir çerçeve sunmaktadır. Ponomaryova bu kavramla ekonomik sermaye, medya-düşünce kuruluşları ve devlet-güvenlik aygıtı arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Washington'da dış politika kararları çoğu zaman sermaye, bilgi üretimi ve güvenlik bürokrasisinin kesiştiği alanda şekillenmektedir.

Köpeği sallayan kuyruk mu?

İsrail'in Gazze ve Lübnan'daki operasyonları ile İran'a yönelik saldırıları, eski bir soruyu yeniden gündeme getirmiştir: ABD mi İsrail'i yönlendirmektedir, yoksa İsrail mi Amerikan dış politikasını belirlemektedir?

Bu tartışma sıklıkla "köpeği sallayan kuyruk" metaforuyla ifade edilir. Bu metafor küçük görünen bir aktörün daha büyük olanı yönlendirdiği iddiasını anlatmak için kullanılır. Bazı yorumcular da İsrail'in özellikle Orta Doğu politikalarında Washington üzerinde olağanüstü etkiye sahip olduğunu ileri sürmektedir.

Lobi, medya ve dijital alan

Gerçekten de Amerikan siyasal sistemi içerisinde İsrail yanlısı güçlü örgütlü yapılar bulunmaktadır. Bunların başında Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC) gelmektedir. Kongre üyeleriyle kurduğu yakın ilişkiler, seçim kampanyalarındaki etkinliği ve bağış ağları sayesinde bu yapı, Washington'un en etkili lobi organizasyonlarından biri kabul edilir. Bunun yanında Anti-Defamation League, Conference of Presidents of Major American Jewish Organizations ve farklı sivil toplum kuruluşları da kamuoyunun ve karar alma süreçlerinin şekillenmesinde rol oynamaktadır.

Ancak meseleyi yalnızca lobi faaliyetleriyle açıklamak yeterli değildir. Amerikan toplumundaki Yahudi nüfus oranı sınırlı olsa da siyasal etkinin kaynağı sadece demografik büyüklük değildir. Finans, hukuk, akademi, medya, teknoloji, eğitim ve kültürel üretim alanlarında oluşmuş güçlü kurumsal ağlar, Amerikan siyasal sisteminin önemli bileşenlerindendir. Buna rağmen büyük medya kuruluşlarını veya teknoloji şirketlerini yalnızca etnik ya da dini kimlikler üzerinden açıklamak akademik açıdan sorunludur; bu kurumlar çok katmanlı sermaye ağları tarafından yönetilmektedir.

Son yıllarda medya ve dijital platformlar üzerindeki İsrail yanlısı etkinin daha fazla tartışıldığı da açıktır. X, Meta, Washington Post ve TikTok'un ABD operasyonları etrafındaki sahiplik tartışmaları, bilgi dolaşımının ulusal güvenlik ve dış politika meselesi olarak görüldüğünü göstermektedir. Oracle'ın kurucusu Larry Ellison'ın İsrail'e açık desteği, dijital alan üzerindeki güç mücadelesinin Filistin ve Gazze tartışmalarında neden önem kazandığını göstermektedir.

Evanjelikler ve Yahudi-Hristiyan medeniyet tahayyülü

Üstelik ABD'nin İsrail politikasını yalnızca Yahudi lobileriyle açıklamak da eksik kalır. Evanjelik seçmen kitlesi, İsrail'e verilen desteğin en önemli toplumsal dayanaklarından biridir. İncil'deki kehanetlerle ilişkilendirilen Siyonist yorumlar, Amerikan iç siyasetinde İsrail yanlısı politikaların geniş taban bulmasını sağlamaktadır. II. Dünya Savaşı sonrasında güçlenen Yahudi-Hristiyan medeniyet anlayışı da İsrail'i yalnızca müttefik değil, Batı değerlerinin Orta Doğu'daki temsilcilerinden biri olarak konumlandırmaktadır.

Bu noktada "köpeği sallayan kuyruk" metaforunun eksikliği ortaya çıkmaktadır. Çünkü kuyruk, köpeğin dışında bağımsız bir varlık değildir; aynı bedenin parçasıdır. Bu nedenle ABD-İsrail ilişkilerini yalnızca bir tarafın diğerini yönlendirdiği hiyerarşik bir ilişki olarak görmek eksik kalır. Ortak stratejik çıkarlar, güvenlik algıları, ekonomik ilişkiler, ideolojik referanslar ve Yahudi-Hristiyan medeniyet tahayyülü, Washington ile Tel Aviv arasında organik bir ilişki ağı oluşturmuştur.

Pentagon, Wall Street ve Tel Aviv

ABD'nin İsrail'e verdiği desteği yalnızca ideolojik yakınlıklar veya güçlü lobi faaliyetleriyle açıklamak yeterli değildir. Çünkü dış politika kararları çoğu zaman ekonomik ve kurumsal çıkar ağları tarafından şekillendirilmektedir. Bu noktada Eisenhower'ın 1961'deki veda konuşmasında kullandığı "askerî-sanayi kompleksi" kavramı hâlâ güncelliğini korumaktadır. Eisenhower, büyük savunma şirketleri, askerî bürokrasi ve siyasal karar vericiler arasında oluşan çıkar ortaklığının tehlikeli bir nüfuza dönüşebileceği konusunda uyarmıştır.

İsrail'e verilen Amerikan desteği bu çerçevede farklı değerlendirilebilir. İlk bakışta Washington'un Tel Aviv'e sağladığı milyarlarca dolarlık askerî yardım, Amerika'nın İsrail için katlandığı büyük bir maliyet gibi görünmektedir. Oysa bu yardımların önemli kısmı Amerikan savunma sanayisinden silah ve askerî ekipman satın alınması şartına bağlıdır. Böylece kaynakların önemli bir bölümü yeniden Amerikan ekonomisine, özellikle de savunma sektörüne geri dönmektedir.

Lockheed Martin, Boeing, RTX ve diğer büyük savunma şirketleri yalnızca Amerikan ordusunun değil, Washington'un küresel güvenlik ortaklarının da temel tedarikçileri konumundadır. İsrail'e yönelik her yeni askerî destek paketi, Amerikan savunma sektörünün üretim kapasitesi ve ekonomik hacmi açısından sonuçlar doğurmaktadır. Benzer bir durum Ukrayna savaşı sürecinde de gözlemlenmiştir.

Ancak meseleyi yalnızca ekonomik kazanç üzerinden okumak da yeterli değildir. İsrail, ABD açısından sadece bir müttefik değil, Orta Doğu'daki en önemli askerî, teknolojik ve istihbarî ortaklardan biridir. İran'ın nükleer programı, bölgesel nüfuzu ve vekil güçler aracılığıyla yürüttüğü politikalar hem İsrail hem de ABD tarafından önemli bir güvenlik sorunu olarak görülmektedir. Çin'in Orta Doğu'daki artan ekonomik faaliyetleri ve enerji güvenliği hesapları da bu denklemde etkili olmaktadır.

Bu nedenle İran'a yönelik sert politikaları yalnızca Netanyahu'nun Washington üzerindeki etkisiyle açıklamak ne kadar yetersizse, bütün süreci yalnızca Amerikan küresel stratejisinin otomatik bir uzantısı olarak görmek de yetersiz kalacaktır. Karşımızda karşılıklı fayda, zaman zaman gerilim ve çoğu zaman ortak stratejik hedefler üzerine kurulu çok katmanlı bir ilişki vardır.

Trump, Netanyahu ve yanlış sorulan soru

İsrail'in İran'a yönelik saldırıları ve ABD'nin sürece müdahil olması, özellikle Trump'ın Netanyahu ile ilişkisi üzerinden tartışıldı. Netanyahu, Amerikan iç siyasetini en iyi okuyan yabancı liderlerden biridir. Cumhuriyetçi Parti ile kurduğu yakın ilişkiler ve İran konusundaki diplomatik faaliyetleri bunun örnekleri arasındadır. 2015'te Obama yönetiminin İran ile imzaladığı nükleer anlaşmaya karşı Kongre'de yaptığı konuşma, bir yabancı liderin Amerikan iç siyasetindeki etkisinin en dikkat çekici örneklerinden biri olarak hatırlanmaktadır.

Ancak bütün bunlar, tek başına "Netanyahu/İsrail Amerika'yı yönlendiriyor" sonucuna ulaşmak için yeterli değildir. Son İran krizinde Başkan Yardımcısı JD Vance etrafında yaşanan tartışmalar, ilişkinin çok daha karmaşık olduğunu göstermektedir. Vance, ABD ile İsrail'in birçok ortak çıkarı bulunmakla birlikte bunların her konuda örtüşmediğini savunmuş; İran konusunda Amerikan politikasının Washington'da belirlenmesi gerektiğini vurgulayarak İsrail hükümetine açık eleştiriler yöneltmiştir. Bir tarafta Washington'un İran ile diplomatik bir çıkış arayışı, diğer tarafta İsrail'in askerî baskıyı sürdürmek istemesi iki ülke arasındaki çıkar ayrışmasını görünür kılmıştır. Elbette bu tabloyu klasik bir "iyi polis-kötü polis" oyununun parçası olarak yorumlayanlar da bulunmaktadır.

Vance'ın çıkışları ise Amerikan iç siyasetinde karşılıksız kalmadı. Cumhuriyetçi Parti içerisindeki İsrail yanlısı bağışçı ve çevrelerden gelen eleştiriler, özellikle Tucker Carlson ile ilişkisi üzerinden Vance üzerindeki baskıyı artırdı. Ağustos sonunda Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu'nun toplantısına katılan Vance'ın ABD-İsrail stratejik ortaklığını güçlü biçimde savunması ve antisemitizme karşı net mesajlar vermesi, önceki sert söylemini belirgin biçimde dengelemesi olarak okunabilir.

Bu değişimi Kasım 2026 ara seçimleri ve 2028 başkanlık yarışından bağımsız değerlendirmek güçtür. Temsilciler Meclisi ve Senato'daki güç dengesini belirleyecek ara seçimler yaklaşırken, Trump sonrasının güçlü Cumhuriyetçi başkan adaylarından biri olarak görülen Vance, bir tarafta İsrail yanlısı bağışçıları ve Evanjelik seçmenleri, diğer tarafta İsrail'e daha eleştirel yaklaşan MAGA tabanını gözetmek zorundadır.

Dolayısıyla Vance örneği, "İsrail Amerika'yı yönetiyor mu?" sorusunun neden yetersiz olduğunu da göstermektedir. İsrail yanlısı çevreler Amerikan siyasetinde önemli bir baskı ve etki kapasitesine sahiptir; fakat bu güç sınırsız değildir. Nitekim Washington'un İsrail ve İran politikası yalnızca bu çevrelerin etkisiyle değil; Evanjelik seçmenlerden savunma bürokrasisine, Körfez'deki Amerikan askerî varlığından enerji güvenliğine, Çin'le küresel rekabetten İran'ın bölgesel nüfuzuna kadar uzanan çok sayıda faktör tarafından şekillendirilmektedir. Washington-Tel Aviv ilişkisi de bu nedenle mutlak bir bağımlılığın ötesinde; stratejik çıkarların, seçim hesaplarının, bağış ağlarının, ideolojik yakınlıkların ve parti içi mücadelelerin iç içe geçtiği, çıkarların çoğu zaman örtüştüğü ancak zaman zaman ayrışabildiği çok katmanlı bir stratejik ortaklıktır.

Asıl soru ne?

Bütün bu tablo bizi başlangıçtaki soruya geri götürmektedir. Asıl mesele, Amerikan siyasal sistemi içerisinde Pentagon, Wall Street, Capitol Hill, askerî-sanayi kompleksi, teknoloji şirketleri, medya kuruluşları, düşünce kuruluşları, Evanjelik hareketler, İsrail yanlısı lobi ağları ve küresel stratejik ortaklıkların nasıl bir güç ekosistemi oluşturduğunu anlayabilmektir.

Belki de yanlış soruyu sorduğumuzu kabul etmek gerekir. Mesele, kuyruğun köpeği sallayıp sallamadığı değildir. Asıl mesele, aynı bedenin parçalarının hangi tarihsel, ekonomik, ideolojik ve stratejik koşullar altında birlikte hareket ettiğini anlayabilmektir.

Amerika'yı tek bir kişi, aile, lobi ya da müttefik devlet yönetmez. Amerika'yı yöneten şey; para, bilgi, güvenlik ve siyasal iktidar arasındaki örgütlü güç ağlarıdır. İsrail bu ağların dışında duran küçük bir aktör değil, bu ağların içine ustalıkla yerleşmiş stratejik bir ortak ve baskı merkezidir.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.