1. YAZARLAR

  2. Süleyman Seyfi Öğün

  3. Totaliterliklerin geçit resmi
Süleyman Seyfi Öğün

Süleyman Seyfi Öğün

Totaliterliklerin geçit resmi

A+A-

Siyâset bilimi literatüründe, otoriterlik ve totaliterlik arasındaki farkı anlatmak için yerleşmiş bir bilgiye sıklıkla rastlanır. Meşrûiyet sıkıntısı yaşayan otoriter iktidarlar, ayakta kalabilmek için doğrudan ve sıklıkla şiddeti kullanırlar. Bu yüzden de zannedildiği kadar mukâvim değildirler. Buna mukâbil, totaliter rejimler şiddete en nihâî evrede müracaat ederler. Daha çok , psikolojik bir baskı tatbik ederler. Bu baskı, belirsizlik denilen bir durumdan beslenir. Belirsizlik, marazî ve habis bir endişe ve korku kaynağıdır.. İlk safhada kitlelere, iktidârın her yerde hazır ve nâzır olduğu hissettirilir. Siz onu görmüyorsunuz; o ise sizi en mahrem zannettiğiniz anlarınızda bile tâkip ediyordur.(Bentham’ın o meşhûr Panopticon’unu hatırlayalım). Bireyler, iktidardan bir şey kaçırmasının imkânsız olduğuna inandırılır. Akabinde olanlar daha da korkunçtur. Bireyler istenmeyen bir şey yaptıklarında başlarına neler geleceğini asla bilemeyeceklerdir.. Tedâvülde ,”söz dinlemez , sapkın birilerinin” başlarına nelerin geldiğini anlatan hikâyeler dolaşır. Belirsizlik burada da devreye girer. Kanlı, işkence yüklü hikâyelerden daha tesirli olanları, bu sapkınların sırra kadem bastığını anlatan hikâyelerdir. Hikâyenin teferruatlarını yazmak ve anlatmak size kalmıştır. Paranoyak zihinler ,bir noktadan sonra korkuya muhatap olmaktan çıkar; bizzat o korkuyu imâl eden ve büyüten özneler hâlinne gelirler. Bu da totaliterliğin ,otoriterlikten farklı olarak mukâvemet kazanmasına vesile olur. Gramsci’nin geliştirdiği hegemonya kavramında târif edilen, baskıyı yedekleyerek rıza sağlama hâdisesi de, bir açıdan da olsa iktidâr karşısında kitlelerin hissettiği endişe ve korkulardan neşet eder. İnsanlar belirsizliklerin beslediği korkuyla baş edebilmek için iktidârlara tapınmaya başlarlar. Stockholm sendromu , bunun en küçük çaplı ve güncelleşmiş hâlidir.

George Orwell’ın artık klâsikleşmiş 1984 kitâbında totaliterliği işbu insanlık durumları inceden inceye işlenir. Hakikaten de , I.Umûmî Harpten başlayarak , Soğu Savaşı da içine alan târihî devirler siyâsî totaliterlikle yoğrulmuştur. Totaliterliğin en bâriz tatbikatları faşizm, nazizm, falanjizm ve stalinizmlerdir. Popper gibiler bu târihî örüntüleri , aralarındaki ideolojik farklılıkları ihmâl ederek aynı bağlamda değerlendirmek lâzım geldiğine işâret etmişlerdir. Lâkin bu kadarı da kâfi değildir. Popper gibilerin literatüründe bir çeşit zımnî Batı kampı aklaması da yer alır. Buna göre nazizim ve faşizm , II. Umûmî Harpten sonra liberal Batı tarafından aşılmıştır. Falanjizm yaşamaya devâm etmektedir. Ama bu tortusal bir durumdur ve zamân içinde o da aşılacaktır. Nitekim 1970’lerin sonlarına doğru hem Franco hem de Salazar rejimleri çökmüş; İspanya ve Portekiz özgürlüğüne kavuşmuştur. Gelin görün ki komünizm yaşamaya devâm etmektedir. 1970’ler falanjizmin tekmil türevleriyle çöküşe geçtiği bir evreydi. Buna mukâbil, komünist kamp aynı târihlerde başarıdan başarıya koşuyordu. Demek ki esas tehlike komünizmden geliyordu. Demek ki en belâlısı da komünizmdi. Popper vd liberallerin tezleri kabaca böyleydi ve totaliterliği komünizm ile eşleştirmeye dayanıyordu. Hâlbuki gerçekler farklıydı. Totaliterlik post nazi devirde de devâm ediyordu. Demir Perde totatilerliği hâlâ eski usûl işletirken, gûyâ “özgür Batı” bunu biraz daha ince ,yeni usûllerle devâm ettirmekteydi. Heinrich Böll’ün, neşr edildiğinde büyük ses getiren “Katharina Blum’un Çiğnene Onuru” başlıklı romanında manzara tekmil çıplaklığı ile ortaya konmaktaydı. O zaman anladık ki, “özgür Berlin’de” yüzbinlerce insanın telefonları dinleniyor , sayısız insan günlük hayâtında acımasız muamelelere mâruz kalıyordu. Anlaşılması zor olan başka hâdise ise özgürlükleri korumak bahanesiyle ,en bilineni Şili’deki Pinochet darbesi olmak üzere, yarı merkez dünyâlarda sayısız otoriter rejimin aynı Batı tarafından desteklenmesiydi

Duvar yıkılıp Sovyetler Birliği çöktükten sonra siyâsî totaliterliklerin de dayanakları çöktü. Siyâsî özgürlükler insanlığın büyük kazanımları olarak kutsandı. Artık liberal Batı kazanmış ve tekmil dünyâya misâl teşkil edecek bir hüviyet kazanmıştı. Bugün görüyoruz ki bu tam mânâsıyla bir aldatmacaydı. Totaliterlik siyâsî hüviyetini kaybetmiş, ama yok olmamış; tam aksine başka bir mecrâda kendisini yeniden üretmişti. Bu mecrânın ismi ekonomiydi. Yeni ekonomik akılcılık olarak pazarlanan ve kutsanan mecrâ, totaliterliğin derin bir şekilde kök saldığı bir niteliğe sâhipti. Bunu biraz açmalıyız.

Ekonomik aklıcılık ekonomik teşebbüsün engellenmemesi , özgür bırakılmasını vaz eder. Uzun zamanlar boyunca : siyâsî totaliterliklerin nesnesi yapılan kitleler “özgürleşme” sanısı üzerinden ekonomiye kazandırılıyordu. Siyâsî özgürleşmeler ekonomik özgürleşmelerle taçlandırılacaktı. Bu defâ, nesneleştirilen emek üzerinden değil, herkesin kendisini patron hissedeceği yenilenmiş güdüleriyle. Marx emek dünyâsına, “kaybedecekleri hiçbir şeyleri olmadığını; hâlbuki kazanacakları bir dünyâ olduğunu”; bunun da siyâsî ve ideolojik mücâdelelerden geçtiğini söylüyordu. Ekonomik akılcılığın çağrıları bunun zıttı değil; yeni yorumuydu. Onlar da büyük kitlelere “kaybedecek bir şeyleri olmadığını” tekrar ederek başlıyorlardı. İkinci önermeydi yorumlanan. “Kazanacakları değil”, “kazanabilecekleri” ; “bir dünyâ” değil; doğrudan “paraydı”. Bunun yolu ise o güne kadar hep hayâl kırıklığı doğurmuş olan siyâsetten arınmak ve serapa ekonomik bir mücâdele vermekti.

Siyâsî totaliterlikte, yoldan çıkıp kaybedenlerin hikâyeleri tedâvüldeydi. Hâlbuki ekonomik totaliterizmde tedâvülde olan her dâim kazananların hikâyeleriydi.. Bu da mühim bir farklılıktı. Yâni korkuyla başlamıyordu ekonomik mâcerâ. Çünkü korkunun esas kaynağı olan belirsizlik, artık gözü karalıkla aşılıyordu. Yeni oyunda risk almak faziletti. Esâsen bu bakışın ekonomik süreçleri topyekûn kumar psikolojisine indirgeyen , dünyâyı devâsa bir Las Vegas’a tahvil eden bir zihniyet olduğu ancak zaman geçtiğinde anlaşıldı. Unutulan ise, kapitalizmin tekelleşmelerden ibâret olduğu, en nihâyetinde herkesin kaybedeceği; ama onların kazanacağını söyleyen bilgiydi. Kumarhânelerde her zaman kazanan kasadır. Neticede herkesin kaybedeceği, ama kasanın (tekellerin) kazanacağı âşikârdı. İnsanlığı adına ekonomi denilen kumarhâneye tıkan güdünün esasta herkesin elinde avucunda kalanlara çökmek olduğu anlaşılamadı. Dahası,1980’lerin,1990’ların hezeyanları içinde , neticede kayıpların sâdece maddî değil, aynı zamanda insanlığımız olacağını hesap edemedik. Kimsenin kimseye güveninin kalmadığı, herkesin birbirini rakip olarak gördüğü ,bu kumarda ârizî olarak kazananların nasıl insanlıktan çıktığını gördük. Hâlbuki Sydney Pollack,bu işlerin nerelere gideceğini anlatan “Atları da Vururlar” filmini daha 1968’de çekmişti. Bunun yerini , Trump’ın o meşhur The Apprentice showları aldı (Bizde de utanmadan benzerini yapmışlardı).

Ekonomi kumarhânesinin inşâ ettiği dünyâ işbölümünün ve bilhassa yeni istihdam dünyâsının ne kadar totaliter usullerle idâre edildiği, insancıkların yeni istihdam şartları altında nasıl yapayalnız kaldıkları , psikolojik olarak nasıl ezildikleri. nelerden sonra anlaşıldı. Mobbing ekonomik totaliterliğin merkezineki belirsizlik ve korkunun mekaniği olarak çalıştı. Elyevm de öyle çalışmaya devâm ediyor.

Hamiş: Modern târihler totaliterliklerin çeşitlenmesidir. Siyâsî totatliterlikleri ekonomik totaliterlikler tâkip etti. Şimdi o da aşınıyor ve çözülüyor. Sıradaki tekno totaliterlik.. Bu da belki ayrı bir yazının mevzuu…

Önceki ve Sonraki Yazılar