
Tarihsel Bir Fırsat ve Algı Yönetiminin Kırılganlığı
Şiddetin sonuçlarıyla doğrudan ya da dolaylı olarak yüz yüze kalmış kesimler açısından, sürecin dili ve sembolleri, içeriği kadar belirleyici bir önem taşımaktadır. Bu nedenle kullanılan dilin, ister istemez bu hassasiyetleri tetikleme riski bulunmaktadır
Türkiye, 40 yılı aşan bir güvenlik ve toplumsal travma döngüsünü sona erdirebilecek kritik bir eşiğe gelmiş durumda. Silahların bırakılması ve örgütün kendini feshetmesi yönünde ilerleyen süreç, yalnızca bir güvenlik başlığı değil, aynı zamanda hukuki, siyasal ve toplumsal boyutları olan, çok katmanlı bir normalleşme sürecidir. Bu nedenle Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) çatısı altında yürütülen çalışmalar, sürecin en güçlü ve meşru zemini olarak öne çıkmaktadır.
Ancak böylesine tarihsel önemde ve kırılgan bir dönemde, sürecin içeriği kadar onu çevreleyen dilin ve algının da belirleyici hale geldiği unutulmamalıdır. Özellikle uzun yıllar cezaevinde kalmış bazı örgüt mensuplarının tahliye sonrası yaptığı açıklamalar etrafında oluşan tartışmalar, sürecin kendisinden bağımsız ama ona zarar verme potansiyeli taşıyan bir alan üretmektedir. Bu açıklamaların içeriğinden ziyade, ürettiği algı, tetiklediği refleksler ve doğurabileceği riskler üzerinde durmak gerekir.
Toplumsal Meşruiyetin Hassas Dengesi
Silah bırakma ve fesih sürecinin başarısı, yalnızca teknik ve hukuki düzenlemelere değil, aynı zamanda toplumun geniş kesimlerinde oluşacak adalet ve makullük duygusuyla da ilgilidir. 40 yılı aşan bir çatışma sürecinin ardından, toplumun farklı kesimlerinde hassasiyetlerin hâlâ yüksek olduğu açıktır, böyle olması da normaldir. Özellikle doğrudan ya da dolaylı biçimde şiddetin sonuçlarıyla yüz yüze kalmış kesimler açısından, sürecin dili ve sembolleri, içeriği kadar belirleyici bir önem taşımaktadır. Bu nedenle kullanılan dilin, ister istemez bu hassasiyetleri tetikleme riski bulunmaktadır.
Maksimalist, meydan okuyucu ya da geçmişi meşrulaştıran bir ton, sürecin özünü temsil etmese dahi, kamuoyunda bazı soruların sorulmasına yol açabilmektedir. Tam da bu nedenle, bu tür dönemlerde algı, çoğu zaman sürecin gerçek içeriğinin önüne geçebilmekte, sembolik söylemler, kurumsal iradeyi gölgeleyebilmektedir. Bu noktada mesele, söylenen sözlerin doğruluğu ya da yanlışlığı değil, toplumsal kabul zemininin aşınmasıdır. Çünkü meşruiyet kaybı, en sağlam hukuki düzenlemeleri bile tartışmalı hale getirebilir. Bu nedenle mesele, bireysel açıklamaların kendisinden çok, bu açıklamaların nasıl bir algı zemini oluşturduğudur.
Siyasal Sabotaj Alanı Olarak Söylem
Bu tür açıklamaların yarattığı bir diğer risk alanı, sürece baştan itibaren karşı olan siyasal ve ideolojik aktörler için geniş bir manevra alanı açmasıdır. Silah bırakma ve fesih sürecini “taviz”, “teslimiyet” ya da “ödüllendirme” olarak sunmak isteyen çevreler, bu tür açıklamaları bağlamından kopararak sürecin tamamına teşmil etme eğilimindedir. Bu yaklaşım, çoğu zaman açıklamaların gerçek etkisinden bağımsız olarak, süreci tartışmalı hale getirmeyi hedefleyen bir siyasal stratejiye dönüşmektedir.
Bu konu etrafında üretilen kaotik atmosfer, TBMM’de yürütülecek yasa çalışmalarının içeriğinden çok, bu çalışmaları gölgeleyen bireysel söylemlerin tartışmanın merkezine yerleşmesine yol açabilmektedir. Oysa sürecin asıl gücü, kişilere değil kurumsal mekanizmalara dayanmasındadır. Bu nedenle bireysel çıkışlar üzerinden yürüyen tartışmalar, sürecin demokratik ve kurumsal zeminini zayıflatma riski taşır. Bu durum, komisyon raporları ve olası düzenlemelerin toplumsal algısını da olumsuz etkileyebilir. Bu da süreci doğrudan hedef almadan, dolaylı biçimde sabote etmenin en etkili yollarından biridir.
Nitekim sürecin gündelik siyasal hesapların konusu haline getirilmemesi gerektiği, en üst düzeyde de açık biçimde vurgulanmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Ülkemizi 40 yıllık bir musibetten kurtarmayı hedefleyen bu süreç, gündelik siyasetin çıkar hesaplarına kurban edilmemelidir. Biz de sürecin bir yol kazası yaşanmadan menzili maksuduna varması için üzerimize ne düşüyorsa yapmaktan geri durmayacağız” sözleri, sürecin kişisel polemiklerin değil, kurumsal iradenin konusu olması gerektiğine işaret etmektedir.
Sürecin Öznesini Kaybetme Tehlikesi
Bir diğer kritik risk, sürecin öznesinin yer değiştirmesidir. Silah bırakma ve fesih sürecinin öznesi, bireyler, anılar ya da geçmişin ideolojik anlatıları değil, TBMM, hukuk devleti ve demokratik siyaset olmalıdır. Ancak bireysel çıkışlar etrafında dönen tartışmalar, süreci kişisel anlatılara ve sembolik polemiklere doğru sürükleyebilmektedir. Bu durum, meselenin tarihsel ağırlığıyla orantısız bir sığlaşmaya ve tartışma düzeyinin düşmesine yol açar. 40 yılı aşan bir sorunun, birkaç açıklama üzerinden yeniden eski tartışma başlıklarına çekilmesi hem zaman kaybı oluşturur hem de zaten yıpranmış olan toplumsal sabrı ve yorgunluğu derinleştirir. Sürecin geleceğe dönük niteliği, geçmişin dili ve sembolleriyle konuşuldukça zayıflar, toplumsal motivasyon ve sahiplenme duygusu geriler.
Altı çizilmesi gereken önemli nokta, bu tür açıklamaların sürecin hukuki ve kurumsal kararlılığını belirleyici ölçüde etkileme gücüne sahip olmadığıdır. Devletin iradesi ve TBMM’nin rolü, bireysel söylemlerin çok ötesindedir. Ancak bu durum, söz konusu çıkışların zararsız olduğu anlamına da gelmez. Aksine, etkisiz ama zararlı bir alan üretir. Süreci durdurmazlar ancak çevresindeki toplumsal algıyı aşındırırlar. Süreci ilerleten mekanizmaları değil, sürecin etrafındaki toplumsal algıyı aşındırırlar.
Sorumluluk ve Soğukkanlılık Çağrısı
Bu noktada sorumluluk, yalnızca süreci yürüten kurumlara değil, siyasetçilere, medyaya ve topluma da düşmektedir. Medyanın provokatif çıkışları büyütmek yerine bağlamına oturtması, siyasetin süreci bireysel söylemlerden net biçimde ayrıştırması ve toplumun bu ölçekte bir meselenin birkaç cümleyle değerlendirilemeyeceğini bilmesi hayati önemdedir. Çünkü böylesi tarihsel eşiklerde asıl zarar, çoğu zaman doğrudan karşı çıkışlardan değil, dikkatsizlikten, aceleden ve dildeki savrukluktan doğar.
Türkiye’nin önünde duran fırsat, geçmişin sloganlarıyla değil, geleceğin hukuku ve kurumsal aklıyla tamamlanabilir. Silahların susması ve çatışmanın sona ermesi, tek başına bir “an” değil, dikkatle yönetilmesi gereken uzun bir süreçtir. Bu sürecin başarıya ulaşması, kazanımın sürekli yeniden üretilmesine ve korunmasına bağlıdır. Aksi halde, bugün tali görünen söylemler ve polemikler, yarın sürecin meşruiyetini zedeleyen başlıklara dönüşebilir.
Bu nedenle soğukkanlılık bir tercih değil, bir zorunluluktur. Ortak aklın, kurumsal zeminin ve toplumsal sabrın korunamadığı bir ortamda, en doğru adımlar bile tartışmalı hale gelebilir. Türkiye’nin 40 yıllık bir yükten kurtulma ihtimali, ancak bu bilinç ve sorumluluk sürdürülebildiği ölçüde kalıcı bir başarıya dönüşebilir.


HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.