1. YAZARLAR

  2. Muhsin Kızılkaya

  3. Sirenler'in ezgisi ile zurnanın sesi
Muhsin Kızılkaya

Muhsin Kızılkaya

Sirenler'in ezgisi ile zurnanın sesi

A+A-

Bundan neredeyse yirmi sene önce; Homeros destanından Troya efsanesini görkemli bir dans gösterisi haline getirerek; efsanenin yazıyla buluşmasından üç bin sene sonra anayurdunda seyircinin karşısına çıkaran Anadolu Ateşi Sanat Yönetmeni Mustafa Erdoğan'la ben, 1980'li yılların başında Hakkâri Lisesi'nin halk oyunları ekibinde büyük bir ciddiyetle sabahtan akşama kadar tepinip dururken, o yıllarda şehrimizde davul zurna çalan sadece iki kişi vardı.

Abdo zurnacı, küçük oğlu Bozo davulcuydu. Aşağılamak için “mitirp” diyordu şehir ahalisi onlara… Aile uzaklardan, Viranşehir’den gelmiş, koca şehirde davul zurna çalan başkaları olmadığından, kısa sürede şehrimizin rakipsiz tek düğün müzisyenleri haline gelmişlerdi. İşi başından aşkındı Abdo ile Bozo’nun, düğünlerden vakit buldukça okulumuza gelip “folklor ekibimize” de davul zurna çalıyorlardı. “Mitirp” dediğimize bakmayın, onlar kendilerine “Beyzade” diyorlardı.

Hiçbir Hakkarili müzisyen Abdo ve küçük oğlu Bozo şehrimize gelinceye kadar zurna üflememiş, davula tokmağı indirmemişti. Bizde düğünlerde halaylar, insan sesi eşliğinde çekiliyor, sesine güvenen icracılar omuz omuza veriyor, hem “stran” söyleyip hem de oynuyorlardı. İnsan sesinden başka pek bir müzik aleti o tarihlere kadar düğün evlerine girmemişti.

Peki, Hakkâri coğrafyasında, özellikle Çukurca mıntıkasındaki Pinyanişî aşireti arasında davul-zurna neden düğün evlerine sokulmamış, neden hiç kimse bu aletleri çalmaya yeltenmemişti? Neden davul zurna icracılığı “qereç” dedikleri Çingenelerin işi olarak görülmüştü?

Nedenini öğrenmek için bir gün, mahallelinin kendi imkanlarıyla yaptırdığı, maaşını bile kendi arasında topladıkları erzakla ödedikleri camimizin her şeyi bildiğine emin olduğum imamına başvurdum. Sahi, bizde düğünlerde neden davul-zurna çalınmıyordu? Soru sorduğuma sevinen imam düşünmemiş, herkesin cevabını bildiği soruyu soran bencileyin cahilin yüzüne bakarak, “Zurna sesi dinen mekruhtur da ondan” demişti. Şaşırmış, “Nasıl, neden?” diye sormuş, o da “Zurna o kadar güzel ses çıkarır ki, dinleyeni kendisinden geçirir, mest eder, bir şey içmesine gerek yok, o ses eşliğinde oynayan birisi o kadar mest olur ki, o’saat kafa tasından imanı uçar, her türlü kötülüğü meyilli hale gelir, bu yüzden dinen caiz değildir” demişti.

Bu cevap karşısında meseleyi daha fazla kurcalamadım, imamın izahatını o günden bugüne arada bir aklıma geldikçe gülümseyerek düşündüm ve işin aslının en eski hikayelere dayandığını birkaç gün önce, Homeros’un destanının “Odysseia” bölümünü okurken büyük bir heyecanla fark ettim.

Meğer, bir insanın veya bir enstrümanın çıkardığı sesin insana “zararı”, en az Homeros destanı kadar eskiymiş.

*

Bu aralar, meşhur film dolayısıyla hep Homeros destanı ve onun bize yeniden hatırlattığı kadim temalardan, hikayelerden bahsediyoruz ya, ben de daha filmi seyretmeden destanı didiklemeye çalışıyorum film vizyona girdiğinden beri. “Odysseia” destanının On İkinci Bölümü, “Sirenlerin Adası”na dairdir.

Ama önce “siren” kelimesinin etimolojisine dair biraz laflayalım isterseniz.

Günümüzde acil durum araçlarında, ambulanslarda, itfaiye, polis arabalarında, ev ve iş yeri alarm sistemlerinde, fabrikalarda, maden ocaklarında, şantiyelerde çalan aletlerin çıkardığı ses olan “siren” kelimesi Türkçeye Fransızcadan geçmiş. Frenkçede “siréne”in, “canavar düdüğü”, “denizkızı” anlamına geldiğini yazar sözlükler. Fransızcaya da Eski Yunancadan geçmiş. Eski Yunancada “bağırarak ve şarkı söyleyerek gemileri kazaya sürükleyen efsane yaratığı” anlamına gelen “Seiren” özel adından alınmış.

19. asır, icatlar asrıdır bilirsiniz. Fransız mucit Cagniard de la Tour, 1819 yılında yüksek sesli bir akustik uyarı cihazı icat etti. Cihazın su altında da çalışabilmesi, mucidini denizlerde yaşayan bu mitolojik varlıklara götürdü, “siren”i buluşuna isim yaptı. Zamanla bu kelime, tehlike anlarında insanları uyarmak için çıkarılan bütün güçlü ve tiz yapay seslerin adı haline geldi.

*

Homeros destanında geçen, Yunan mitolojisindeki Sirenler, Akheloos adlı nehir tanrısının kızlarıdır. Yaygın inanışın aksine ilk anlatılarda balık kuyruklu denizkızları değil; kadın başlı ve kuş gövdeli uçan yaratıklar olarak tasvir edilmişlerdir. (Bugün bütün dünyaya yayılmış olan Starbucks logosundaki kadın figürü de genel olarak bu mitolojik deniz yaratıklarından esinlenilerek tasarlanmıştır. Starbucks, bir liman şehri olan Seattle’da kurulmuş. Kurucular şirkete bir amblem ararken kahvenin deniz yoluyla uzak memleketlerden taşındığını düşünerek, 16. yüzyıla ait bir İskandinav ahşap baskısında bu çift kuyruklu siren figürüne rastlamışlar ve onu alıp logolarına yerleştirmişler.)

Efsaneye göre Sirenler, dik kayalıklarla çevrili ıssız bir adada yaşarlar. Buradan geçen gemilerdeki denizcileri, doğaüstü güzellikteki büyüleyici sesleri, şarkılarıyla kendilerine çekerler. Şarkının büyüsüne kapılan gemiciler, kendinden geçmiş bir halde, hipnotize olmuş bir şekilde rotalarını kayalıklara kırarak kaza yapar ve adada helak olurlar.

*

Homeros'un “Odysseia” Destanı’nda kahramanı Odysseus, İthaka’ya dönüş yolculuğu sırasında bu adanın yakınından geçmek zorunda kalır. Bilge rehberi, onu hemen uyarır.

Ada ahalisine Siren derler; sesleri zehirli bir bal, ezgileri ebedi bir uykudur. Akıl sır ermez bir büyüyle çağırırlar yolcuları. O sese kulak veren bir daha ne evini hatırlar ne helalini ne de gözü yolda kalan evlatlarını… (Bir tür, bizim mahalle imamının tarif ettiği, zurna sesi karşısında kendinden geçen mest olmuş adamların hali gibi…)

Sirenler, yeşilin en hasıyla bezenmiş bir çayırda oturur, durmadan şarkı söylerler. Lakin o çayırın etrafı, o güzel sesin şehvetine kapılıp can vermiş, etleri çürümüş, kemikleri güneşte kurumuş bahtsız insanların leşleriyle doludur.

İşte tam o ceset yığınının yanından geçerken Odysseus, bilgece bir tedbirle, uysal bir balmumunu elleriyle yoğurup arkadaşlarının kulaklarına tıkar; dünya kelamına da, o tekinsiz ölüm şarkılarına da onların kulaklarını kapatır. Ama kendi nefsi… Kendi nefsi o büyülü sesten mahrum kalmak istemez. İnsanın içindeki o iflah olmaz bilme arzusu, bazen ölümden daha baskın gelir. “Beni” der dostlarına, “geminin orta direğine, iplerle sımsıkı bağlayın. Olur da nefsime boyun eğer, ‘Yalvarırım bağlarımı çözün!’ diye feryat edersem, siz siz olun, o ipleri sakın çözmeyin, tam tersine bir kat daha sıkı sarın,” diye onları tembihler.

Denizin köpüklü sularında yol alırken, Sirenlerin çıkardığı o meşhur ezgi yükselir dalgaların arasından. “Gel buraya, dillere destan Odysseus!” diye çağırırlar onu. “Durdur gemini de duy sesimizi. Biz engin Troya topraklarında nelerin olup bittiğini, tanrıların insanlara ne büyük acılar çektirdiğini biliriz.”

Ne kadar insanca bir vaat! Acıyı bilmek, tarihi duymak, hakikate vakıf olmak vaadi…

O büyülü sözler Odysseus’un gönlüne kancayı takınca, ruhu o kayalıklara doğru akmak ister. Kaş göz eder arkadaşlarına, yalvarır gözleriyle, “Bırakın beni” der. Ama kulakları balmumuyla tıkalı, sıkı tembihlenmiş o sadık yoldaşlar, hiç oralı olmazlar. Aksine, sadakatle gelirler ve bağlarını bir kat daha sıkarlar, onu o direğe adeta çivilerler.

Sonunda o uğursuz ada geride kalır, sesler rüzgarda dağılıp kaybolur. Tehlike geçince sadık yoldaşlar kulaklarındaki mumu çıkarıp atar, kollarıyla direğe bağladıkları Odysseus’un çözer, yollarına öyle devam ederler. (Homeros, “Odysseia”, Can Yayınları, s.214-226)

Böylece Odysseus sirenlerin tuzağından sağ kurtulan ilk denizci payesini kazanır.

*

Hayat çok uzun sandığımız kısacık bir yolculuksa eğer, o yolculuk boyunca, bizi yolumuzdan, evimizden, hakikatimizden edecek ne çok Siren sesi yükselir yanımızda yöremizde, yaşayan herkes bilir. (Yıldıray Oğur'un da pazar günü çıkan yazısında isabetle işaret ettiği gibi, bugünlerde dağdan inecek olanları “aman ha indirmeyin, sonra düşmansız kalır, helak oluruz” diye feryat edenlerin harekete geçirmeye çalıştıkları sirenlere dikkat!)

İnsan bazen o sesleri duymak ister, dayanamaz, nefsine yenik düşer, ardına verir.

İşte tam o anlarda bizi ayakta tutacak, uçuruma yuvarlanmamızı engelleyecek yegâne şey; bizi direğe sımsıkı bağlayan dostların sadakati ve hammaddesi sabır olan, kulaklarımıza tıkadığımız balmumudur. Evine selametle dönen her yolcu, seslerin şehvetine kapılıp rotasını değiştiren yolcu değil, menzilin kutsallığına inanıp kollarını, ellerini, şehvet hissini, ganimetin çekiciliğini, paranın sesini bir kenara bırakıp sebatla yol alandır.

*

Odysseus, efsunlu Sirenlerin “rüzgarları bile susturabilen” muhteşem şarkılarını delirmeden ve ruhunu teslim etmeden dinleyebilmek için kendisini gemi direğine bağlatır.

O günden beri “Direğe Bağlı Odysseus ve Sirenler” efsanesi, modern edebiyatta ve felsefede fiziksel bir esaret hikayesi olmanın çok ötesine geçer. Akıl ile arzu, modern insanın içine vurduğu zincirler, sanatın yıkıcı gücü ve kapitalist düzenin işleyişi gibi çok katmanlı temaların en önemli sembolik kalıplarından biri haline gelir. Modern yazarlar ve alimler bu miti bireysel, toplumsal ve sanatsal açılardan defalarca derinlemesine ele alıp yeniden yorumlayıp durdular bugüne kadar.

Batı edebiyatında ve modern düşüncede bu sahne, insan fıtratına dair evrensel çelişkileri açıklamak için sıklıkla başvurulan bir alegoridir artık. Eleştirmenler; çok istediğim halde bir türlü okuyamadığım ama hakkında yazılanlardan dolayı yakından bildiğim, modernist edebiyatın zirve romanlarından biri olarak kabul edilen James Joyce’un “Ulysses” romanının, Homeros'un destanının Dublin'de geçen sıradan bir güne uyarlanmış hali olduğunu söyler. Odysseus’un on yılda kat ettiği mesafeyi, romanın kahramanı on yedi saatte bilinç altında kat eder. Bu süre zarfında evden çıkar, şehirde bir tur atar ve evine geri döner. Romanın“Sirenler” adlı 11. bölümü bir barda geçer. Burada Sirenler iki bar kızıdır; Sirenlerin büyüleyici şarkısı ise barda çalınan müzikler ve bardaklara dökülen içkilerin çıkardığı sesleridir. “Joyce, efsaneyi modern insanın gündelik zaaflarına, seslerin ritmine ve duyusal baştan çıkarılmalara indirgeyerek edebiyatta biçimsel bir devrim yarattı”der yine eleştirmenler.

Eski zamanların o meşhur hikayesinde Odysseus, geminin direğine kendini bağlatırken sadece Sirenlerin ölümcül ezgilerinden kurtulmayı hedefleyen kurnaz bir denizci değildi elbet. Bugünün dünyasından geriye dönüp baktığımızda, modern edebiyat bu kadim anlatıda çok daha derin bir insanlık trajedisi görür. Aslında o direğe bağlanan, arzularının peşinden gitmek ile hayatta kalmanın o amansız Arafında sıkışıp kalmış; bilginin, hakikatin o büyülü sesini duyabilmek uğruna kendi hürriyetinden vazgeçen modern insanın ta kendisidir, onun ilk prototipidir.

*

Her meseleye, herkesin baktığı yerden, kimsenin pek aklına gelmeyen yeni bir bakışla bakan Franz Kafka ise “Sirenlerin Susuşu” adlı kısa hikayesinde, efsaneyi tersine çevirir.

Kafka’nın hikayesi, insanın bazen son derece yetersiz ve çocuksu önlemlerle bile hayatta kalabileceği teziyle başlar. Efsaneye göre Sirenlerin şarkıları o kadar güçlü ve büyüleyicidir ki her şeyi delip geçer; bu şarkıya kapılanların içindeki tutku, her türlü zinciri ve gemi direğini kıracak güçtedir. Bütün dünya bunun farkında olmasına rağmen Odysseus, kulaklarına balmumu tıkayıp kendisini gemi direğine zincirleterek bu ölümcül tehlikeden kurtulabileceğine safça inanır. Aldığı bu basit önleme katıksız bir güven duyar ve sevinç içinde Sirenlerin adasına doğru ilerler.

Kafka, mitolojideki anlatıyı tam bu noktada değiştirir.

Sirenlerin şarkılarından çok daha tehlikeli, korkunç ve ölümcül bir silahı vardır; o da susuşlarıdır. Dünyada Sirenlerin büyüleyici şarkısından kurtulmayı başaran biri çıkabilse bile, onların mutlak sessizliğinden ve bu sessizliğin yarattığı dehşetten kurtulmak imkansızdır. Bir insan, Sirenleri kendi kurnazlığıyla yendiğini düşünmenin verdiği o devasa kibir ve büyüklük hissine asla karşı koyamaz.

Odysseus adaya yaklaştığında Sirenler şarkı söylemeyi tamamen bırakıp susarlar. Metinde bunun iki sebebi olabileceği belirtilir:

Ya Odysseus gibi yaman bir düşmanı alt etmenin tek yolunun susmak olduğunu bilmektedirler ya da Odysseus’un yüzündeki o çocuksu, kararlı mutluluk ve zafer edası onlara şarkı söylemeyi tamamen unutturmuştur.

Odysseus ise Sirenlerin sustuğunu asla fark etmez. Kulaklarında balmumu olduğu için, onların şarkı söylediğini ama kendisinin bunu duymadığını zanneder. Sirenlerin boyunlarını büküşünü, derin derin nefes alışlarını, gözlerinin yaşla doluşunu ve açık ağızlarını görür; ancak tüm bu görsel hareketleri, kendisine doğru yükselen ama kulaklarındaki tıkaç yüzünden işitemediği o muazzam şarkının birer parçası olarak yorumlar.

Sirenlerin güzelliği ve baştan çıkarıcılığı karşısında Odysseus gözlerini uzaklara diker, sadece hedefine odaklanır. Onun bu mutlak azmi ve hadisenin farkında olmayışı karşısında Sirenler adeta yok hükmüne düşer; Odysseus’un kendilerini görmediğini anlayınca pes ederler.

Hikayenin sonunda Sirenler her zamankinden daha güzel bir şekilde gerinip uzanırlar, rüzgarda saçlarını uçururlar ve pençelerini kayalara geçirirler. Artık ortada baştan çıkarılacak bir av kalmamıştır, çünkü av (Odysseus) kendi yarattığı bir illüzyonun içinde koruma altındadır. (Franz Kafka, "Bütün Öyküler", Cem Yayınevi, s. 536-537)

Kafka’nın bu anlatıda vurgulamak istediği temel düşünce; modern insanın, dünyadaki büyük ve metafizik tehlikeler karşısında aslında tamamen etkisiz ve safça yöntemlerle (hikayede balmumu ve zincirle) korunduğunu sanmasıdır.

Odysseus’u kurtaran şey mitolojideki gibi üstün zekası değil, tam aksine Sirenlerin sustuğunu bile anlamayacak kadar derin bir yanılgı ve cehalet içinde olmasıdır.

Hangimiz neyi biliyoruz ki!

Ah, zavallı insan ah!

*

Homeros destanı Türkçeye çevrildiği andan itibaren Türk edebiyatı da “Sirenler” efsanesine kayıtsız kalmadı.

Orhan Veli ve Oktay Rifat ile birlikte şiirde “Garip” akımının sacayaklarından biri olan Melih Cevdet Anday, 1962 yılında “Kolları Bağlı Odiseus” adlı, bugün “kült şiir kitabı” payesini kazanmış olan bir kitap yayımladı. Bu kitap, Türk edebiyatında “felsefi şiir akımının” kilometre taşı olarak kabul edilir.

Ondan böyle bir çıkış beklemeyen, kitabın içerdiği felsefi derinliği kavrayamayan bir kitlenin saldırısına uğradı Anday. Bir sene sonra yapılan ikinci baskıya bir açıklama yazmak zorunda kalan şair, Garip’ten “İkinci Yeni”ye kaydığını kabul eder; kitabın edebi kaynakları arasında T. S. Eliot, Homeros, Alfred Lord Tennyson, Ezra Pound, Charles Baudelaire, Wallace Stevens, Aiskhylos ve Şeyh Galip’i gösterir.

Kitap yıllarca gündemde kalır. 15 Aralık 1968 tarihli "Varlık" dergisinde bir yazı yazan Necati Cumalı, kitap için; “Kolları Bağlı Odiseus yirminci yüzyılın yorgun kişisinin, bunalan kişisinin, doğadan kopan, kendine yabancılaşan insanının destanıdır. Mutluluğu arayan insanoğlunu, mutluluğunun gene ancak kendi yapısında olduğuna inandıran, umutlandıran bir destan,” der.

Anday, Homeros'un mitolojik kahramanını modern dünyaya taşır ancak onu destandaki o yenilmez savaşçı kimliğinden tamamen sıyırır. Şair, Odiseus'un gemi direğine bağlanma sahnesini felsefi bir metafor olarak kullanarak modern insanın varoluşsal trajedisini gözler önüne serer.

Anday’ın felsefi şiirine vakıf olan ve kitabının derinliğine ulaşabilen nadir eleştirmenlerin belirttiğine göre şiirin derin felsefi katmanları şu temeller üzerine kuruludur:

Homeros'ta direğe bağlanmak bilerek bir “korunma” önlemiyken, Anday'da “kolları bağlı olmak” insanın evren ve kendi varoluşu karşısındaki çaresizliğini simgeler. Modern insan bilgiye, teknolojiye ve bilince sahiptir ama bu bilinç, onun eyleme geçmesini engelleyen içsel bir kelepçeyle bir tutsaklığa dönüşmüştür.

Şair, düz ilerleyen takvim zamanını yadsıyarak geçmişi, şimdiyi ve geleceği iç içe geçirir. Odiseus'un bin yıldır yollarda olması biyolojik bir ömürle değil, insanın tarih boyunca bitmeyen ruh ve hafıza arayışı ile açıklanır. İthaka artık varılacak coğrafi bir yer değil, insanın kendi içine yaptığı o sonu olmayan, karanlık ve bilinmezlerle dolu bir yolculuktur.

Özetle; Melih Cevdet Anday bir efsaneyi, günümüz insanını açıklamada modern bir ayna olarak kullanır. Kollarını bağlayarak tehlikeden korunan ama aynı zamanda özgürlüğünü de kısıtlayan Odiseus, bir çıkmazın içinde debelenen modern entelektüelin ta kendisidir.

*

Bizim yoksul mahalle imamızın zurna sesini dinen caiz görmemesiyle Homeros’un “Odysseia” destanındaki insanın ölümüne sebep Sirenlerin büyüleyici şarkıları arasında çarpıcı bir benzerlik vardır bana göre. Bu benzerlik, güzellik karşısında insanın aczidir. Asırlar, iklimler ve coğrafyalar değişse de, insanı kendinden geçiren, aklını başından alan o muazzam ezgiler, her dönemde bir “tehlike” olarak görülmüş ve gemlenmeye çalışılmış. Odysseus, o büyülü sesi duyabilmek için kendisini geminin direğine bağlatırken; Hakkâri coğrafyasındaki insanlar da nefislerini korumak için zurnanın sesine kulaklarını tıkamış, onu kendilerinden uzaklaştırmışlardı.

Demek; sanata, sese ve müziğe yüklenen o muazzam güçten korkmak, insanlığın en eski ve ortak derdidir. Çünkü insan, ruhunu böylesine teslim alan bir gücün karşısında her zaman çaresizdir.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.