Türkiye Modeli’nin Sınavı: Geçmişin Derslerinden Yeni Mimariye

2013-2015 döneminde yürütülen Çözüm Süreci, ülkenin bugüne kadar giriştiği en kapsamlı toplumsal barış projesiydi ve akamete uğradı. Bugün benimsenen Türkiye Modeli’nin beş unsuru da tesadüfen ortaya çıkmadı.

ADNAN BOYNUKARA - Perspektif

Türkiye’nin PKK’nın feshi ve silah bırakması hedefiyle yürüttüğü süreç, “Türkiye Modeli” olarak adlandırılıyor. Konuyu daha önce bu sayfalarda “Çatışma Çözümünde Türkiye Modeli” başlığıyla tartışmıştık. Bu adlandırmanın arkasında, sürecin dünyadaki diğer çatışma çözümü örneklerinden ayrıştığı iddiası yatıyor. Bu iddiayı yalnızca güncel sürecin kendi iç mantığı üzerinden değerlendirmek eksik bir okuma olur. Çünkü Türkiye’nin bu konudaki tecrübesi yeni değil. 2013-2015 döneminde yürütülen Çözüm Süreci, ülkenin bugüne kadar giriştiği en kapsamlı toplumsal barış projesiydi ve akamete uğradı. Dolayısıyla sorulması gereken soru şu olmalı: Türkiye Modeli’nin bugün öne çıkardığı beş unsur tesadüfen mi ortaya çıktı, yoksa geçmişin somut zaaflarına karşı bilinçli bir tasarım düzeltmesi mi? 

Bu soruya cevap vermenin yolu da bugünkü modeli, geçmişteki temel zaafların karşısına konulan tasarım tercihleri üzerinden okumaktan geçiyor.

Bu karşılaştırma yalnızca akademik bir merak konusu değil. Çünkü bir sürecin akıbetini belirleyen dinamikler ortadan kaldırılmadıkça, aynı sürecin farklı bir isimle yeniden aynı yere savrulması ihtimali her zaman vardır. Bu nedenle “Türkiye Modeli”ni salt bir siyasi başarı anlatısı olarak değil, geçmişte yaşanan somut zaaflara verilen kurumsal cevaplar bütünü olarak değerlendirmek gerekir. Mesele yeni bir model icat edilip edilmediğinden çok, önceki modelin neden işlemediğinin ne kadar doğru teşhis edildiğidir. 

Bu soruyu cevaplamak için önce 2013-2015 deneyiminin neden başarısız olduğunu, ardından bugünkü modelin bu zaaflara hangi karşılıkları ürettiğini ele almak gerekiyor.

Çözüm Sürecinin Çöküşü: Beş Faktör

Çözüm Süreci’nin neden sonlandığını, “Çözüm Süreci Neden Bitti” başlığıyla, daha önce ayrıntılı biçimde değerlendirmiştik. O değerlendirmede, sürecin tek bir nedenle değil, birbirini besleyen beş faktörün etkisiyle bittiğini ortaya koymuştuk. Bu beş faktör şunlardı: 

1- Çözme isteği ile çözme kapasitesi arasındaki açık ve buna eşlik eden devlet içi mücadele sorunu, eski vesayet odakları ile kendini yeni vesayet odağı olarak konumlandıran FETÖ’nün, tahkim olmamış bir bürokrasi içinde süreci sistematik biçimde sabote etmesi

2- PKK’nın silah bırakma fikrinden yoksun olması, örgütün arşiv sızdırma girişimlerinden Habur’un bir gösteriye dönüştürülmesine, geri çekilmenin 9 Eylül 2013’te tek taraflı durdurulmasından Dolmabahçe sonrası maksimalist taleplere kadar uzanan bir dizi somut gösterge. 

3- Bölgesel faktörler, özellikle Arap Baharı ve Suriye’de ortaya çıkan yeni dengenin örgüte “alan kazanma” iştahı vermesi. 

4- PKK üzerinden yürütülen dış müdahale, ABD’nin Suriye denklemi üzerinden örgütle kurduğu işbirliği ve İran’ın örgütü Türkiye’yi meşgul etmek için yönlendirmesi. 

5- İç siyasi pozisyonların etkisi, sürecin hem muhalefet hem iktidar tarafından güç mücadelesinin bir enstrümanına dönüştürülmesi ve seçim/referandum yoğunluğunun gündemi bölmesi. 

Bunların dışında da süreci etkileyen faktörlerden bahsetmek mümkün. Ama bunlar ön plana çıkanlar.

Devlet İçi Mücadeleden Tek Elden Koordinasyona

Çözüm Süreci’ni en çok yıpratan unsurlardan biri, sürecin tahkim olmamış, birbiriyle “alan kavgası” veren bir bürokratik yapının ülkeyi yönettiği dönemde yürütülmesiydi. Eski vesayet odakları ve kendini yeni vesayet odağı olarak konumlandıran FETÖ, süreci sistematik biçimde sabote etti. Bugünkü süreçte bu tabloya karşı geliştirilmiş açık bir yanıt var. MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın kurduğu diplomatik ve istihbari koordinasyon, sürecin sahadaki yürütülmesini tek bir merkeze bağlıyor. Buna ek olarak, üç kademeli bir hukuki güvence mimarisi kuruldu. Güvenlik birimlerinin silah bırakma ve fesih tespiti, MGK’nın bu tespiti teyit etmesi ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığındaki çok kurumlu bir kurulun dosyaları tek tek incelemesi. Bu üç kademeli yapı, sürecin, siyasi irade ile birlikte kurumsal ve hukuki bir sorumlulukla yürütüldüğünü gösteren bir tasarım tercihi. Ancak koordinasyonun merkezileşmesiyle kurumların birbirini denetlemesi aynı şey değil. Modelin uzun vadeli dayanıklılığı, bu merkezî koordinasyonun kişilere değil, kurallara ve kurumsal devamlılığa ne ölçüde bağlandığıyla da ölçülecektir.

“İpe Un Sermekten” Fesih Kararına

2013-2015 Çözüm Sürecinin en yıkıcı anları, örgütün taahhüdünü sürekli belirsizleştirmesiyle yaşandı. 28 Şubat 2015 Dolmabahçe açıklamasından sonra örgüt adına konuşan isimlerin peş peşe maksimalist taleplere sarılması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyimiyle sürecin “ipe un sermeye” dönüşmesine yol açmıştı. Geri çekilmenin 9 Eylül 2013’te tek taraflı olarak durdurulması da aynı belirsizliğin bir başka görünümüydü. Bugünkü modelin belirleyici farkı tam da burada. Örgüt, Şubat 2025’teki Öcalan çağrısının ardından Mayıs 2025’te yaptığı kongrede resmî fesih kararını aldı. Böylece sürecin başlangıç noktası siyasi kazanım değil, örgütsel fesih olarak belirlendi. Adımların sırası tersine çevrildi. Bu, ETA ve IRA örneklerindeki silahsızlanma-siyasi temsil ilişkisinden de, 2013-2015’in “önce siyasi kazanım, sonra belki silah bırakma” sarmalından da belirgin biçimde ayrışıyor. Fakat burada kritik eşik, fesih kararının alınmış olmasından ziyade bu kararın sahada doğrulanabilir ve geri dönüşü zor bir silahsızlanma sonucuna dönüşmesidir. Bugünkü model açısından siyasi iradenin başarısı, fesih kararını almakla değil, bu kararı sahada doğrulanabilir ve kalıcı bir silahsızlanmaya dönüştürmekle ölçülecektir.

Silah Sorununu Siyaset Sorunundan Sıyırmak

2013-2015 Çözüm Sürecinin asıl kırılganlığı yalnızca adımların sırasında değil, daha derin bir kavramsal karışıklıkta yatıyordu. Çatışmayı sona erdirmekle, çatışma sonrasında kurulacak siyasal düzeni aynı anda ve aynı masada çözmeye çalışmak. 2013-2015 döneminde PKK’nın silah bırakması ile Kürt meselesinin siyasi çözümü iç içe geçmiş, örgüt bu iç içeliği kendi lehine kullanarak silahsızlanmayı bir pazarlık kozuna dönüştürmüştü. Dolmabahçe sonrası ortaya çıkan maksimalist taleplerin arkasındaki mantık da buydu. Silah bırakma, siyasi kazanımın önkoşuluna bağlanmıştı. Çünkü örgütsel silahsızlanma ile demokratikleşme talepleri yeniden aynı pazarlık paketinin içine sokulduğu anda, geçmişte yaşanan “silahı siyasi kazanımın teminatı olarak kullanma” mekanizmasının yeniden ortaya çıkması mümkündür.

Bugünkü modelin bu noktadaki katkısı, yalnızca adımların sırasını değiştirmek değil, iki meseleyi kurumsal olarak birbirinden ayırmaktır. PKK’nın feshi ile Kürt meselesi aynı şey değildir. Bu ayrımın korunması, Türkiye Modeli’nin başarısı açısından kurucu bir şart. Örgütün silahlı varlığı ortadan kalktığında, Kürt vatandaşların demokratik ve kültürel talepleri, örgütün varlığından bağımsız olarak doğrudan TBMM ve hukuk zemininde ele alınabilir hale gelir. Bu ayrım, geçmişte HDP üzerinden PKK’nın sürece dolaylı biçimde ortak edilmesinin yarattığı belirsizliğe karşı da bir cevap niteliği taşıyor. Başka bir deyişle, 2013-2015 Çözüm Süreci’nde temel mesele çatışmayı nasıl sona erdireceğimizdi. Bugünkü modelde ise mesele, çatışma sona erdikten sonra nasıl bir siyaset kurulacağına doğru kaymış durumda.

Üçüncü Gözün Yokluğu, Ama Gerçekten Yok mu?

Çözüm Süreci’ni bitiren en kritik kırılmalardan biri, ABD’nin Suriye denklemi üzerinden PKK ile geliştirdiği işbirliği ve İran’ın örgütü Türkiye’yi meşgul etmek için yönlendirmesiydi. Örgüt, Türkiye ile çözüm yerine dış himaye altında alan kazanmayı tercih etmiş, bu da süreci fiilen bitirmişti. Bugünkü “Türkiye Modeli”nin en çok vurgulanan unsuru, tam olarak buna karşı geliştirilmiş bir ilke. Dış arabulucu veya garantör olmaksızın ilerleme ve “üçüncü göz milletin kendisidir” söylemi. Ömer Çelik’in “Türkiye’nin üçüncü bir göze ihtiyacı yok, üçüncü göz 86 milyondur” ifadesi bu ilkenin en net formülasyonu. Burada bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekir. “Dış arabulucu yokluğu” ile “dış müdahalenin yokluğu” aynı şey değildir. Birincisi Türkiye’nin tercihidir, ikincisi ise Türkiye’nin tek başına belirleyebileceği bir değişken değildir. Bu nedenle üçüncü gözün olmaması, tek başına dış aktörlerin süreç üzerindeki etkisini ortadan kaldırmaz.

2013-2015’i bitiren şey resmi bir arabulucu değil, örgüt üzerinden yürütülen dolaylı bir etkiydi. Suriye’de Esad sonrası ortaya çıkan yeni denge ve Irak hükümetinin ülke içindeki unsurlara ilişkin attığı adımlar ise Ankara’nın işini kolaylaştıran gelişmeler olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, bu entegrasyonun ilan edildiği ölçüde sahada tam bir fesih mi, yoksa SDG’nin merkezi yapıya kısmi bir eklemlenmesi mi olduğu konusundaki tartışmalar sürüyor. Bu da PKK’nın kendi feshinde aradığımız “beyan/sahada doğrulama” ayrımının bölgesel boyutta da geçerli olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla geçmişte süreci dışarıdan etkileyen bölgesel dinamiklerin bugün aynı ölçüde belirleyici olması zor görünüyor

Kutuplaşmadan Geniş Mutabakata

Çözüm Süreci, HDP ile AK Parti’nin karşılıklı olarak birbirini gayri meşrulaştırdığı bir kutuplaşma sarmalına da sürüklenmişti. “Seni başkan yaptırmayacağız” sahnesi, sürecin bir toplumsal uzlaşma projesinden çok, iktidar-muhalefet çatışmasının bir enstrümanına dönüştüğünün en çarpıcı görüntüsüydü. CHP ve MHP ise sürecin büyük bölümünde kendilerini dışarıda tuttu ya da dışlandı. Bugünkü modelde bu zaafa karşı geliştirilen yanıt, referandum değil geniş bir parlamento mutabakatıdır. Çerçeve yasanın 467 oyla kabul edilmesi, meşruiyetin tek bir siyasi kutba değil Meclis’in genel iradesine dayandırıldığını gösteriyor.

Buradaki asıl mesele, DEM Parti’nin süreçte nasıl bir pozisyon alacağı. HDP, Çözüm Süreci’nin başında sürecin önemli aktörlerinden biriydi. Ancak zamanla AK Parti ve Erdoğan karşıtı siyasetin içine daha fazla çekildi ve süreç de bu siyasi çatışmanın bir parçası haline geldi. Bu durum, Çözüm Süreci’nin toplumsal meşruiyetini zayıflatan önemli etkenlerden biri oldu. Bugün DEM Parti’nin sürece dahil oluş biçimi, geçmişteki bu araçsallaşma riskinden ne ölçüde bağımsız kalabileceği sorusunu da beraberinde taşıyor. Geniş parlamento mutabakatı, iktidar-muhalefet ekseninde bir zemin sağlıyor olabilir. Ancak DEM Parti ile kurulan ilişkinin de aynı ölçüde sağlamlaşıp sağlamlaşmadığı hâlâ açık bir soru.

Geç Kalan Yasadan, Önceden Kurulan Mimariye

Son olarak, 2013-2015 Çözüm Sürecinde hukuki çerçeve hep geriden geldi. PKK unsurlarının ülke dışına çekilmesi idari bir protokolle düzenlenebilmiş, “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” Temmuz 2014’te, sürecin sonuna yaklaşılırken çıkarılabilmişti. İzleme Kurulu da benzer bir gecikmeyle, Ekim 2014’te kuruldu. Bugünkü süreçte bu sıra tersine çevrildi. Müstakil ve geçici nitelikte bir kanun, süreç daha ilerlemeden hukuki zemine oturtuldu. Düzenlemenin bilinçli olarak “af” kavramından kaçınması, sonucu genel bir sıfırlama değil, koşullu ve bireysel bir yeniden başlama imkânı olarak tanımlaması da ayrı bir incelik. Ağır suçların süre sınırı olmaksızın kapsam dışında tutulması, hukuki mimarinin toplumsal vicdanı da gözeten bir hassasiyetle kurulduğunu gösteriyor. Bu hukuki mimarinin bir başka işlevi de sürecin kişilere ve dönemsel siyasi ilişkilere bağımlılığını azaltmasıdır. Böylece kararların kişisel görüşmelerden çıkıp Meclis ve ilgili kurumların vereceği kararlara bağlanması hedefleniyor.

Tasarım Doğru, Sınav Başka Yerde

Bu karşılaştırma, bugünkü mimarinin rastgele bir siyasi söylem olmadığını gösteriyor. 2013-2015’in bilinen ve belgelenmiş zaaflarının her birine, bu kez farklı bir cevap üretilmiş durumda. Devlet içi dağınıklığın yerini daha merkezî bir koordinasyon almış, örgütün taahhüdünü belirsizleştirmesine karşı fesih ve silahsızlanma sürecin başına alınmış, dış aktörlerin müzakere masasında resmî bir statü kazanmasına karşı üçüncü göz fikri baştan reddedilmiş. Geniş parlamento mutabakatı ve sürecin başında oluşturulan hukuki çerçeve de bu tabloyu tamamlıyor. Bütün bunlar, bugünkü modelin geçmişte yaşanan sorunlardan ders çıkarılarak oluşturulduğunu gösteriyor. Ancak bu durum, modelin başarısını kendiliğinden garanti etmiyor.

Bölgesel dinamikler de bu karşılaştırmanın dışında tutulamaz. Suriye’de Esad sonrası ortaya çıkan yeni denge ve Şam yönetiminin ülke üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmesi, geçmişte süreci etkileyen Suriye ve SDG kaynaklı belirsizlikleri önemli ölçüde azaltmış görünüyor. Bu nedenle bugün asıl mesele, kontrol dışı bir bölgesel gelişmenin ortaya çıkıp çıkmayacağından çok, Türkiye’nin kendi kurduğu mekanizmaların ne ölçüde işleyeceği.

Bundan sonraki sınav, devlet içi koordinasyonun korunması, silahsızlanmanın sahada kalıcı hale gelmesi, silah meselesi ile demokratik siyasetin yeniden birbirine bağlanmaması, geniş siyasi mutabakatın sürdürülmesi ve hukuki çerçevenin istikrarlı biçimde uygulanması olacak. Türkiye’nin geçmişten çıkardığı derslerin gerçek karşılığı da burada ortaya çıkacak. Yani, yeni mimarinin kurulmuş olması değil, bu mimarinin sürdürülebilir bir siyasal düzene dönüşüp dönüşememesi.

DÜŞÜNCE - YORUM - ANALİZ Haberleri

Husiler, Trump-Selman ittifakını çökertti: Masada dostluk, sahada yalnızlık
İnsan kaybettiğini ne zaman anlar?
AfD'nin yeni seçim zaferi ne anlatıyor?
Önyargıların Tiranlığı
Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi ve Demokrasi Krizi