1. HABERLER

  2. EDEBİYAT DEFTERİ

  3. DÜŞÜNCE - YORUM - ANALİZ

  4. Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi ve Demokrasi Krizi
Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi ve Demokrasi Krizi

Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi ve Demokrasi Krizi

Avrupa’nın siyasi havası, bir kuşak önce tanıdığımız manzaraya benzemiyor. Bir zamanlar marjinal sayılan aşırı sağ, bugün pek çok ülkede ya doğrudan iktidarda ya da iktidarın bir adım gerisinde.

A+A-

Mustafa YENEROĞLU - Perspektif

6 Eylül’de Doğu Almanya’nın Sachsen-Anhalt eyaletinde seçim var. Anketler aşırı sağcı Almanya için Alternatif’i (AfD) yüzde 40’ın üzerinde ve açık ara birinci gösteriyor. Bir kuşak önce düşünülmesi bile zor olan bu tablo, bugün Doğu Almanya’nın büyük bölümünde artık olağan. Doğu’da yüzde 35-40 bandına yerleşen AfD, Batı Almanya eyaletlerinin çoğunda da yüzde 20’ler düzeyinde.

Avrupa’nın siyasi havası, bir kuşak önce tanıdığımız manzaraya benzemiyor. Bir zamanlar çok marjinal kabul edilen aşırı sağ, bugün pek çok ülkede ya doğrudan iktidarda ya da iktidarın bir adım gerisinde, olmadığı yerlerde bile siyasetin gündemini ve dilini belirleyecek kadar güçlü.

Bu, uzaktan seyredilecek bir mesele değil. Çünkü tehlikede olan, savaş sonrası Avrupa’nın üzerine inşa edildiği barış ve demokrasi düzeninin kendisi. Bu sarsıntının sonuçlarını en doğrudan hissedecek kesimler arasında ise kıtada yaşayan milyonlarca göçmen, Müslüman ve Türk var.

Kıtanın Fotoğrafı

Almanya’da AfD, 2025 federal seçimlerinde oyunu ikiye katlayarak ikinci parti oldu; 2026 yazında ise anketlerde yüzde 30’a yaklaşarak birinci parti konumunda. Geleneksel partilerin AfD ile iş birliğini reddeden “güvenlik duvarı” hâlâ ayakta, ancak giderek daha fazla zorlanıyor. Fransa’da Marine Le Pen’in Ulusal Birlik’i (Rassemblement National, RN), 2024 erken seçimlerinin ilk turunda birinci çıktı; ancak ikinci turdaki cumhuriyetçi ittifak partiyi iktidarın dışında tuttu. Bugün de yüzde 35 dolayındaki desteğiyle ülkenin en güçlü siyasi hareketi. İtalya’da ise Giorgia Meloni, 2022’den beri başbakanlık görevini sürdürüyor. Liderliğini yaptığı İtalya’nın Kardeşleri (Fratelli d’Italia, FdI), kökleri savaş sonrası neofaşist geleneğe uzanan bir parti. Meloni, Avrupa’da aşırı sağın yalnızca protesto oyu toplamadığının, uzun süre iktidarda da kalabildiğinin açık örneği.

Avrupa’nın diğer bölgelerinde de benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. İsveç’te İsveç Demokratları (Sverigedemokraterna, SD) kabinede yer almıyor ama hükümeti parlamentoda dışarıdan destekliyor; Finlandiya’da Finler Partisi (Perussuomalaiset, PS) doğrudan koalisyon ortağı. Avusturya’da Herbert Kickl’in Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) 2024’te tarihinde ilk kez birinci oldu, ancak diğer partiler uzun pazarlıkların ardından onu iktidarın dışında bıraktı. İspanya uzun yıllar Avrupa’daki aşırı sağ yükselişinin istisnalarından biri sayıldı; o istisna da sona erdi. Vox, 2023 seçimlerinde gerilemesine rağmen bugün anketlerde yeniden yüzde 17 düzeyine çıkmış durumda. Portekiz’de Chega (“Yeter!”), 2025 seçimlerinde ikinci sıraya yerleşerek ana muhalefet partisi oldu. 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra da milliyetçi, radikal sağ ve aşırı sağ partilerin Parlamento’daki ağırlığı belirgin biçimde arttı.

Batı Avrupa’daki bu manzaranın arkasında daha geniş bir küresel gerileme var. V-Dem’in 2026 raporuna göre dünyada ortalama bir insanın yaşadığı demokrasi düzeyi 1978 seviyesine kadar gerilemiş durumda; dünya nüfusunun yaklaşık dörtte üçü otokratik rejimlerde yaşıyor. Freedom House da siyasal haklar ve sivil özgürlüklerin 2025 yılında üst üste yirminci kez gerilediğini belirtiyor. Demokrasi krizi artık sadece dünyanın otoriter yönetimlerinin değil, Batı’nın da en öncelikli meselesi. 

Böyle sıralanınca tablo, durdurulamaz ve aşırı sağın tek yönlü yükselişi gibi görünüyor. Oysa fotoğrafın bir de öbür yarısı var. Nisan 2026’da Macaristan’da Viktor Orban’ın on altı yıllık iktidarı sandıkta sona erdi. Hollanda’da Geert Wilders, hükümeti düşürdükten sonra gittiği erken seçimde ciddi oy kaybetti. Romanya’da aşırı sağın adayı ilk turu açık farkla önde bitirdi, ancak başkanlığı ikinci turda kaybetti. Aşırı sağın yükselişi yaygın, ama kalıcılığı ne mutlak ne de geri döndürülemez.

Bu da bizi asıl soruya getiriyor: Bu kadar farklı tarih ve toplumsal yapıya sahip ülkelerde aynı anda yükselen aşırı sağ dalgalarını ne besliyor? Aşırı sağ mı güçleniyor, yoksa onu sınırlayan demokratik zemin mi zayıflıyor?

Demokrasinin İçindeki Çatlak

Bir siyasi düzen yurttaşına verdiği sözü tutamaz hâle geldiğinde meşruiyet zemini aşınmaya başlar. Bugün Avrupa’da yaşanan büyük ölçüde bu. Aşırı sağın yükselişi salt kendi gücüyle açıklanamaz; liberal demokrasinin kendi temellerinde yaşadığı aşınmayla da yakından ilgili. Kıtanın dört bir yanında beliren ve tarihten tanıdığımız o öfke, içeride bir şeylerin yolunda gitmediğinin de işareti.

Bunu görebilmek için liberal demokrasinin iki ayrı geleneği bir araya getirdiğini hatırlamak gerekiyor. Bu iki gelenek birbirine tesadüfen eklemlenmedi, özgürlük ve hak talebi, halkın kendini yönetme talebiyle çoğu zaman aynı mücadelenin içinde yükseldi. Bir yanda bireyin haklarını, hukukun üstünlüğünü ve çoğunluğun bile aşamayacağı sınırları savunan liberal damar var. Öte yanda halkın kendi kendini yönetmesini, siyasal eşitliği ve çoğunluğun iradesini öne çıkaran demokratik damar. Aralarındaki gerilim hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmadı. Sınırsız halk iradesi bireysel hakları ezebilir; siyasetin alanını fazlasıyla daraltan anayasal ve kurumsal sınırlar ise halkın ortak karar alma gücünü zayıflatabilir. Sağlıklı demokrasiler bu gerilimi ortadan kaldırmaz, onu dengede tutar. Kriz, bu denge bozulduğunda başlar.

Son kırk yılın sessiz ama derin dönüşümlerinden biri, demokratik siyasetin hareket alanının daralması oldu. Elbette hukukun siyaseti sınırlaması ve bazı kurumların günlük çoğunlukların müdahalesinden korunması liberal demokrasinin gereğidir. Fakat bunun ötesinde, ekonomiden para politikasına, uluslararası yükümlülüklerden piyasaların işleyişine kadar daha fazla alanda seçmenin önündeki gerçek tercihlerin daraldığı ve hangi parti iktidara gelirse gelsin temel politikaların pek değişmeyeceği duygusu yerleşti. Siyaset, geniş kesimlerin gözünde farklı toplumsal taleplerin ve gelecek tasavvurlarının yarıştığı bir alan olmaktan uzaklaşıp önceden çizilmiş sınırlar içinde yürütülen teknik bir idareye benzemeye başladı. “Alternatifi yok” cümlesi bir çağın parolası oldu.

Sağ ile sol arasındaki siyasal ayrımların daralması da uzun süre siyasal olgunlaşmanın ve uzlaşının başarısı olarak görüldü. Oysa siyasetten gerçek tercihleri ve ayrışmayı çıkardığınızda itirazı ortadan kaldırmış olmuyorsunuz, onu başka bir mecraya sürüyorsunuz. Yerleşik partilerin temsil etmekte zorlandığı öfkeye, kayıp ve dışlanmışlık duygusuna ses verecek bir siyasal öznenin kalmadığı yerde, bu boşluğu aşırı sağ doldurdu.

Aşırı sağın yükselişi aynı zamanda demokrasinin içindeki daha derin bir krizin belirtisi. Asıl bakılması gereken de bu krizi besleyen koşullar.

Bozulan Refah Vaadi

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Batı demokrasisinin meşruiyeti somut bir vaade dayanıyordu. Her kuşak bir öncekinden daha iyi yaşayacaktı; sistem sıradan insanın hayatını fiilen iyileştirecekti. Bu vaat, geniş kesimler için inandırıcılığını yitirdi. Büyüme yavaşladı, eşitsizlik arttı, sanayisizleşme bazı bölgeleri geride bıraktı. OECD verileri, genç kuşakların reel gelirlerinin önceki kuşaklara göre hâlâ genel olarak daha yüksek olduğunu, ancak kuşaklar boyunca süren ilerlemenin  yavaşladığını gösteriyor. Özellikle Milenyum kuşağının gelir artışı birçok ülkede önceki kuşakların gerisinde kaldı. 

Bu kırılmanın en görünür olduğu alanlardan biri konut. 2010’dan bu yana AB’de konut fiyatları yüzde 60’ın, kiralar yüzde 28’in üzerinde arttı. Gençler için kendi evini kurmak daha zor ve daha geç ulaşılabilen bir hedefe dönüştü. Bugün 25-34 yaş arasındaki Avrupalıların yaklaşık yüzde 30’u hâlâ ebeveynleriyle yaşıyor. 

Şimdi otomasyon ve yapay zekâ bu güvensizliğe yeni bir boyut ekliyor. Bir zamanlar teknolojik dönüşüm karşısında görece güvende sayılan vasıflı meslekler bile geleceğinden emin değil. Her kuşağın bir öncekinden daha iyi yaşayacağına dair eski güven aşınıyor.

Meselenin yalnızca büyümenin yavaşlaması olduğunu söyleyemeyiz. Son kırk yılda ekonominin yapısı da değişti. Finansallaşma arttı, birçok sektörde piyasa gücü az sayıda şirketin elinde yoğunlaştı, servetin üretim kadar mülkiyet ve varlık değerleri üzerinden büyüdüğü bir düzen güç kazandı. Ekonomik güç de daha kolay siyasi etkiye dönüşür hâle geldi. Demokrasi ile piyasa ekonomisi arasındaki ilişki zaten her zaman belli bir gerilim taşır. Demokrasi siyasal eşitlik ilkesine, “bir kişi, bir oy” fikrine dayanır; piyasa ise ekonomik sonuçların eşit olmasını vadetmez. Ekonomik güç aşırı yoğunlaştığında bu gerilim siyasal bir soruna dönüşür, servet siyasi nüfuz üretmeye, siyasi nüfuz da serveti korumaya başlar. Roosevelt’in bir asır önceki uyarısı bugün Avrupa için de anlamlı: Örgütlü paranın hükümeti, örgütlü güruhun hükümeti kadar tehlikelidir.

Öfkenin kaynağındaki yapısal sorunlar geri planda kalırken, aşırı sağ var olan öfkeyi en kolay hedefe, göçmene, AB mekanizmalarına, kozmopolit elite yöneltiyor. Dahası, bu hareketlerin önemli bir kısmı sosyal devleti bütünüyle reddetmiyor, refahın öncelikle çoğunluk toplumuna ait olması gerektiğini savunarak göçmeni ve yabancıyı bu dayanışma çemberinin dışında bırakıyor. Böylece ekonomik güvensizlikle statü kaygısı aynı siyasi fotoğrafın içinde buluşuyor.

Tanınma Açlığı ve İncinmiş Kimlik

Elbette insan yalnızca ekmekle yaşamaz. Saygı, tanınma ve bir yere ait olma duygusuna da ihtiyaç duyar. Krizin diğer bir boyutu burada ortaya çıkıyor. Liberal demokrasi herkese eşit bir onur vadeder. Fakat toplumsal değişim maddi çıkarlarla birlikte insanların kendileri ve toplum içindeki yerleri hakkındaki kanaatlerini de sarsar. Daha önce kendisini merkezde gören kesimler, konumlarının gerilediğini düşündüklerinde bunu bir “saygınlık kaybı” olarak da okuyabilir. Aşırı sağ da aidiyet, gurur ve yeniden değerli olma duygusuna hitap ediyor.

Son yarım yüzyılda Batı toplumlarının sosyal ve kültürel dokusu köklü biçimde değişti. Toplumlar çeşitlendi, göçmen nüfus belirgin oranda arttı; dinin ve geleneksel yaşam biçimlerinin gündelik hayattaki ağırlığı azaldı, aile ve komşuluk ilişkileri değişti. Bu dönüşüm bazıları için özgürleşme ve yeni imkânlar anlamına gelen değişimler, başkalarında içinde büyüdükleri dünyanın ellerinden kaydığı duygusunu besledi.

Bu eşitsiz dönüşümün en görünür örneklerinden biri Doğu Almanya. Birleşmeden sonra özellikle gençlerin batıya göçüne yolu açıldı, bazı bölgelerde geride yaşlanan ve kendisini ekonomik olduğu kadar toplumsal olarak da terk edilmiş hisseden bir nüfus bıraktı. Bu nedenle tepki yalnızca yoksul kesimlerden gelmiyor. Orta sınıflarda da asıl kaygı yoksulluktan çok, sahip olunan statünün gerilediği veya gerileyeceği duygusu. Araştırmalar da aşırı sağ seçmenini basitçe ekonomik olarak “kaybedenler” kategorisine indirmenin yetersiz olduğunu gösteriyor. 

Burada ekonomik farklara kültürel bir mesafe de ekleniyor. Yaşadığı yere bağlı, hareketliliği sınırlı kesimlerle eğitim, meslek ve hayat tarzı bakımından daha hareketli ve kozmopolit kesimler arasındaki mesafe büyüdükçe, siyasal dil de ayrışıyor. Üstelik bu mesafeye zaman zaman küçümsenme duygusu da eşlik ediyor. Aşırı sağ hareketler bu noktada “sizi görmeyen ve küçümseyen seçkinlere karşı sizi yeniden hak ettiğiniz yere koyacağız” vaadiyle karşılık buluyor.

Bu incinmenin daha derin bir katmanında kimlik meselesi var. Avrupa toplumlarının kendilerini anlatma biçimleri de son yarım yüzyılda değişti. Sömürgecilik geçmişiyle daha açık bir yüzleşme, göçle çeşitlenen toplumlar ve Avrupa’nın dünyadaki ağırlığının görece azalması, uzun süre sorgulanmadan aktarılan bazı ulusal ve tarihsel anlatıları sarstı.

Aşırı sağın “Büyük Değişim” diye yaydığı komplo teorisi özellikle bu kaygıya sesleniyor. Yerli ve çoğunlukla beyaz nüfusun, özellikle Müslüman göçmenlerle planlı biçimde “değiştirildiği” iddiasına. Bilimsel hiçbir dayanağı olmayan bu anlatının gücü, demografik değişimi basitçe tarif etmesinden değil, onu bir kayıp ve kasıtlı saldırı hikâyesine dönüştürmesinden geliyor. Aşırı sağ, belirsiz bir kültürel kaygıya böylece fail, düşman ve siyasi hedef kazandırıyor. 

Boşalan Temsil, Çöken Güven

Bir başka sorun, yurttaş ile siyasal kurumlar arasındaki temsil ve güven bağının zayıflaması. Bir zamanlar kitle partileri, sendikalar, kiliseler ve dernekler insanı bir topluluğa bağlarken toplumla devlet arasında da köprü kuruyordu. Bu ara kurumların önemli bir kısmı son yarım yüzyılda ciddi biçimde zayıfladı. Parti üyelikleri ve sendikal örgütlenme geriledi, kiliseler birçok ülkede toplumsal ağırlığını kaybetti, dernek ve cemaat hayatı eski gücünden uzaklaştı.

Siyasette de benzer bir mesafe oluştu. Kitle partileri toplumsal köklerini kaybettikçe profesyonelleşti; seçmenle parti, yurttaşla karar arasındaki bağ zayıfladı. Birbirine daha çok benzediği düşünülen yerleşik partilerin bıraktığı temsil boşluğuna aşırı sağ “halkın gerçek sesi” iddiasıyla yerleşti. Gücünün bir kısmı da kendi programından çok, geniş kesimlerde biriken temsil edilmediği duygusundan geliyor.

Bu temsil boşluğunun altında daha derin bir güven kaybı var. Bir iktidar sandıktan çıktığı için hukuken meşru olabilir, ama insanlar yönetenlerin ortak iyilik için davranacağına dair inancını kaybetmiş olabilir. Bugün pek çok demokratik kurum bu sorunla karşı karşıya; meşruiyetlerini korurken güven kaybediyorlar.

Güvensizlik kendi başına demokrasi açısından sorunlu değil. Tam tersine, iktidarı sorgulamak, denetlemek ve gerektiğinde engellemek demokratik hayatın doğal parçasıdır. Sorun, güvensizliğin bütün kurumları ve siyasal aktörleri kapsayan bir reddiyeye dönüşmesiyle başlaması. O zaman siyaset, farklı görüşler ve çıkarlar arasında çözüm üretme ve ortak bir gelecek kurma arayışından uzaklaşıp herkesin birbirini sistemin parçası olmakla suçladığı bir zemine dönüşüyor. “Hiçbirine güvenmiyorum” duygusu güçlendikçe, siyasal sorunlara çözüm aramak yerine bütün düzeni reddetmek daha cazip hâle geliyor. Popülizmin beslendiği zeminlerden biri de bu güvensizlik. Popülist siyaset onu, halk ile ona ihanet ettiği söylenen seçkinler arasındaki mutlak bir karşıtlığa dönüştürüyor. Aşırı sağ bu karşıtlığı en sert biçimde kullanan siyasi hareketlerden biri.

Dağılan Ortak Zemin

Bir başka kırılma, demokratik toplumların ortak bir kamusal zemin üzerinde konuşabilme kapasitesinin zayıflaması. Demokrasi, insanların her konuda anlaşmasını gerektirmez; ama tartışabilecekleri ortak bir olgusal dünyaya ihtiyaç duyar. Siyasi rakipler değerlerde ve tercihlerde ayrışabilir, fakat olguların bütünüyle kişiye ve gruba göre değiştiği bir yerde ortak karar almak zorlaşır.

Dijital kamusal alan bu ortaklığı ciddi biçimde aşındırdı. Sosyal medya, daha önce karşılaşmayacak insanların birbirleriyle temasını mümkün kıldı; fakat aynı zamanda öfkenin, korkunun ve çatışmanın dikkati daha kolay topladığı bir iletişim düzeni yarattı. Algoritmaların neyi görünür kıldığı, kamusal tartışmanın içeriğini de biçimlendiriyor. Dezenformasyon da marjinal bir olgu olmaktan çıktı, siyasi aktörlerin, organize ağların ve yapay zekâ araçlarının da kullanıldığı bir mücadele alanına dönüştü. Otoriter ve popülist hareketler bu ortamdan özellikle yararlanıyor, rakibini yalnızca “yanlış düşünen biri” olarak değil, “gayrimeşru ve tehlikeli bir düşman” olarak göstermek çok daha kolay hâle geliyor.

Kutuplaşma derken neyi kastettiğimiz de önemli. Avrupa toplumlarında insanların siyasi görüşlerinin bütünüyle iki uca savrulduğunu söylemek mümkün değil. Daha belirgin olan, duygusal kutuplaşma, yani insanların kendi siyasi tarafına duyduğu bağlılıktan çok, karşı tarafa duyduğu güvensizlik ve husumetin siyaseti belirlemeye başlaması. İnsan, kendi tarafının sunduğunu beğendiği için değil, karşı tarafın kazanmasını istemediği için saf tutuyor. Mesele, farklı düşüncelerin ortak yaşam içinde yönetilecek bir ihtilaf olmaktan çıkarılıp bir varoluş savaşına dönüştürülmesi.

Göç ve Günah Keçisinin İnşası

Buraya kadar sözünü ettiğimiz bütün bu kök nedenler tek başına dağınık bir hoşnutsuzluk üretiyordu. Aşırı sağın başarısı, onları tek bir düşman figüründe birleştirebilmesiydi. Göçmen, bu anlatının merkezine yerleşti. 2015’teki büyük göç dalgası Avrupa için bir dönüm noktasıydı. Aynı zamanda kıtanın insan hakları ve dayanışma iddiasının sınandığı bir andı. Ekonomik güvensizlik, kültürel incinme ve kurumsal güvensizlik böylece somut bir figürde, göçmende ve “Müslüman”da cisimleşti. Karmaşık ve çoğu zaman birbirinden bağımsız sorunlara tek bir fail gösteren basit bir anlatı ortaya çıktı.

Aşırı sağın bu anlatıyla birlikte yaptığı, demokratik “halk” fikrinin sınırlarını yeniden çizmek oldu. Halkı aynı siyasal topluluğun eşit yurttaşlarından oluşan bir bütün olmaktan çıkarıp kültürel olarak tanımlanmış bir “biz” üzerinden tarif etti. Göçmeni ve özellikle Müslümanı ise bu “biz”in dışında tuttu. Göç böylece sınırlar ve nüfus hareketleriyle ilgili bir mesele olmaktan çıkıp statü, aidiyet ve kayıp korkularının üzerine yansıtıldığı bir alana dönüştü.

Göç konusundaki siyasal kaygıyla demografik gerçeklik arasında da ciddi bir makas var. Ipsos’un kırk ülkede yaptığı araştırmada Fransızlar, ülkelerindeki Müslümanların nüfusun yüzde 31’ini oluşturduğunu tahmin ediyordu; araştırmanın dayandığı gerçek oran ise yüzde 7,5’ti. Almanya’da tahmin yüzde 21 iken gerçek oran yüzde 5’ti; İtalya’da yüzde 20’ye karşı yüzde 3,7; Belçika’da ise yüzde 23’e karşı yüzde 7’ydi. Üstelik yanılgı sadece mevcut nüfusla ilgili değildi, aynı araştırmada Fransızlar 2020’de ülke nüfusunun yüzde 40’ının Müslüman olacağını tahmin ederken öngörülen oran yüzde 8,3’tü. 

Bugünkü göç rakamları da algı ile olgu arasındaki büyük farkı başka bir açıdan gösteriyor. AB ülkelerinde sığınma başvuruları 2024’te yüzde 11 azaldı, 2025’te de yüzde 19 daha gerileyerek 822 bine düştü ve 2021’den bu yana en düşük seviyesine indi. Almanya’daki düşüş yalnızca 2025’te yüzde 31 oldu. Sığınma başvuruları iki yıl üst üste düşerken göç, Avrupa siyasetinin merkezindeki yerini koruyor.

Daha çarpıcı olan, bir zamanlar aşırı sağın marjında dolaşan “Büyük Değişim” anlatısının parti siyasetine taşınması. Göç artık toplumun etnik ve kültürel bileşimini geri döndürme iddiasıyla tartışılıyor. Almanya’da “remigrasyon” (toplu geri gönderme) kavramı etrafında yürüyen tartışmalar bunun en görünür örneklerinden biri. Bir zamanlar açıkça söylenmesi siyasi bedel doğuracak düşünceler, normal siyasi tartışmanın sınırlarına giriyor.

Dışlamanın daha paradoksal bir biçimi ise liberal değerlerin kendisi üzerinden kuruluyor. Kadın hakları, ifade özgürlüğü veya devletin dini ve dünyevi görüşler karşısında tarafsızlığı gibi kapsayıcı olması gereken ilkeler, kimi zaman özellikle Müslümanların Avrupa’ya ait olmadığını göstermenin araçlarına dönüştürülüyor. Böylece aşırı sağ, geçmişte karşı çıktığı bazı liberal değerleri benimsemekten çok, onları kimin “bizden” olup olmadığını belirleyen bir sınır çizgisi olarak kullanıyor. Sonuçta yıllardır o toplumun parçası olan, çoğu zaten onun yurttaşı bulunan insanlar bile sürekli olarak aidiyetlerini kanıtlamak zorunda bırakılıyor. Entegrasyon adına kurulan dil, böylece entegrasyonun kendisini zorlaştırıyor.

Hukukla Boşaltılan Demokrasi

Bizde demokrasilerin ancak tankla, darbeyle veya açık şiddetle yıkılabileceği düşüncesi yaygındır. Oysa Batı Avrupa’nın kendi tarihsel tecrübesi bunun böyle olmadığını gösteriyor. Hitler, muhafazakâr elitlerin desteğiyle Cumhurbaşkanı Hindenburg tarafından şansölyeliğe atandı. Mussolini ise Roma Yürüyüşü’nün yarattığı baskının ardından kral tarafından başbakanlığa getirildi. Her ikisi de iktidara geldikten sonra devletin kurumlarını ve hukuk araçlarını rejimi dönüştürmek için kullandı.

Bugünkü aşınmanın kendine özgü yanı ise bunun çok daha tedrici gerçekleşmesi. Belirgin bir kopuş anı yok. Seçimler yapılmaya, parlamentolar çalışmaya, mahkemeler karar vermeye devam ediyor. Fakat aşırı sağ ve otoriter popülist hareketler iktidara geldiklerinde hukuku ortadan kaldırmak yerine onu iktidarı tahkim etmenin aracına dönüştürebiliyor. Anayasa mahkemelerinin yetkileri daraltılıyor veya bu kurumlar sadık isimlerle dolduruluyor, seçim kuralları iktidarın lehine değiştiriliyor, medya üzerindeki siyasi ve ekonomik baskı artırılıyor, akademinin ve sivil toplumun hareket alanı daraltılıyor. Her adımın bir kanunu, yönetmeliği veya idari gerekçesi var. Biçimsel hukuk yürürlükte kalırken hukuk devletinin özü aşınıyor. Avrupa’da bunun en gelişmiş örneği uzun süre Macaristan oldu. Orban yönetimi, Avrupa Birliği üyesi bir ülkede seçimler devam ederken kuvvetler ayrılığının ve kurumsal denetimin ne kadar ileri ölçüde aşındırılabileceğini gösterdi.

Bu yöntemin en tehlikeli yanı, olup biteni zamanında görüp geniş kitlelere inandırıcı biçimde gösterebilmenin güçlüğü. Açık bir diktatörlüğün nerede başladığını görmek kolay; seçimleri kaldıran, parlamentoyu kapatan, muhalefeti yasaklayan rejimin adını koymakta kimse zorlanmaz. Güçlük, demokrasinin bütün kavramlarını kullanmaya devam eden ve attığı her adımı hukuk diliyle gerekçelendiren bir iktidarın sınırı ne zaman aştığını görebilmektir. Tek tek bakıldığında savunulabilir görünen değişiklikler biriktiğinde, ortaya artık başka bir rejim çıkmış olabilir. Bu tedricilik doğal olarak bir belirsizlik yaratır. 

Sürecin bir de merkez siyasete uzanan boyutu var. Merkez sağ, aşırı sağ karşısında oy kaybettikçe özellikle göç, güvenlik ve kültürel kimlik konularında onun diline yaklaşabiliyor. Böylece aşırı sağ iktidara gelmeden de gündemini ana akıma taşıyabiliyor. Rakibini küçültmeye çalışırken onun siyasetini normalleştiriyor.

Yine de tarih kaderci bir okumaya izin vermiyor. Bütün bu hukuk ve kurum mühendisliğine rağmen Orban, Nisan 2026’da on altı yıllık iktidarını sandıkta kaybetti. Polonya’da da Hukuk ve Adalet Partisi (PiS), yargı ve medya üzerinde sekiz yıl süren ağır baskının ardından 2023 seçimlerinde iktidardan uzaklaştırıldı.

Fakat bu örnekler başka bir gerçeği de gösteriyor. Otoriterleşmeyi seçimle durdurmak ile onun kurumsal mirasını ortadan kaldırmak aynı şey değil. İktidar değişebilir, ele geçirilmiş mahkemeler, bozulan medya düzeni, siyasallaşmış kurumlar ve değiştirilmiş kurallar geride kalır. Macaristan bugün tam da bu güçlükle karşı karşıya.

Yine de her iki ülkenin Avrupa Birliği’nin ortak hukuk düzeni içinde bulunması önemsiz değil. Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’nin kurumları, ortak hukuk standartları, bütçe mekanizmaları ve dışarıdan gelen kurumsal denetim demokratik gerilemeyi durdurmaya yetmedi, ama iktidarın hareket alanını bütünüyle sınırsız da bırakmadı. Bu dış çerçevenin bulunmadığı ülkelerde geri dönüş çok daha zor olabilir.

Söylemin Ucundaki Şiddet

Aşırı sağın dili, Avrupa’nın, özellikle de Almanya’nın yakın tarihi, insanların kökenleri ve inançları üzerinden düşmanlaştıran bir dil ile siyasi şiddet arasındaki mesafenin ne kadar kısa olabileceğini gösteriyor. II. Dünya Savaşı sonrasında da varlığını sürdüren aşırı sağ, şiddet, özellikle göç ve iltica tartışmalarının sertleştiği dönemlerde ağır sonuçlar doğurdu. 1992’de Mölln’de, 1993’te Solingen’de kundaklanan evlerde insanlar öldürüldü. 2000 ile 2007 arasında NSU, sekizi Türk on kişiyi katletti; yıllarca cinayetlerin aşırı sağ bağlantısı ortaya çıkarılamadığı gibi, kurbanların aileleri bile şüphe altında bırakıldı. 2020’de Hanau’da dokuz insan ırkçı bir saldırıda öldürüldü.

Şiddet Almanya’yla da sınırlı değil. Anders Behring Breivik 2011’de Norveç’te önce Oslo’da bombalı saldırı düzenledi, ardından Utoya Adası’nda İşçi Partisi’nin gençlik kampını hedef aldı; saldırılarda toplam 77 insan öldürüldü. Breivik’in göç, İslam ve Avrupa’nın kültürel olarak yok edildiği düşüncesi etrafında kurduğu dünya, bugün Avrupa aşırı sağının bazı çevrelerinde dolaşan “Büyük Değişim” ve medeniyet savaşı anlatılarının ne kadar ölümcül bir uca varabileceğini çok erken gösterdi.

Dijital çağ bu şiddete yeni bir boyut daha ekledi. Manifestolar internette dolaşıma sokuluyor, saldırılar canlı yayımlanıyor, failler birbirlerinin dilini, sembollerini ve yöntemlerini taklit ediyor. Radikalleşme, örgüt üyeliğini, hatta tutarlı bir ideolojik doktrini bile zorunlu kılmıyor. Çevrimiçi topluluklarda tekrar tekrar üretilen düşman imgeleri, tek başına hareket eden failin kendisini daha büyük bir mücadelenin parçası olarak görmesine imkân verebiliyor. Elbette her nefret söylemi şiddete dönüşmez; ama şiddetin meşru ve gerekli görülebileceği bir iklimin oluşmasına katkıda bulunabilir.

Krizin Uluslararası Yüzü

Bütün bunlar Avrupa’nın iç meselesi değil. Otoriter rejimler bugün ideolojik bir birlik oluşturmuyor, ama çıkarlarının kesiştiği yerde birbirlerinden yararlanıyorlar. Sermaye hareketleri, dezenformasyon ağları, siyasi finansman, gözetim teknolojileri ve dijital propaganda bu ilişkinin araçları arasında. Batı’da uzun süre güvenilen “ticaret yoluyla dönüşüm” varsayımının da sınırları ortaya çıktı. Ekonomik ilişkilerin otoriter rejimleri kaçınılmaz biçimde liberalleştireceği beklentisi gerçekleşmedi; tersine, otokratik sermaye ve nüfuz ağları demokratik toplumların açıklığından yararlanabildi.

Rusya bunun Avrupa’daki en görünür örneği. Kremlin’in dezenformasyon ağlarından siyasi finansmana kadar uzanan müdahale girişimleri belgelenmiş durumda. Avrupa’daki bazı aşırı sağ partilerin ve siyasetçilerin Moskova’yla mali veya siyasi ilişkileri de bir şüpheden ibaret değil. 

Daha sarsıcı olan, uzun süre Avrupa’nın liberal-demokratik düzeninin başlıca dış dayanağı sayılan Amerika Birleşik Devletleri’nin Trump’la birlikte bambaşka bir istikamete yönelmesi. Bunun sembolik anlarından biri 2025 Münih Güvenlik Konferansı’ydı. Başkan Yardımcısı J. D. Vance, Avrupa için asıl tehdidin Rusya veya Çin’den değil “içeriden” geldiğini söyledi; ifade özgürlüğü ve göç politikaları üzerinden Avrupa hükümetlerini ağır biçimde eleştirdi ve ardından AfD lideri Alice Weidel’le görüştü. Elon Musk da Almanya seçimleri öncesinde AfD’ye açıkça destek verdi. Amerikan siyasetinin merkezinden gelen bu destek, Avrupa aşırı sağının, kıtanın kendi iç meselesi olmadığını gösteriyor. 

Böylece “Batı” dediğimiz ortak siyasi zemindeki çatlak yalnızca Atlantik’in iki yakasının farklı güvenlik çıkarlarından doğmuyor; demokrasi, göç, ifade özgürlüğü ve siyasal meşruiyet konusunda da farklılaşan anlayışlardan besleniyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı bu kırılmayı başka bir yönden derinleştirdi. Savaş başlangıçta Avrupa’da güçlü bir dayanışma yarattı; ardından enerji fiyatları, hayat pahalılığı ve savaş yorgunluğu aşırı sağın kullanabileceği yeni bir hoşnutsuzluk alanı açtı. Savaş, aşırı sağı kendi içinde de böldü; bazı hareketler Moskova’yla eski yakınlığını korurken bazıları Rusya’dan uzaklaştı. Fakat “Ukrayna’ya daha fazla para ve silah göndermeyelim, savaşı bitirelim” söylemi birçok ülkede savaş yorgunluğunu siyasi desteğe çevirmenin etkili araçlarından biri oldu. Daha derindeki kırılma ise Amerika’nın Avrupa güvenliğine bağlılığının eskisi kadar tartışmasız kabul edilememesi. Avrupa, uzun yıllardan sonra kendi güvenliğinin ne kadarını kendisinin üstlenebileceğini ciddi biçimde tartışıyor.

Bu açıdan Avrupa’daki aşırı sağ, tek başına ulusal krizlerin ürünü değil; küresel demokratik gerilemeyle de iç içe. Fakat dış politikada tek bir aşırı sağ çizgiden söz etmek mümkün değil. Rusya, NATO ve Ukrayna konusunda aralarında ciddi farklar var. Ortaklaştıkları nokta daha çok ulusal egemenliği çok taraflı kurumların önüne koymaları ve Avrupa bütünleşmesine mesafeli yaklaşmaları. Bu eğilim, Avrupa’nın tam da güvenlik bakımından daha fazla ortak hareket etmek zorunda kaldığı bir dönemde özel bir önem kazanıyor.

Asıl sınav, bu dalganın Almanya veya Fransa gibi Birliğin merkezindeki ülkelerde iktidara ulaşması hâlinde başlayabilir. Avrupa Birliği’nin bütün mimarisi, üyelerinin demokrasi olarak kalacağı sessiz varsayımı üzerine kuruludur. Ortak hukuk, karşılıklı güven ve egemenliğe saygı ancak bu varsayım ayakta kaldığı sürece işler. Demokratik gerileme küçük bir üye devlette yaşandığında Birlik onu sınırlamakta zaten zorlandı; aynı süreç Almanya veya Fransa’da yaşandığında sorun çevreden merkeze taşınmış olacaktır. Birliği koruması beklenen siyasi ağırlık, bu kez Birliğin kendi kurumlarına karşı kullanılabilir.

Burada aşırı sağın egemenlik vaadinin temel bir çelişkisi ortaya çıkıyor. Aşırı sağın ulusa dönme çağrısı yaptığı bir dönemde, Avrupa’nın tek tek ulus devletlerinin kendi güvenliklerini yalnız başlarına sağlayıp sağlayamayacağı da hiç olmadığı kadar tartışmalı hale geldi. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS) Amerika’nın Avrupa’daki askerî rolünü büyük ölçüde çektiği bir senaryo için yaptığı hesaba göre, bu rolü ikame etmek, yaklaşık 128 bin Amerikan askerinin yanı sıra istihbarat, gözetleme ve NATO’nun komuta-kontrol kapasitesindeki büyük boşlukların doldurulmasını gerektiriyor; bunun maliyeti yaklaşık bir trilyon doları bulabilir. Almanya ve Fransa dâhil hiçbir Avrupa devleti bu yükü tek başına taşıyamaz. Tam da daha fazla güç birliğine ihtiyaç duyulan bir dönemde ulusal egemenlik adına Avrupa’yı parçalamak, savunulduğu söylenen egemenliği güçlendirmek yerine daha kırılgan hâle getirebilir.

Bu çözülmeden en çok kaybedecek ülkelerden biri Almanya olabilir. Savaş sonrası Alman başarısının temelinde, ülkenin ekonomik ve siyasi ağırlığını Batı ittifakı ve Avrupa bütünleşmesi içinde kullanması yatıyordu. Alman milliyetçiliğinin yeniden egemenlik iddiasıyla Avrupa projesinin karşısına dikilmesi, yalnızca Avrupa’yı değil, Almanya’nın savaş sonrası kurduğu kendi düzenini de sarsar.

Meselenin Türkiye’ye bakan yüzü de burada başlıyor. Avrupa’yla ilişkilerin zemini, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Konseyi üzerinden işleyen hukuk güvencesi ve kıtada yaşayan milyonlarca Türkiye kökenlinin geleceği, Avrupa demokrasisinin hangi yönde ilerleyeceğinden doğrudan etkileniyor. Üstelik Avrupa’nın kendi güvenliğini daha fazla üstlenmek zorunda kaldığı yeni dönemde Türkiye’yi dışlayan değil, Türkiye’yi de içine alan daha geniş bir Avrupa güvenlik mimarisine ihtiyaç artıyor. Aşırı sağın dar ve içe kapanmacı Avrupa tasavvuru, kıtanın karşı karşıya olduğu güvenlik gerçekliğiyle özellikle bu noktada çelişiyor.

Ne Yapmalı: İmkân ve Sınır

Teşhis buraya kadar karamsar görünebilir. Oysa demokratik toplumlar tehdit karşısında ciddi bir direnç kapasitesi de gösterebiliyor. Almanya’da aşırı sağa karşı milyonları harekete geçiren gösteriler yalnız kalmadı; Fransa’da Ulusal Birlik’in iktidara yaklaşması yüz binleri sokağa çıkardı, Avusturya’da FPÖ’nün yükselişine karşı on binler meydanlarda toplandı. Bunlar aşırı sağın yükselişinin karşısında güçlü bir demokratik refleksin hâlâ ayakta olduğunu gösteriyor.

Üstelik Avrupa’daki tek eğilim aşırı sağın yükselişi değil. Aynı Avrupa, tarihinin en çoğulcu dönemlerinden birini yaşıyor. Avrupa Birliği’nde 2024’te doğan her dört çocuktan birinin annesi yaşadığı ülkeden başka bir ülkede doğmuştu. Bu oran Almanya, Avusturya, Belçika, İspanya ve Portekiz’de üçte biri aşıyor. Almanya’da daha geniş “göç geçmişi” tanımıyla okul çağındaki çocuklarda oran yüzde 40’ın üzerinde. Bunlar gelip geçici nüfus hareketlerinden çok, Avrupa toplumlarının yeni kuşaklarının nasıl şekillendiğini gösteren rakamlar. Homojen bir topluma dönüş fikri bu nedenle yalnızca demokratik bakımdan sorunlu değil, toplumsal gerçeklikle de çatışıyor.

Bu değişim yalnızca nüfus istatistiklerinde görünmüyor. Bir zamanlar yalnızca “göçmen” olarak konuşulan insanların çocukları bugün parlamentolarda, belediye başkanlıklarında ve hükümetlerde daha görünür. Bunlar tek tek başarı hikâyelerinden daha fazlasını anlatıyor. Birkaç kuşak önce Avrupa’ya dışarıdan gelenlerin çocukları ve torunları artık bu toplumların yalnızca sakinleri değil, çoğunluk toplumunun da oyuyla onları temsil eden ve yöneten siyasi aktörleri.

Dolayısıyla aşırı sağın homojen toplum tasavvurunun karşısında yalnızca onu reddeden siyasi partiler değil, bizzat Avrupa’nın bugünkü toplumsal gerçekliği duruyor. Asıl mesele çeşitliliğin var olup olmayacağı değil; bu çeşitliliğin ortak bir demokratik aidiyete dönüşüp dönüşemeyeceği. Farklı kökenlerden gelen insanların hukukun üstünlüğüne, eşit yurttaşlığa ve demokratik kurumlara birlikte sahip çıkabileceği bir çoğulcu “biz” duygusu üretilebilirse, aşırı sağ karşısındaki en kalıcı savunma hattı da burada kurulabilir. Bu hattın nerede ve nasıl kurulacağı ise iyi düşünülmek zorunda.

İlk hata, savunmayı bir alarm çığlığına indirgemek. “Faşizm geliyor” uyarısı, aşırı sağın beslendiği korkuya başka bir korkuyla cevap vermekten öteye geçmeyebilir. Aşırı sağın gücü bir boşluktan geliyorsa, o boşluğu doldurmadan yalnızca semptomla mücadele etmek yetmez. Demokrasiyi savunmanın en sağlam yolu, onu yeniden çalışır ve inandırıcı hâle getirmek. Kurumların biçimsel varlığı yetmiyor; insanların hayatını iyileştiren, eşitsizliğe ve temsilsizliğe somut cevaplar üreten, yurttaşa sesinin duyulduğunu hissettiren bir demokrasi, aşırı sağın “sistem çalışmıyor” anlatısının zeminini daraltır.

Göç meselesinde suskun kalmak ya da onu bütünüyle aşırı sağa terk etmek de aynı ölçüde yanlış. Üstelik mesele yalnızca ahlaki değil, demografik ve ekonomik. Yaşlanan ve doğurganlığı gerileyen Avrupa toplumları, işgücü piyasalarını ve sosyal güvenlik sistemlerini sürdürebilmek için göçe ihtiyaç duyuyor. Almanya için yapılan bazı hesaplamalar, çalışma çağındaki nüfusu istikrarlı tutabilmek amacıyla yılda yaklaşık dört yüz bin net göç gerektiğini gösteriyor. Göç, bu nedenle yalnızca yönetilmesi gereken bir sorun değil, aynı zamanda bu toplumların geleceği bakımından bir ihtiyaç.

Fakat göçe ihtiyaç duymak, sınırsız ve yönetimsiz göç anlamına gelmiyor. Rasyonel, insani ve hukuka bağlı bir göç politikası ile göçmen düşmanlığı iki farklı şey. Ne aşılmaz bir kale hayali ne de sınırsız açıklık gerçekçi. Kimlerin ülkeye girebileceğini belirleyen, sığınma başvurularını hızlı ve adil biçimde sonuçlandıran, kalma hakkı bulunmayanların hukuk içinde geri dönüşünü sağlayan ve kalanların entegrasyonuna ciddi yatırım yapan bir sistem hem devletin sınırlarını hem insan onurunu koruyabilir. Böyle bir politika, korku siyasetinin elinden en güçlü kozlarından birini de alır.

Ekonomik ve kültürel cevabın yanında kurumsal direnç de gerekiyor. Bağımsız yargının korunması, medya çoğulculuğunun güvence altına alınması, seçim kurallarının iktidarın ihtiyaçlarına göre değiştirilmesinin önlenmesi ve demokratik partilerin anayasal düzeni hedef alan hareketler karşısında ortak sınırlar çizmesi hâlâ hayati. Almanya’da “güvenlik duvarı” diye anılan yaklaşımın anlamı da burada. Fakat hiçbir güvenlik duvarı, arkasındaki siyaset toplumun sorunlarına cevap üretemiyorsa tek başına kalıcı çözüm olamaz. Aşırı sağı iktidardan uzak tutmak ile onu besleyen nedenleri ortadan kaldırmak aynı şey değil.

Bununla birlikte gerçekçi olmak gerekiyor. Ekonomik memnuniyetsizliği azaltmak kutuplaşmayı kendiliğinden ortadan kaldırmayacak; “demokrasiyi savunma” söylemi de dikkatli kurulmazsa aşırı sağın mağduriyet anlatısını besleyebilir. Her sert itirazı demokrasi düşmanlığı, her rahatsız edici görüşü yasaklanması gereken bir tehdit saymak demokratik alanı daraltır ve savunulmak istenen değerlerle çelişir. Demokrasi, kendisine yöneltilen sert eleştiriyi ve hatta hoşlanmadığı fikirleri taşıyabilmelidir.

Ama bunun da bir sınırı var. Demokratik çoğulculuk, demokrasiyi ortadan kaldırma hakkı anlamına gelmez. İnsanların eşit yurttaşlığını reddeden, siyasi şiddeti meşrulaştıran veya iktidara geldiğinde serbest seçimleri ve hukuk devletini ortadan kaldırmayı amaçlayan hareketler sıradan birer siyasi rakip değildir. Demokratik düzen hem açık kalabilmeli hem de kendisini ortadan kaldırmak isteyenlere karşı kendisini savunabilmelidir. Asıl güçlük, bu iki ilkeyi aynı anda koruyabilmekte.

Demokrasinin ihtiyacı çatışmasız bir toplum değil. Farklı çıkarların, kimliklerin ve dünya görüşlerinin birbirleriyle mücadele ettiği, ama karşı tarafın var olma ve iktidara talip olma hakkını tanıdığı bir siyasi kültür. Çünkü demokrasi çatışmayı yok ederek değil, ona medeni ve hukuki bir biçim kazandırarak yaşar.

Sözünü Tutmayan Demokrasinin Yarası

Adorno, yarım asrı aşkın süre önce, faşizmin demokratik düzenin dışından gelen bir tehdit olarak görülmesinin yetmediğini; onu mümkün kılan koşulların demokrasinin kendi içinde yaşamaya devam edebileceğini hatırlatmıştı. Bugün bu uyarı yeniden anlam kazanıyor. Aşırı sağ dışarıdan gelen bir hastalık değil, demokrasinin kendi içinde açılan bir yara. Onunla mücadele de yalnızca aşırı sağı durdurmakla değil, o yarayı açan koşullarla yüzleşmekle mümkün. Demokrasi eşitlik, adalet, temsil ve daha iyi bir hayat konusunda verdiği sözü yeniden inandırıcı kılmadıkça, o boşluğu doldurmaya talip olanlar çıkmaya devam edecek.

Fakat meselenin sonunda yine insan var. Anayasa metinleri, mahkemeler, seçim yasaları ve bağımsız kurumlar vazgeçilmez; ama bunların hiçbiri kendisini koruyamaz. Demokrasi kendiliğinden ayakta kalmaz. Onu yaşatan, kurumlar kadar o kurumların arkasında durmaya hazır yurttaşların varlığıdır. Demokrasiyi zayıflatan da yalnızca kötü niyetli siyasetçiler değildir. Hukukun aşınmasına, ötekileştirmenin normalleşmesine ve başkasının hakkının kendi hakkı kadar değerli olmadığına alışan bir toplum da bu sürecin parçası hâline gelir. 

Bu yüzden bugün Avrupa’nın ihtiyacı olan şey, daha çok demokrasi kadar, daha çok demokrattır.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.