PKK’nin silahsızlandırılması süreci, devlet ile örgüt arasında, silah bırakma ve yasal düzenlemenin sıralaması üzerine yaşanan ihtilaf nedeniyle bir süredir duraksamış durumda(ydı). İhtilafın aşılması için, daha önce de her tıkanma anında yaptığı gibi, Bahçeli dikkat çeken açıklamalarda bulundu ve 18 Mayıs’ta Türkgün Gazetesi’nde yayımlanan demecinde sürecin yeni bir aşamaya geçmesi gerektiğini ve buna uygun bir yol haritasına ihtiyaç duyulduğunu belirterek somut önerilerini kamuoyuyla paylaştı. Bahçeli, açıklamasında sürecin kurumsal takibi için TBMM’de tüm partilerin temsil edileceği bir yasama komisyonu, Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında ilgili bakanlık ve kurumların yer alacağı bir yürütme komisyonu, toplumsal bilgilendirme ve kurumlar arası eşgüdümden sorumlu bir “Terörle Mücadele Devlet Koordinasyon Merkezi” ve Abdullah Öcalan’ın yeni bir statüyle görev üstleneceği bir “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” kurulmasını önerdi.
AK Parti’li yetkililer, Bahçeli’nin açıklamalarını olumlu karşıladıklarını duyurdular; ancak bu önerileri hayata geçirmeye yönelik henüz somut bir adım atılmış değil. Dolayısıyla Ekim 2024’ten bu yana devam eden PKK’nin silahsızlandırılması süreci bugün hâlâ tanımlanmış ve tamamlanmış bir kurumsal çerçeveye sahip değil.
Öte yandan, 22 Haziran’dan başlayarak AK Parti kanadından peş peşe gelen açıklamalar, örgüt ile devlet arasında silah bırakmanın tespit ve teyidi ile yasal düzenlemenin sıralaması üzerine yaşanan ihtilafın nihayet çözüldüğünü ve yasal düzenlemenin önümüzdeki günlerde Meclis’e gelebileceğini gösteriyor. Yasal düzenlemenin Meclis tatile çıkmadan çıkarılmasını, uzunca bir süredir duraksayan sürecin hızlanması ve tekrar rayına girmesi açısından çok kritik bir gelişme olarak görmek gerekir. Bu, Bahçeli’nin süreci kurumsal bir çerçeveye kavuşturma önerisinin de önünü açabilir.
Tam da bu noktada, iki yıldır devam eden bu süreci çatışma çözümü literatüründe geliştirilmiş süreç tasarımı (process design) perspektifinden okumak zamanlı ve anlamlı olacaktır. Çatışma çözümü ve barış inşası literatüründe süreç tasarımı yaklaşımı, tarafların yalnızca neyi müzakere ettiğini değil, bir sürecin en başta nasıl inşa edildiğini de analiz etmeyi amaçlayan bir çerçevedir. Meseleye süreç tasarımından hareketle bakmak, ne üzerinde müzakere edildiği sorusundan önce, bir sürecin nasıl mümkün hale geldiği sorusuna odaklanır. Zira çatışma çözümü alanındaki deneyimler uzun zamandır bir sürecin başarısının çoğu zaman masaya neyin geldiğinden çok masanın nasıl kurulduğuyla ilgili olduğunu kabul eder. Buna göre bir sürecin düşünülebilir hâle geldiği koşulları kimin/neyin oluşturduğu sorusu genellikle daha belirleyicidir.
Sürecin Birinci Tasarım Özelliği: Meşruiyetin Yeniden Kurulması
Çatışma çözümü süreçlerinde ilk problem genellikle tarafların masaya oturmasıdır. Türkiye’de ise 2015’te rafa kaldırılan çözüm sürecini takip eden on yıl boyunca siyasete hâkim olan güvenlik merkezli paradigma ve kutuplaştırıcı söylem nedeniyle daha temel bir sorun vardı: masanın kurulmasının meşrulaştırılması.
2015’ten bu yana Kürt meselesinin siyasal çözümüne ilişkin tartışmalar yalnızca kamusal ve kurumsal gündemin dışına itilmedi, aynı zamanda kriminalize edildi. Dolayısıyla 2015 sonrasında hükümet dahil herhangi bir siyasal aktörün bu konuda bir inisiyatif alması yahut bir girişim başlatması hem ihtimal dışıydı hem de bunun ciddi bir meşruiyet kriziyle karşılanmaması neredeyse imkânsızdı.
2024 sonbaharında ise değişen bölgesel ve iç siyasi dinamikler yeni bir süreci zorladı. 7 Ekim sonrasında, İsrail’in bölgedeki birçok ülkeye gerçekleştirdiği saldırılar, ABD/İsrail ile İran arasında yaşanan savaşlar, Esad rejiminin çökmesi ve Suriye’nin yeniden yapılanma dönemine girmesi gibi birçok dinamik bölgesel dengeleri değiştirdi. Bu gelişmeler Türkiye açısından hem yeni riskler hem de yeni fırsatlar yaratırken, PKK ve bağlantılı yapılar açısından ABD’nin değişen bölge politikaları nedeniyle Suriye iç savaşı sırasında ortaya çıkan imkân sahası daraldı. Buna, silahlı mücadelenin dönüştürücü kapasitesine yönelik inancın yapısal olarak zayıflaması da eklendi.
İç siyaset cephesinde ise itiraf edilmese de Türkiye’nin iktidar koalisyonu hem kendi siyasal mantığının sınırlarına hem de seçim dinamiklerinin dayattığı kısıtlara dayanmıştı. Nitekim 2024 yerel seçimleri, Cumhur İttifakı açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Derinleşen ekonomik krizin belirleyici etkisi altında gerçekleşen seçimler, 2023’te kıl payı elde edilen başarının tekrarlanmasının kolay olmadığını ve güvenlikçi söylem ile kutuplaştırıcı siyasetin artık seçim kazanmayı garanti eden araçlar olmaktan çıktığını ortaya koydu.
Tüm bunlar, çatışmanın her iki taraf için de stratejik zeminini önemli ölçüde değiştirmişti. Ne var ki Türkiye’nin 2024 sonbaharında derin biçimde kutuplaşmış siyasi ortamında, hükümet dahil hiçbir beklendik siyasi aktör bu değişime yanıt verebilecek, taraflar arasında temas ya da diyalog başlatabilecek meşru bir zemini yaratma kapasitesine sahip görünmüyordu. Dolayısıyla Türkiye’de mesele öncelikle güven inşası değil, meşruiyet inşasıydı. Ve bu problem, dünya örneklerinde daha önce pek rastlanmayan bir biçimde aşıldı. Bir önceki çözüm sürecinin en sert muhalifi, Milliyetçi Hareket Partisi’nin lideri Devlet Bahçeli tarafından.
Kuzey İrlanda, Kolombiya, Güney Afrika veya Nepal gibi örneklere baktığımızda, milliyetçi aktörlerin çoğu zaman bozucu, veto oyuncusu ya da isteksiz ortak olarak konumlandığını görürüz. Türkiye’de ise bu süreç tersine yaşandı.
2024 Ekiminde Bahçeli’nin önce mecliste DEM Partili vekillerin elini sıkması, sonra Öcalan’ın Meclis’e gelerek PKK’nin feshini ilan etmesini önermesi, takip eden süreçte İmralı heyetinin kurulmasından, Meclis komisyonunun Öcalan ile görüşmesine ve son olarak geciken yasal çerçeve nedeniyle yaptığı önerilere kadar her kriz anında ön açıcı bir rol üstlenmesi ve bu adımların kayda değer ölçüde milliyetçi bir karşı tepki yahut milli ihanet suçlamasıyla karşılanmaması Türkiye’de sadece Devlet Bahçeli’nin sahip olduğu bir imtiyaz. Bahçeli’nin MHP’nin örgütlenme tarihi, kurucu ideolojisi ve devlet aklını temsil etme iddiası ile bu iddianın Kürtler dâhil Türkiye toplumunun çoğunluğu tarafından benimsenmiş olması gibi sahip olduğu arka plan, normal şartlarda ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalacak bir çatışma çözüm girişimi için meşruiyet zeminini oluşturdu.
Dolayısıyla Türkiye’de devam etmekte olan sürecin ilk ve belirleyici tasarım unsuru meşruiyet inşasıdır. Bu da bu süreci son derece özgün kılıyor. Çünkü çoğu süreçte soru, taraflar arasında nasıl güven üretileceğidir. Türkiye’de ise başlangıç sorusu ‘Bu süreci kim başlatırsa hem siyaset hem de toplum bunu meşru kabul eder?’ olmuştur. Bu açıdan bakıldığında sürecin ilk başarısı, müzakere yaratmak değil; müzakereyi siyasal olarak mümkün hale getirebilmiş olmasıdır. Bahçeli gibi beklenmedik ve şu an iktidar ortağı olan bir siyasi figürün bu süreci bizzat başlatmış ve sahiplenmiş olması meşruiyeti takiben bir güven de tesis etti. “Bahçeli bu işe girdiyse, bu iş bu kez ciddi” algısı, kamuoyunda hızla yerleşti.
Sürecin İkinci Tasarım Özelliği: Kapsamın Bilinçli Olarak Daraltılması
Klasik barış süreçlerinde taraflar silahsızlanma, anayasal reform, temsil mekanizmaları, insan hakları, güç paylaşımı ve kimlik meselelerini aynı çerçevede ele almaya çalışırlar. Türkiye’de ise bunun tersini görüyoruz. Süreç, başından bu yana tutarlı biçimde PKK’nin silahsızlandırılması olarak tanımlandı ve öyle tanımlanmaya devam ediyor. Bu tercih tesadüfi değil. Süreç tasarımı açısından bunun bir mantığı da var: kapsam genişledikçe veto noktaları da çoğalır; her yeni başlık, süreci çökertebilecek yeni bir kırılma noktası yaratabilir. Silahsızlandırmaya odaklanmak ise daha dar, daha yönetilebilir ve daha az kutuplaştırıcı bir gündem yaratma imkânı sunuyor.
Fakat bu tercihin yapısal bir bedeli de var. Silahsızlandırma ilerledikçe süreç kaçınılmaz biçimde kendi sınırlarına ulaşacak ve ertelenmiş soru yeniden gün yüzüne çıkacaktır: Silahların bırakılmasından sonra ne olacak? Bu soru teknik değil, siyasal bir sorudur.
Bu soruya verilecek yanıt, en başta iyi tasarlanmış ve uygulanabilir bir DDR (Disarmament, Demobilization and Reintegration / Silahsızlanma, Terhis ve Yeniden Entegrasyon) çerçevesini zorunlu kılar ve başarılı bir DDR süreci, PKK meselesi ile Kürt meselesi arasındaki ilişkiyi sonsuza dek paranteze alamaz. Zira PKK çözüme kavuşturulamamış Kürt meselesinin bir sonucu ve ürünüdür. Bu ilişki görmezden gelindiğinde DDR süreci yapısal bir zemine değil, siyasi bir ertelemeye dönüşür. Dolayısıyla somut olarak ifade edeceksek, silah bırakan örgüt mensuplarının hukuki statüsüne, toplumsal entegrasyonuna ve siyasi geleceğine ilişkin iyi çalışılmış bir plan olmaksızın DDR sürdürülebilir değildir. Ve entegrasyon meselesi, kaçınılmaz olarak Kürt meselesinin daha geniş siyasal çözümüyle bağ kurmayı gerektirir.
Dolayısıyla bugün yaşanan tartışmaların önemli bölümü silahsızlandırma etrafında değil, silahsızlandırmanın sonrasının belirsizliği etrafında şekilleniyor. Bu noktada dünya deneyimlerinden çıkarılan belki de en önemli dersi hatırlatmak gerekir: Barış süreçleri silahsızlanmayı üretmez; güvenilir bir siyasi gelecek tasarımı silahsızlanmayı mümkün kılar. Başka bir ifadeyle, literatürde giderek güçlenen yaklaşım silahsızlanmanın teknik bir güvenlik meselesi değil, siyasi bir süreç tasarımı meselesi olduğudur.
Üçüncü Tasarım Özelliği: Sekanslama/Sıralama
Barış süreçlerinin başarısızlık nedenleri incelendiğinde en sık karşılaşılan sorunlardan biri, tarafların aynı hedefleri paylaşmasına rağmen farklı sıralama tercihleri yapmasıdır. Bugün Türkiye’de gözlemlediğimiz durum da bu.
Devlet perspektifinden bakıldığında, silahsızlanma önkoşul olarak görülmektedir. PKK ve Kürt siyasi hareketi açısından ise hukuki ve siyasi güvenceler silahsızlanmanın ön koşulu olarak değerlendirilmektedir.
Dolayısıyla taraflar arasındaki esas anlaşmazlık amaçlar üzerine değil, sıralama üzerinedir.
Dördüncü Tasarım Özelliği: Stratejik Muğlaklık
Birçok başarılı barış sürecinde taraflar başlangıç aşamasında aynı metni veya çerçeveyi farklı şekillerde yorumlayabilirler. Bu durum literatürde yapıcı muğlaklık (constructive ambiguity) olarak adlandırılır. Türkiye’de de bu mekanizmanın işlediğini gözlemlemek mümkün.
Devlet tarafı süreci PKK’nin silahsızlandırılması ve terörün sonlanması, milliyetçiliğin ve iktidarın tarihsel bir başarısı olarak sunarken; Kürt siyasi hareketi “yenilmedik, silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçiyoruz ve artık devletle muhatap oluyoruz” mesajıyla kendi tabanına sesleniyor. Bu iki yorum, olgunun kendisi (PKK’nin silah bırakması) üzerinde ortaklaşıyor ancak bu olgunun ne anlama geldiği konusunda ayrışıyor. Her iki taraf da kendi anlatısını koruyabildiği için süreç bugüne kadar bu derin farklılığı yönetebilecek kadar esnek kalabildi.
Bununla birlikte, yapıcı muğlaklığın bir raf ömrü var. Siyasal dönüşüm talepleri somutlaştığında ve tarafların birbirinden radikal biçimde ayrışan anlatıları doğrudan çatışmaya başladığında, muğlaklık yapıcı olmaktan çıkıp bir kırılma noktasına dönüşebilir. Stratejik muğlaklık bu nedenle yalnızca bir başarı göstergesi değil, aynı zamanda sürecin önündeki en kritik yapısal risklerden biridir.
Bu riski yönetmenin yolu, muğlaklığı süresiz uzatmak değil; onun yerini alabilecek yeni ve paylaşılan bir anlatıyla ufuk inşa etmektir. Silahsızlanma süreci ilerledikçe, tarafların bugüne ve geleceğe dair ortak bir tahayyül geliştirmesi zorunlu hale gelecektir. Bu tahayyülün içeriği ne olursa olsun, biçimi açısından şu koşulu taşıması gerekir: Her iki tarafın da sahiplik iddia ettiği, savaşın değil barışın dava olarak tanımlandığı bir ufuk olması. Geçmişe dair anlatılar farklı kalmaya devam edebilir ve büyük olasılıkla öyle de kalacaktır. Ve zaten asıl mesele geçmiş üzerinde uzlaşmak değil, geleceğin müşterek bir zemine oturtulmasıdır.
Kuzey İrlanda bu açıdan aydınlatıcı bir örnektir. Eski IRA militanları ile DUP’un mirasını taşıyan Birlikçiler, Sıkıntı Yılları (Troubles) dönemine ilişkin birbirinden son derece farklı anlatılarını bugün de sürdürüyorlar. Fakat bugün her iki taraf da yapılan barışın sahibi olarak konumlanıyor ve davalarını artık benzer bir çerçevede tanımlıyorlar: Barışı korumak. Bu ortak sahiplik, geçmişe dair uzlaşmazlıklardan değil, geleceğe dair paylaşılan bir ufuktan besleniyor. Üstelik bu anlatı yalnızca taraflar ya da siyasi elitler düzeyinde değil, toplum nezdinde de rıza/ikna üretmiş durumda.
Türkiye’de de hem taraflar hem de toplumun ikna olacağı bir çerçeve olarak böyle bir ufkun inşası bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor. Ancak bu ufkun inşasının yalnızca PKK meselesine, yani silahlı örgütün tasfiyesine odaklanılarak gerçekleştirilmesi olumlu ama yeterli değil. PKK’yı da ortaya çıkaran siyasal temsil, kimlik, haklar, tarihsel tanınma gibi bileşenleriyle Kürt meselesi, bu ufkun içine dahil edilmediği sürece, tarafların sahiplenebileceği ve toplumun arkasında durabileceği müşterek bir gelecek tahayyülünün kurulmasını beklemek gerçekçi olmaz. Yapıcı muğlaklık ancak o zaman bir kriz kaynağı olmaktan çıkıp gerçek bir dönüşümün başlangıç koşulu olabilir.
Beşinci Tasarım Özelliği: Karşılıklı Güvence Mekanizmalarının Eksikliği
Klasik süreçlerde taraflar arasında uluslararası gözlemciler, üçüncü taraf garantörler, uygulama komisyonları, doğrulama heyetleri gibi yazılı veya fiili güvence mekanizmaları bulunur. Türkiye’de bunların hiçbiri mevcut değil. Süreç neredeyse tamamen içsel ve kurumsal güvencelerden çok siyasal liderlik üzerinden ilerliyor.
Karşılaştırmalı literatür, lider merkezli süreçlerin kısa vadede önemli avantajlar sağladığını kabul eder. Kurumsal onay mekanizmalarını devre dışı bırakan liderler, kamuoyunun hazır olmadığı bir anda masayı kurabilir, müzakere içeriğini gizli tutabilir ve tıkanma anlarında hızla manevra yapabilir. Kolombiya’da Santos, Kuzey İrlanda’da Blair ve Ahern, Oslo sürecinde Peres gibi isimlerin ortak özelliği, süreçleri kendi kişisel otoriteleri ve siyasi riskleri üstlenme kapasiteleriyle mümkün kılmış olmaları. Türkiye’de de Bahçeli’nin girişimi kurumsal kanalların tıkalı olduğu bir ortamda kişisel meşruiyetiyle siyasi alanı açarak tam olarak bu işlevi gördü. Ancak aynı literatür lider merkezli süreçlerin orta ve uzun vadede taşıdığı yapısal riskleri de belgeliyor ve bu riskler birbirinden farklı biçimler alabiliyor.
Birincisi, liderlerin sahneden çekilmesi ihtimali. Seçim kaybı, koalisyon çöküşü, suikast ya da siyasi önceliklerin dönüşümü gibi çok çeşitli olasılıklar yalnızca birkaç kişinin kararlılığına yaslanan bir süreci aniden geri döndürülebilir kılabilir. Örneğin Oslo süreci, Rabin’in suikastının ardından ivmesini yitirdi ya da Kolombiya’da Santos’un müzakere masası, halefi Duque’nin muhalefetini aşmakta ciddi güçlükle karşılaştı.
İkincisi ve daha az tartışılan bir risk ise tarafların liderlik kapasiteleri arasındaki asimetri meselesidir. Lider merkezli bir süreçte, taraflardan biri kendi liderliğinin görece zayıfladığını ya da karşı tarafın liderliğinin güçlendiğini algılamaya başlarsa süreç kırılgan bir noktaya gelebilir. Bu algı, müzakere masasındaki içerikten bağımsız olarak süreci baltalayabilir. Zira taraflar artık anlaşmanın koşullarını değil, güç dengelerini yeniden hesaplamaya başlayabilirler.
Üçüncüsü ise toplumsal rıza meselesidir. Lider merkezli süreçler, başlangıç aşamalarında kamuoyunu devre dışı bırakarak hız ve esneklik kazanabilir. Ancak süreç ilerledikçe bu dışarıda bırakılmışlık, giderek daha ağır bir siyasi maliyet üretmeye başlayabilir. Daha fazla siyasi aktörü ve istişare mekanizmasını içermeyen bir süreç, bir noktada bazı toplumsal kesimlerin gözünde kendilerini temsil etmeyen liderlerin kapalı kapılar ardında vardığı bir çıkar anlaşması gibi algılanabilir. Bu yalnızca bir meşruiyet sorunu değil, aynı zamanda sürecin uygulanabilirliğini doğrudan tehdit eden bir dayatma sorunu ortaya çıkarabilir. Toplumsal rızaya dayanmayan bir anlaşmayı hayata geçirmek ise çoğu zaman anlaşmayı yapmaktan daha güçtür.
Kurumsallaşma bu nedenle bir tercih değil, bir zorunluluktur. Barış süreçleri literatüründe giderek güçlenen yaklaşım bize şunu söyler: Süreçlerin kalıcılığını belirleyen şey, müzakere masasındaki anlaşmanın kalitesi değil, o anlaşmanın arkasındaki kurumsal mimarinin sağlamlığıdır. Arabozucuları kontrol altına alan mekanizmalar, uygulamayı denetleyen bağımsız yapılar, anlaşmazlıkları çözen prosedürler ve farklı siyasi konjonktürlerde süreci ayakta tutabilecek çok aktörlü sahiplik yapıları gibi bileşenler lüks değil, dayanıklılığın koşullarıdır. Kuzey İrlanda’da Hayırlı Cuma Anlaşması’nın bugün hâlâ referans noktası olarak durabilmesinin nedeni yalnızca içeriği değil, çok katmanlı kurumsal mimarisi, uluslararası garantörleri ve sivil toplumu da kapsayan geniş sahiplik yapısıdır.
Türkiye açısından bu bulgunun pratik anlamı açık. Bahçeli’nin önerileri, Meclis komisyonu tartışmaları ve Öcalan’ın rolünün tanımlanmasına ilişkin girişimler, tam da bu boşluğu doldurmaya yönelik adımlar olarak okunabilir. Ancak bu adımların hayata geçirilip geçirilmeyeceği, AK Parti’nin süreci sahiplenme biçimi ve çok partili kurumsal zeminin ne ölçüde genişleyeceği, sürecin lider merkezliliğin ötesine geçip geçemeyeceğini belirleyecektir. Türkiye’nin önündeki temel soru, süreci bugüne kadar ayakta tutan kişisel meşruiyetin kurumsal meşruiyete dönüşüp dönüşmeyeceğidir.
Altıncı Tasarım Özelliği: Adaptif Tasarım
Modern çatışma çözümü literatürü başarılı süreçlerin doğrusal değil, adaptif süreçler olduğunu vurgular. Türkiye örneğinde de süreç başlangıçta öngörüldüğü şekilde ilerlemiyor. Adaptif tasarımın belki de en çarpıcı ilk göstergesi sürecin başlangıç noktasının kendisi. Değişen bölgesel ve iç siyasal konjonktüre verilen yanıt, alışılagelen aktör konfigürasyonlarının tamamen dışına çıkılarak milliyetçi hareketin lideri tarafından üretildi. Bu başlangıç tercihi, sürecin ilk adımdan itibaren adaptif bir mantıkla şekillendiğine işaret ediyor. Karşılaşılan her sonraki kriz, her gecikme ve her tıkanma aşamasında da bu adaptif kapasite yeniden devreye girdi. Yeni araçlar, yeni söylemler ve yeni mekanizmalar üretildi. Bahçeli’nin farklı aşamalarda güncel öneriler getirmesi, Meclis komisyonu tartışmaları, tarafların pozisyonlarını zaman içinde yeniden tanımlamaları ve sürecin çeşitli krizlere rağmen devam etmesi bunun somut göstergeleri.
Ancak burada kritik bir ayrımın altını çizmek gerekir. Bugüne kadar gözlemlenen adaptif kapasite, büyük ölçüde tek bir aktörün kişisel inisiyatifine yaslanageldi. Tıkanma yaşandığında yeni bir öneri Bahçeli’den geldi; söylem yenilendiğinde yine Bahçeli devreye girdi. Bu durum, adaptif niteliğin sürece değil, bir kişiye ait olduğuna işaret ediyor. Oysa karşılaştırmalı literatür açısından bakıldığında, süreçlerin dayanıklılığını belirleyen şey belirli aktörlerin adaptif kapasitesi değil, sürecin kurumsal mimarisinin adaptif kapasitesidir. Başka bir deyişle, adaptif olmak bir liderin özelliği olarak kaldığı sürece, o lider sahneden çekildiğinde ya da kapasitesi daraldığında sürecin uyum sağlama yeteneği de ortadan kalkabilir.
Bu nedenle sürecin önündeki bir sonraki kritik adım, adaptif niteliğin farklı siyasi aktörlere ve kurumsal mekanizmalara yayılmasıdır. DEM Parti’nin, AK Parti’nin, muhalefetin ve Meclis komisyonunun sürecin tıkandığı anlarda yalnızca Bahçeli’nin açıklamalarını bekleyen pasif alıcılar olarak değil, bağımsız adaptif kapasite üreten aktörler olarak konumlanması gerekir. Kuzey İrlanda’da ya da Kolombiya’da süreçlerin çeşitli krizleri atlatabilmesinin ardında, farklı aktörlerin birbirinden bağımsız biçimde sürecin devamlılığına yatırım yapması yatar. Adaptif kapasite orada tek bir merkeze değil, çok sayıda aktörün müşterek inisiyatifine ve çıkarına dayanmıştır.
Türkiye’de süreç bu dağılımı henüz gerçekleştiremedi. Süreci bugüne kadar ayakta tutan adaptif kapasite, aynı zamanda sürecin kırılganlığının da kaynağı. Bu nedenle süreci sabit bir yol haritasından çok, değişen koşullara uyum sağlamaya çalışan bir süreç tasarımı olarak değerlendirmek mümkün. Ancak bu adaptif niteliğin sürece mal edilebilmesi, yani tek bir aktörün kişisel kapasitesinden çıkıp kurumsal ve çok aktörlü bir özelliğe dönüşmesi, sürecin orta ve uzun vadeli başarısının belirleyici koşullarından birini oluşturuyor.
Yedinci Tasarım Özelliği: Kurumsallaşma Sorunu
Bugün sürecin geleceğini belirleyecek temel soru, PKK’nin silah bırakıp bırakmayacağı değil. Bu soru, sürecin mevcut momentumu göz önüne alındığında, artık büyük ölçüde yanıtlanmış bir soru. Asıl soru, silahsızlanma gerçekleştikten sonra ortaya çıkacak olan siyasi boşluğu dolduracak kurumsal mimarinin ve bu mimariyi inşa edecek siyasi iradenin mevcut olup olmadığı.
Karşılaştırmalı barış süreci literatürü bu soruyu “ikinci geçiş problemi” olarak adlandırıyor. İlk geçiş şiddetten müzakereye, ikinci geçiş ise müzakereden kalıcı kurumsal düzenlemeye yapılan geçiştir. Literatür bize, süreçlerin çoğu zaman ilk geçişte değil, ikinci geçişte çökebildiğini gösteriyor. Zira birinci aşamada liderlik kapasitesi ve siyasi irade yeterli olabilir; ikinci aşamada ise artık kişisel otorite değil, kurumsal sağlamlık belirleyicidir.
Türkiye bugün bu eşiğin hemen önünde duruyor. Süreç bugüne kadar kişisel meşruiyet üzerinden yürüdü. Bahçeli’nin devlet aklını temsil iddiası, Öcalan’ın tarihsel otoritesi, Erdoğan’ın sessiz onayı ile bugünlere gelindi. Bu üçlü, süreci başlatmak ve ayakta tutmak için yeterli de oldu. Ancak ikinci geçiş için bu tek başına yeterli değil. Çünkü ikinci geçiş, kişilere değil kurumlara bağlanan bir sürece işaret eder. Bu aşamada hukuki çerçeveler, denetim mekanizmaları, uygulama prosedürleri ve farklı siyasi konjonktürlerde süreci taşıyabilecek çok aktörlü bir sahiplik yapısı gereklidir.
Bu açıdan Meclis’in hazırlaması beklenen hukuki çerçeve, salt teknik bir düzenleme değildir. İyi tasarlanıp hayata geçirilirse, bu çerçeve sürecin kişisel meşruiyetten kurumsal meşruiyete ilk kez ciddi biçimde adım attığı an olabilir. Kötü tasarlanırsa ya da yalnızca şekli bir meşruiyet aracına dönüşürse, süreç ikinci geçiş problemini çözümsüz bırakabilir ve bu sürecin kırılganlığını artırabilir.
Dolayısıyla Meclis komisyonunun çalışması, sürecin kalıcılığı açısından bir turnusol testi işlevi görüyor. Komisyonun çok partili bir katılımla mı, yoksa fiilen tek sesliliğe indirgenmiş bir yapıyla mı çalışacağı; hukuki çerçevenin uygulama mekanizmalarını ve denetim yapılarını içerip içermeyeceği; sivil toplumun ve etkilenen toplulukların bu sürece dahil edilip edilmeyeceği gibi sorular teknik değil, doğrudan sürecin kurumsallaşma kapasitesini ölçen siyasi sorulardır. Bu soruların yanıtları, Türkiye’nin ikinci geçişi başarıp başaramayacağını belirleyecektir.
Sonuç
Süreç tasarımı açısından bakıldığında, Türkiye’de yaşanan şey klasik anlamda bir barış süreci değil. Daha doğru bir tanımla, Türkiye’deki süreç, devlet merkezli, milliyetçi meşruiyetle açılmış, dar kapsamlı, silahsızlandırma öncelikli ve henüz siyasi çözüm aşamasına geçmemiş bir çatışma dönüşümü süreci olarak isimlendirilebilir.
Bu modelin en büyük avantajı, 2015 sonrasında tamamen kapanmış gibi görünen siyasi alanı yeniden açabilmiş olması. En büyük risk ise aynı mekanizmanın kendi sınırlarını üretiyor olması.
Çünkü milliyetçi meşruiyet silahsızlanmayı mümkün kılabilir; fakat aynı meşruiyet yapısı daha ileri düzey siyasal reformları sınırlandırabilir. Nihayetinde süreci mümkün kılan mekanizma ile sürecin kapsamını sınırlayan mekanizma aynı olabilir.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin belirleyici sorusu artık, sürecin büyük ölçüde yeni bir evreye geçmeye mecbur olduğunu varsayarsak, Türkiye’de, silahsızlanma için tasarlanmış bir süreç tasarımından siyasal dönüşüm için tasarlanmış bir süreç tasarımına geçilip geçilemeyeceğidir. Çatışma çözümü literatürü bu geçiş için DDR süreçlerini, yani silahsızlandırmanın ardından silahsızlananların demobilizasyonunu ve topluma yeniden entegrasyonunu kapsayan ayrı bir süreç tasarımı evresini zorunlu bir ara aşama olarak öngörür. Türkiye’nin önündeki soru yalnızca siyasal dönüşüme geçip geçemeyeceği değil, bu DDR boyutunu da kapsayan daha kapsamlı bir süreç mimarisini inşa edip edemeyeceğidir.
Uluslararası literatür açısından bakıldığında, önümüzdeki dönem bu sorunun cevabını verecek ve Türkiye muhtemelen çatışma çözümü alanında incelenen en ilginç “önce silahsızlanma (disarmament-first) vakalarından biri haline gelecektir.