Nesip OSMANOĞLU/Ufkumuzhaber
Modern dönem İslam düşünce dünyası, kendi kökleriyle kurduğu ilişki bakımından ciddi bir sınavdan geçiyor. Bir yanda zengin bir tefekkür mirası var. Diğer yanda bu mirasın imkânlarını daraltan yaklaşımlar. Geçmişten kalan her şeyi olduğu gibi benimsemek, bizi kendiliğinden geleceğe taşımaz. Onu bütünüyle reddetmek de nereden geldiğimizi unutturur. Mirasla kuracağımız ilişki, bu iki tutum arasındaki tercihten daha derin bir mesele. Neyi ikrar edeceğiz? Hangi düşünceleri yeniden üreteceğiz? Hangi kabulleri bugünün sorularına cevap verecek, sorunlarına çözüm arayacak biçimde yorumlayacağız? Geçmişten devraldığımız her düşünceyi aynı ölçüyle değerlendiremeyiz. Bazılarını korumak, bazılarını eleştirmek, bazılarını da yeni şartlar içinde yeniden kurmak zorundayız. Miras dediğimiz şey, dokunulmadan saklanan bir eşya gibi durduğunda zamanla hayattan kopar. Her şeyi reddettiğimizdeyse elimizde yeni bir başlangıç yapabileceğimiz zemin de kalmaz.
İslam ile felsefeyi birbirini dışlayan iki ayrı dünya gibi görme eğilimi, bu miras sorunuyla doğrudan ilişkili. Sanki ikisi aynı yerde bulunduğunda biri diğerini susturmak zorundaymış gibi. “İslam’ın olduğu yerde felsefe olmaz” iddiası, ilk bakışta kesin ve çarpıcı görünebilir. Fakat İslam düşünce tarihine ve Kur’an’ın insanı düşünmeye çağıran diline baktığımızda bu kesinliğin dayanağı zayıflar. Keskin bir söz, kendi başına sağlam bir düşünce kurmaz.
Felsefe, en yalın anlamıyla varlığı, bilgiyi ve değerleri anlama çabasıdır. İnsan gördüğünü sorgular, bildiğinden kuşku duyar, ulaştığı sonuçları yeniden gözden geçirir. Düşünce böyle ilerler. Kur’an’ın insana yönelttiği sorular da bu çabayı besler. “Hâlâ akletmeyecek misiniz?” çağrısı, zihni kapatmaya değil, onu işletmeye yöneliktir. İnsan inanırken de düşünür. İnandığı şeyin anlamını kavramaya çalıştıkça yeni sorularla karşılaşır. İman ile düşünme arasındaki ilişkiyi baştan bir çatışma olarak kurmak, bu tecrübeyi açıklamakta yetersiz kalır.
Kur’an, iddiaların delille desteklenmesini ister. “Eğer doğru söyleyenler iseniz delilinizi getirin” çağrısı, insanı sözünün gerekçesini göstermeye davet eder. Bir iddia ortaya koymak kolaydır. Onu savunmaksa gerekçe ve tutarlılık ister. Felsefi düşünce de iddiaların dayanaklarını araştırır, çelişkileri açığa çıkarır ve ulaşılan sonuçları yeniden incelemeye açar. Kur’an’ın delil talebiyle felsefenin bütün yöntemlerini özdeşleştirmek mümkün değil. Yine de aralarında göz ardı edilemeyecek bir yakınlık bulunuyor. Düşünmeye ve akıl yürütmeye bu kadar geniş yer veren bir Kitap’ın felsefeye bütünüyle kapalı olduğunu ileri sürmek, kendi içinde cevap bekleyen bir soru doğuruyor.
İslam düşünce tarihindeki filozoflar bu soruyu yalnızca teorik düzeyde bırakmadılar. Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd, aklın imkânlarını araştırdı. Antik Yunan mirasını incelediler, farklı görüşleri karşılaştırdılar ve bu birikimi kendi soruları doğrultusunda yorumladılar. Eski metinleri aktarmakla yetinmediler. Yeni kavramlar geliştirdiler, tartışmalar açtılar ve kendilerinden sonraki düşünce çevrelerini etkilediler. İslam felsefesi bin yılı aşkındır varlığını sürdürüyor ve yeni ufuklar açmaya devam ediyor. Bu tarihsel gerçeklik, söz konusu iddiayı savunanların önüne cevaplamaları gereken somut bir mesele koyuyor.
İbn Rüşd’ün Faslü’l-Makâl adlı eseri, din ile felsefe arasındaki ilişkiyi ele alan başlıca metinlerden biridir. İbn Rüşd, varlık üzerine düşünmeyi ve yaratılış hakkında akıl yürütmeyi dinin karşısında görmedi. Dini ve aklı aynı hakikatin farklı ifadesi olarak ele aldı, onları karşı karşıya getirmedi. Gerekli şartları taşıyan kişiler için bu uğraşın dinî bir sorumluluk taşıdığını da vurguladı. Onun yaklaşımında hakikat, başka bir hakikatin düşmanı olamaz. Çatışma gibi görünen durumlarda insanın anlama biçimi de sorgulanmalıdır. Bu görüşün bütün İslam âlimlerince benimsendiğini söyleyemeyiz. Gelenek içinde farklı yaklaşımlar, itirazlar ve cevaplar gelişti. İslam düşüncesinin tarihi, bu tartışmaların izleriyle doludur.
Filozofların kulvarında olmasa da kelamcılar da aklî muhakemeye başvurdu. İnanç esaslarını savunurken deliller geliştirdiler, karşı görüşleri ele aldılar. Mantık zamanla fıkıh usulünden kelama kadar farklı ilim dallarında etkili oldu. Gazâlî mantığın imkânlarını kabul etti ve eserlerinde ondan yararlandı. Aynı zamanda filozofların bazı temel görüşlerine karşı çıktı. Onun düşüncesini anlamak için bu iki yönü birlikte değerlendirmek gerekir. Gazâlî’nin filozoflara yönelttiği eleştiriler, felsefi meseleleri tartışmanın dışında bırakmadığını da gösterir. Fahreddin er-Râzî ve Seyyid Şerif Cürcânî gibi isimlerin eserlerinde mantık, kelam ve felsefe arasındaki yoğun ilişki daha açık biçimde görülür. Bu isimlerin çalışmalarına bakmak bile İslam düşüncesinde aklî faaliyetin nasıl geliştiğini anlamaya yeter.
İslam dünyasındaki düşünsel üretim Avrupa’ya da ulaştı. Arapça eserler ve çeviriler, Antik Yunan felsefesinin Avrupa’da yeniden okunmasında etkili oldu. İbn Sînâ ve İbn Rüşd’ün görüşleri Latin dünyasında uzun süre tartışıldı. Thomas Aquinas da bu düşünsel birikimle karşılaşan isimler arasındaydı. Avrupa felsefesinin gelişimini tek başına İslam dünyasıyla açıklamak tarihsel tabloyu daraltır. Buna karşılık İslam düşünürlerinin katkısını görmezden gelmek de aynı tabloyu eksik bırakır. Bir yerde doğan düşünce, başka bir yerde yeni soruların önünü açabilir. Fikirlerin yolculuğu, medeniyetlerin çizdiği sınırlarla sona ermez.
Günümüze döndüğümüzde farklı bir manzarayla karşılaşıyoruz. Bazı ilahiyatçılar İslam ile felsefeyi karşı karşıya getiriyor. Bu tutumun arkasında yalnızca kavramlara ilişkin bazı yanılgılar olduğunu düşünmüyorum. Modern dünyanın bilim ve felsefe alanındaki başarıları, kendi düşünce mirasına güvenini yitiren çevrelerde bir yetersizlik duygusu da doğurmuş olabilir. Batı merkezli bilgi anlayışının tek geçerli ölçü olarak benimsenmesi, bu duyguyu derinleştirmiş olabilir. İnsan kendi geleneğini anlamak yerine onu dışarıdan belirlenmiş ölçülerle yargılamaya başladığında, düşüncesinin yönünü de başkalarının kabulleri belirlemeye başlar. Başkasının ürettiği bilgiden yararlanmak başka, onun bütün ölçülerini sorgulamadan benimsemek ve kendi doğrularını yanlış bir konuma yerleştirmek başkadır.
Bu yenilgi psikolojisiyle bocalayan bazı ilahiyatçılardan yola çıkarak meseleyi genelleştirmemek gerekir. Bir düşünürün belirli bir felsefi görüşe karşı çıkması, tek başına aşağılık kompleksine veya inanç krizine işaret etmez. Ortada yöntemsel bir itiraz da bulunabilir, gerekçeli bir eleştiri de. Eleştirinin hangi düşünceye yöneldiğine ve hangi delillere dayandığına bakmak gerekir. Sorun, belirli görüşlere yönelik itirazların bütün felsefeye teşmil edilmesi ve ardından bu dışlayıcı yaklaşımın İslam’ın değişmez hükmü gibi sunulmasıyla başlıyor.
Modern bilgi karşısında yaşanan kişisel tereddütler de çoğu zaman benzer bir sendromu gösterir. Bir insanın inancını sorgulaması, deizme veya ateizme yönelmesi, kendi başına düşünsel bir tercihtir. Bu yönelişlerin gerekçeleri araştırılabilir, ortaya çıkan sorular tartışılabilir. Fakat kişinin yaşadığı krizi doğrudan İslam’ın özüne mal etmek, kişisel tecrübeyle dinin bütünü arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Bir insanın yaşadığı tereddüt gerçektir. Ancak insanın yaşadığı o gerçeği İslam’a mal etmesi gerçek dışıdır.
Felsefeye yaklaşan insanlar farklı olduğu gibi, felsefenin kendisi de tek biçimli değildir. Pozitivizm, materyalizm, idealizm ve din felsefesi farklı kabullerden hareket eder. Bunların hepsini aynı çizgide değerlendirmek, aralarındaki ayrımları görünmez kılar. Modern düşüncenin her ürününü tartışmasız doğru kabul etmek de felsefenin eleştirel ruhuyla bağdaşmaz. Felsefe, kendi öncüllerini de sorgular. Seküler bir yaklaşımın sorgulanmadan benimsenmesiyle dinî bir yaklaşımın eleştiriye kapatılması, farklı yönlerden başlasa da düşünceyi benzer biçimde daraltır. İnsan, kendi kabullerini sınamaktan vazgeçtiğinde sorgulama imkânını da kaybeder.
Bazı ilahiyatçıların felsefeyi neden bu kadar keskin bir karşıtlık içinde ele aldığını anlamak için tek bir nedene bağlanmayan bir açıklamaya ihtiyaç var. Geleneksel yorumların etkisi, modern bilginin kazandığı otorite, felsefi yöntemlere duyulan güvensizlik ve dinî sınırları koruma kaygısı farklı ölçülerde rol oynayabilir. Felsefenin sekülerlikle özdeşleştirilmesi de bu yaklaşımı besleyebilir. Böylece düşüncenin içeriğine bakılmadan onun hangi çevreden geldiğine göre hüküm verilir. Oysa bir görüşü incelemek, onu benimsemek değildir. İnsan karşı çıktığı bir düşünceyi de anlayabilir. Hatta eleştirinin gücü, çoğu zaman bu anlama çabasına bağlıdır.
İslam’ı lafzın dar sınırlarına hapseden okumalar, metnin düşünmeye ve sorgulamaya açılan yönünü gözden kaçırıyorlar. Felsefeyi bütünüyle seküler bir alan saymak da onun farklı geleneklerini tek bir kalıba sıkıştırır. Bu yaklaşımlar yaygınlaştığında soruların yerini hükümler alır. İnsan bildiklerini yeniden düşünmekten uzaklaşır. Kendi tarafının eksiklerini görmek de giderek zorlaşır. Oysa hakikat arayışı, insanın yalnızca karşısındakini değil, kendi düşüncesini de sınamasını gerektirir.
Din ile felsefe arasındaki ilişkiyi baştan belirlenmiş hükümlerle açıklamak yerine, her iki alanın imkânlarını ve sınırlarını birlikte düşünmek daha verimli bir yol sunar. Vahiy ile insan aklı aynı düzlemde değildir. İnsan aklının vahiy hakkındaki yorumları da vahyin kendisiyle özdeş tutulamaz. Bu ayrım, düşünsel sorumluluğu daha da belirginleştirir. İman insanı düşünmekten alıkoymaz. Akıl da her sorunun cevabını tek başına bulabileceği iddiasıyla sınırlarını aşamaz. İnsan, hem inandığı hem de düşündüğü şey karşısında dikkatli olmak zorunda.
İslam düşünce geleneğinde hikmet arayışının güçlü bir yeri bulunuyor. “Hikmet, müminin yitik malıdır” sözü de bu anlayışı anlatmak için sıkça kullanılır. Hikmeti, yalnızca hangi çevrede doğduğuna bakarak değerlendirmek düşünsel bir kayba yol açar. Bir fikrin değerini anlamak için dayanaklarına, tutarlılığına ve hakikat arayışındaki yerine bakılmalıdır. Başka bir medeniyetten gelen düşünce, sırf dışarıdan geldiği için reddedilemez. Kendi geleneğimizden gelen bir görüş de sırf bize ait olduğu için eleştiriden muaf tutulamaz.
İslam ile felsefe arasındaki ilişkiyi bir varlık-yokluk mücadelesine indirgemek, tarih boyunca yaşanmış tartışmaları görünmez kılar. Tüm tartışmalara rağmen İslam dünyasında filozoflar yetişti, kelamcılar farklı görüşleri savundu ve bu çevreler arasında uzun süren tartışmalar yaşandı. Herkes aynı sonuca ulaşmadı. Düşünce tarihini canlı tutan da bu farklılaşmaydı. Bir geleneğin gücü, bütün mensuplarının aynı cümleleri tekrarlamasında aranamaz, bugün de aramamak gerekir. Geçmişin büyük isimlerini sıralamakla yetinmek, onların düşünsel mirasını devralmaya yetmez. Hangi sorularla uğraştıklarını, hangi delillere başvurduklarını ve nerelerde yanıldıklarını da araştırmalıyız. Bazı görüşleri koruyabilir, bazılarını yeniden yorumlayabilir, bazılarınıysa geride bırakabiliriz. Önemli olan, bu kararları alışkanlıkla değil, düşünerek vermek. Mirasın geleceğe açılan kapısı burada bulunuyor.
Bazı ilahiyatçıların İslam’ın bulunduğu yerde felsefenin bulunamayacağını söylemesi, hem tarihsel tecrübeyi hem de insanın düşünme imkânını daraltan bir iddia. İman ile akıl arasındaki ilişkiyi düşmanlık üzerinden okumak, yüzyıllar boyunca yürütülmüş tartışmaları da açıklayamaz. Hakikat arayışı, hazır hükümleri tekrarlamaktan fazlasını ister. Bazen insanı kendi kabulleriyle yüzleştirir. Belki de düşünsel yenilgi, insanın bu yüzleşmeden kaçmaya başladığı yerde ortaya çıkar.