NATO’nun Yeni Misyonu
4 Nisan 1949’da Sovyetler Birliği’ne ve komünizm tehlikesine karşı Avrupa’nın güvenliğini sağlamak üzere kurulmuş NATO’nun1990’lara kadar bu amaçla görev yapması anlaşılır bir durumdu. Ne var ki 1991’de Sovyetlerin tarih sahnesinden çekilip Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra, “illet ortadan kalkınca hüküm de ortadan kalkar” fehvasınca NATO’nun da kendini feshetmesi beklenirdi. Soğuk Savaş boyunca tehdit ya ittifaklardan veya ulus devletlerden kaynaklanıyordu, bu tarihten sonra tehditler organize suç örgütleri, insan kaçakçılığı, hükümet dışı örgütler ve terörizm gibi kaynağını sosyo-ekonomik sorunlardan alıyordu ki, bu sorunların çözümü askeri güç kullanmak değil, sosyal ve ekonomik tedbirler almak, daha adil ve yaşanabilir küresel bir düzen tesis etmekten geçiyordu. “Küreselleşme” adı altında dünyaya dayatılan liberal kapitalizm eşitsizlikleri derinleştirdikçe çatışma ve tehdit potansiyelleri o oranda arttı. Sorunu adaletli ve paylaşımcı bir düzenle çözmek yerine, Batı daha çok askeri güç oluşturmakta, NATO’yu “küresel jandarma”ya dönüştürmekte buldu.
The Sunday Times’ın 10 Haziran 1990 tarihli nüshasında şöyle bir yazı yer alıyordu: “Batı ilk önce tehlikeyi değerlendirmeli ve ona göre bu tehlikeyi bertaraf etmek için stratejiler çizmelidir. Örneğin, NATO kuvvetleri, Avrupa dışında Batı’nın çıkarlarını korumak için kullanılmaya hazırlanmalıdır. Margaret Teacher’ın İskoçya’daki NATO Bakanlar Kurulu Toplantısı’nda söylediği gibi, NATO’nun askeri gücü, ileride Avrupa sahasının dışına müdahale etmesi kaçınılmaz olacaktır. Çünkü bazı İslam ülkeleri çok geçmeden nükleer silahlara ve onları istedikleri hedeflere atma imkanına sahip olacaklardır.” Sözü geçen tarihte NATO Bakanlar Kurulu Toplantısı’nın üstünden iki sene geçmeden, Haziran-1992’de NATO resmen “alan dışı müdahale” fikrini tartışmaya başladı.
Nihayet Batı, beklediği fırsatı 1995 Bosna ve 1999’da Kosova olaylarında buldu, söz konusu trajedileri öne sürerek, ilk defa alan dışı askeri operasyonların ne kadar zaruri olduğunu ortaya koymaya çalıştı ki, hakikatte hem Bosna, hem Kosova’daki katliamların ortaya çıkmasında rol oynayan faktör onların eseriydi. Bosna müdahalesi kuruşta Müslüman Boşnakları kârâ geçirmiş görünüyordu, gerçekte ise lira hesabında büyük zarara uğrattı, zira müdahale birkaç gün daha geciktirilseydi Müslümanlar son darbeyi indirip tam askeri inisiyatif sağlayacaklardı. NATO buna bilinçli bir biçimde izin vermedi. Bosna ve Kosova müdahalelerinden sonra, bu sefer müdahale alanını İslam Dünyası’nı merkez alarak “kitle imha silahlarının yaygınlaşması; çökmüş devletlerde ve rejimlerde ortaya çıkan kaosun istikrarı bozması ve terörizm” gibi gerekçelerle tehdit tanımını kendisi yaparak her yere müdahale edebileceğini deklare etti ve bunu yaptı da.
Nitekim NATO 1999’da genişleme kararı aldı, 2006 Riga zirvesinde Bosna ve Kosova operasyonlarını öne sürerek sınır ötesi operasyonları onayladı –Afganistan, Irak ve Libya’da görevler üstlendi-, hiç üstüne vazife değilken “insani görevler” adı altında ülkelerin –tabii sadece İslam ülkelerinin- eğitim, sosyal ve ekonomik yapılarına karışmaya başladı. Temmuz-2011’de aynı anda NATO kuvvetleri tam 6 İslam ülkesini (Afganistan, Pakistan, Yemen, Irak, Libya ve Somali) bombaladı, binlerce masum insanı katletti.
Yeni dönemde NATO’nun belirlediği stratejik hedefleri şu şekilde sıralamak mümkün:
1) İslam Dünyası’nın Batı karşısında –veya Batı’nın izni dışında- güç birliği oluşturmasına imkan vermemek;
2) Batı’ya karşı koyabilecek herhangi bir gücün teşekkülüne engel olmak;
3) Bölgede İsrail’den daha güçlü ve daha etkin bir gücün oluşmasına fırsat vermemek;
4) İslam Dünyası’nın enerji kaynaklarını, enerji nakil hatlarını, beşeri ve tabii zenginliklerini kontrol etmek;
5) İslam’ın sosyo-kültürel bir din, alternatif bir medeniyet ve bölgesel-küresel bir sistem olarak iddia sahibi olmasının önüne geçmek.
Bu çerçeveden baktığımızda NATO’nun 7-8 Temmuz 2026 Ankara zirvesinde ortaya çıkan yeni durum, 20 sene önceki zirve kadar tarihi değere sahiptir. 28 Kasım 2006’da Letonya’nın başkenti Riga’da gerçekleştirilen NATO zirvesi tarihinin önemli kararlarından birini almıştı. Buna göre NATO sadece askeri olarak değil, “medeniyetler ittifakı” çerçevesinde de kendine yeni bir pozisyon belirliyordu. Böylece NATO Riga zirvesiyle yeni bir misyon üstlenme aşamasına gelmiş oluyor ve bu açıkça dünyaya deklare ediliyordu.
Paradoks, NATO’nun en büyük gücü –ve aslında gizlenemez patronu- olan ABD’nin bir yandan Yahudi asıllı Bernard Lewis ve Samuel P. Huntingtonun ortak yapımı “medeniyetler çatışması” tezi çerçevesinde (hala) Ortadoğu’da operasyonlar yürütür ve çatışmaların derinleştirilmesine çalışırken, öte yandan BM’nin öncülüğünde başlatılmış bulunan “medeniyetler ittifakı” zemininde NATO’ya yeni misyonların yüklenmesine onay vermesiydi. Paradoks gibi görünen şey, zahirde olanla zamirde olan arasındaki dil ve söylem farkından kaynaklanmaktadır, gerçekte Batı cephesinde yeni bir şey yoktu. Mevcut medeniyetler çatışmasının taraflarından biri Amerika’nın başını çektiği Haçlı emperyalizmi ve Yahudi siyonizmi ittifakı ile diğer tarafta Müslümanlardır.
Biraz geriden bakıp bugüne yani Ankara zirvesine nasıl gelindiğine bakmaya çalışalım:
Dönemin NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, birliğin artık “jandarma rolü oynama” yerine, “küresel ortaklıkları sağlamlaştıracak bir rol üstlenmesi” gerektiğini söylemişti. Burada zihinleri meşgul eden iki soru vardı:
1) NATO, 1990’ların başlarından beri kendini karşısında konumlandıracağı bir “küresel tehdit”ten söz etmektedir; bu herkesin dilinde pelesenk olmuş küresel tehdit “terör”dür. Genel Sekreter “Çok tehlikeli bir dünyada yaşıyoruz. Küresel tehdit bütün yeryüzüne yayılacak boyutlarda. Çünkü terörizm herhangi bir anda ve herhangi bir yerde olabilir” diyordu. Burada Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bilinçli, sistemli ve amaçlı bir biçimde “İslam” ile “terör” arasında bir ilişki kurulduğu ve küresel tehdidin “İslami terör”den yani Müslümanlardan kaynaklandığı yolundaki hakim söyleme bakacak olursak, NATO’nun yeni dönemde kendini İslam dünyasına karşı konumlandırdığı sonucunu çıkarabiliriz. Bu ne abartıdır ne de paranoyadır.
2) Genel sekreter küresel ortaklardan söz ediyor, ortakların da “ortak çıkar ve ortak değerler” etrafından toplanacağını söylüyordu. Bilinen şu ki, ABD ve müttefiklerinin bölgemizde yürüttükleri askeri operasyonların yöneldiği bir hedef de –belki de nihai ve asıl hedef- İslami değerlerin modern dünya karşısında varoluş biçimlerini baskı altına almaktır. Başka bir deyişle hegemonik uygarlık, İslamiyet’i iktisadi, siyasi ve kültürel gelişmesinin önünde yegane engel görmektedir. Operasyonların bir boyutu aynı zamanda değerler alanında sürmekte olan çatışmalarla ilgilidir. Hatırlayalım, Tony Blair Irak’ın işgaline katıldığında şöyle demişti: “Irak kendi değerlerimizin onların (Müslümanların) değerlerini alt edecek kadar daha güçlü, ilkeli ve çekici olduğunu gösterecek bir çatışma alanıdır.”
Yeni dönemde NATO “terörle mücadele” yanında “sanal saldırıların önlenmesi”nde ve “doğal kaynakların korunması” –ki söz konusu doğal kaynakların yüzde 65’nin Ortadoğu’da ve yüzde 72’sinin Afrika dahil İslam dünyasında olduğunu biliyoruz- işinde de caydırıcı, hatta gerektiğinde müdahale edici bir güç olarak kullanılacaktır. Anlaşılan NATO yeni stratejisiyle sadece yatay değil, dikey olarak da misyonuna bir derinlik kazandırıyordu. Bu çerçevede NATO Afganistan’da sürekli “burkadan kurtarılacak Afgan kadını ve vahşi olarak resmettiği Taliban”la uğraşmayı bu ülkedeki cinayetlerinin “gerekçesi” olarak kullanıyordu.
Böyle olunca NATO’nun “medeniyetler ittifakı” çerçevesinde yeni bir pozisyon alması ve kendine küresel ortaklar araması yeni bir cephenin teşkili anlamına gelir ki, bu ittifakta yer alacak medeniyetler içinde “İslam medeniyeti”nin asli ve sahih hüviyetiyle yer almayacağı sonucu çıkar.
NATO’nun yeni konseptine göre, ittifak halinde olan medeniyetlerden eğer İslam ittifakı içinde yer alacaksa, başka bir deyişle halkı Müslüman ülkeler kendi aralarında herhangi bir ittifak kuracaklarsa, bunun Batı’nın küresel çıkarlarına itiraz etmeyen, Batı değerleriyle uyum içinde olan ve bölgemiz üzerinde jeostratejik ve jeopilitik tahakküm ve hegemonyasına hizmet eden bir ittifak olacaktır, son zamanlarda bu modele uygun ittifak Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan arasında olabileceğinden bahsedilmektedir.
İtiraz edenler hakkında verilecek hüküm güç kullanarak etkisiz hale getirilmesidir. İran’ın dışında 36 ülkenin katıldığı, Suriye Şarası’nın da Trump’a sadakatini sunduğu NATO’nun Ankara zirvesinde (7-8 Temmuz 2026) Batı (ABD-Avrupa) bir kere daha küresel emperyalizm ve siyonizmin İslam dünyası üzerindeki tahakküm ve hegemonyası konularında aralarında tam bir mutabakat içinde olduklarını deklare etmiş bulundular.
Elbette bazı durumlarda sadece taktikler ve operasyonlar değil, stratejiler de değişir. Son İran/ABD-İsrail savaşında Amerika ile Avrupa ülkeleri arasında bir çatlağın meydana geldiğine ilişkin bir kanaat oluştu; başlangıçta AB üyeleri, Amerika ve İsrail’in İran’a başlattığı saldırının “kendi savaşları olmadığı”nı açıklamışlardı, hatta Trump’ın hep sitem ettiği üzere Amerika’yı yalnız bıraktılar. Bu konu yeni bir değişimin ilk işareti sayılabilir; ama Ankara zirvesinde Amerika ve Avrupalılar, Amerikan ve İsrail’in İran’a saldırılarını desteklediklerini; İran’ın asla nükleer silaha sahip olmaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki ablukayı kaldırması gerektiğini sarahatle belirttiler.
Peki, NATO zirvesine ev sahipliği yapıp dişe dokunur hiçbir kazanç elde etmeyen bu yeni denklemde “Türkiye’nin rolü nedir?” İslam’ın ve müslüman dünyanın geleceğini hayati derecede yakından ilgilendiren bu sorunun cevabını aramaya çalışmak zorundayız.


