Süleyman Seyfi Öğün

Süleyman Seyfi Öğün

NATO 3.0 üzerine

A+A-

NATO’nun Ankara zirvesi için yapılan değerlendirmeler, teşkilâtın yeni bir yapılanmaya doğru evrilmesini anlatan bir başlığa sıklıkla başvuruyor: NATO 3.0.. Bu yakıştırmayı ilk kim yaptı,bilmiyorum. Ama yaygın bir kabûl gördüğü anlaşılıyor. Ben bunun gerçekleri aksettirmediği ve yanlış kavrayış ve beklentilere sebebiyet verdiği düşüncesindeyim. Dijital yenileşmeye has ifâdeleri burada kullanmak pek de doğru gelmiyor bana. O hâldde baştan başlayalım.

NATO, II.Umûmî Harp sonrası kurulan ideolojik olarak iki kutuplu dünyâda bloklardan birisi olan, Sovyet Kampı’ndan Batı’ya gelebileceğini düşünülen tehlikeleri karşılamak için inşâ edildi. Teşkilat, ağırlıklı olarak Atlantik’in iki yakasında yer alan Batı’nın askerî dayanışmasını ifâde ediyordu. Nitekim Birleşik Krallık, ABD, Kanada, İzlanda, Danimarka, Norveç, Belçika, Portekiz ve Fransa gibi coğrafî mânâda doğrudan Atlantik ile bağlantılı olan devletler teşkilatın kurucu çekirdeğini meydana getiriyordu. Norveç hâriç İskandinavya Avrupası, yâni İsveç ve Finlandiya son zamanlara kadar teşkilâtın hâricinde kalmıştı. İsviçre ve Avusturya’nın yer aldığı Orta Avrupa da benzer bir şekilde NATO’ya dâhil olmadı. Bunun hâricinde, İberya’da, Portekiz NATO’ya daha 1949’da girmişken, Franco’nun İspanya’sı ancak diktatör öldükten sonra, yâni 1982’de teşkilâta katıldı Batı Almanya ise teşkilâta, bir miktâr gecikmeyle 1955’de katıldı. İtalya Atlantik ile doğrudan bağlı olmamakla berâber kurucu devletlerden birisiydi.Ama en dikkat çekici olan husus Yunanistan ve Türkiye’nin 1952’de eşanlı olarak alınmasıydı. Buradan da anlaşılıyor ki, NATO sâdece bir Atlantik ittifâkı değildi. Tesir sâhası Akdeniz’e doğru genişliyordu. İttifâkın en zayıf olduğu deniz ise Karadeniz idi. Doğu Avrupa neredeyse tamâmen diğer Blok’un kontrolü altındaydı. Bunun tek istisnâsı ise Karadeniz’e kilometrelerce kıyısı olan Türkiye idi.

Siyâsal coğrafyası üzerinden muhtasar olarak gözden geçirdiğimiz NATO; hakiki öz NATO budur. İki blok arasındaki muhtemel konvansiyonel bir savaşın ağırlıklı olarak Avrupa merkezli bir savaş olacağı, en fazla Akdeniz’i içine alabileceği tahmin ediliyordu. Hâsılı bütün hesaplar muhtemel bir III.Umûmî Harbin ilk ikisinden de bir miktâr farklı olarak daha sıkışık bir coğrafyada yaşanacağına göre yapılmıştı. Meselâ Pasifik’de ne olabilirdi ki? Evet burada da bir Rus-ABD deniz savaşı yaşanabilirdi. Ama kuvvetlerin yoğunlaştığı coğrafya Avrupa ve Avrasya idi. O hâldde savaşın sıklet merkezi de orası olacaktı.

Sovyetler’in çökmesi, Varşova Paktı’nın dağılması, eski komünist Doğu Avrupa devletlerinin büyük bir iştah ile Batı’ya koşması NATO’nun tekmil ayarlarını bozdu. O günlerin zafer esrikliği içinde bu görülemedi. Muhtemelen görülmek de istenmedi. Bu devletlerin büyük bir kısmı NATO ve AB’ye alındı. Garbaçev ve Yeltsin gibi çöküşün liderleri çözülme olsa da, NATO’nun eski Varşova Paktı devletlerinin meydana getirdiği coğrafyalarına doğru yayılmayacağına dâir söz almış olsalar da bu yerine getirilmedi.

Mâkûl ve âdil olan, Varşova Paktı dağıldıktan sonra NATO’nun da fiilen işlevini kaybettiği ilân edilip teşkilâtın lağvedilmesi; uluslararası hukukun ve BM gibi teşkilatların samimiyetle gözden geçirilerek ağırlıklarının arttırılmasıydı. Ama öyle olmadı. Bir başka ihtimâl ise NATO’nun daha 1990’lardan başlayarak başka; ama daha hayırlı gâyeler üzerinden yeniden yapılandırılmasıydı. Bu da olmadı. NATO için yeni düşmanlar arandı. Terörizm ve diktatörlükler yeni düşmanlardı. Her ikisi için de kıstas ABD karşıtlığıydı. İki diktatörden birisi ABD ile iyi geçiniyorsa aklanıyor, hattâ yere göğe konulamıyor; ABD’ye şu veyâ bu sebepten diklenen diktatör ise lânetleniyor, ağır operasyonlara mâruz bırakılıyor; eninde sonunda tepeleniyordu. Aynı şey terör için de vâritti. ABD ile uyumlu, onun menfaatlerine hizmet eden silâhlı teşkilatlar “Mazlum,Yiğit, Demokrat Kurtuluş Savaşçıları” olarak selâmlanıyor; şu veyâ bu derecede ABD’ye karşı çıkan , onunla çatışan teşkilatlar ise “Kanlı Teröristler” olarak alabildiğine öcüleştiriliyor, lânetleniyordu.

Soğuk Savaş esnâsında gerek NATO, gerek Varşova Paktı çok karanlık ve kanlı operasyonlar yaptı. Ama bir şekilde birbirlerini bir yerlerde dengeliyor ve sınırlandırıyorlardı. Ama düşmansız kalmış NATO’yu ne durduracaktı ki?

İşte NATO 2.0 denilen NATO buydu. Bağlandığı tek kasnak ABD’nin menfaatleriydi. Mütemâdiyen büyüyor, büyüdükçe iç çatlakları derinleşiyor ve idâre edilmesi zor bir hâle geliyordu. Ama en kritik gelişme başta Çin olmak üzere Asya’nın yükselişe geçmesi ve Batı’ya rakip olması; futbol tâbiriyle NATO’yu offside’a düşürmesiydi. NATO özünde bir Atlantik yapılanmasıydı. Hâlbuki artık dinamizmin kalpgâhı değişmiş ve Pasifik olmuştu. Evet ABD’yi çok acıtan bir süreçti bu. Ama NATO’yu burada nasıl devreye sokabilirdi ki? İspanya, Portekiz veyâ Romanya’nın Pasifik ile alıp veremediği ne olabilirdi ki? Panikleyen NATO çevreleri, bilhassa Avrupa ayağı, savrulan teşkilatı pekiştirmek için harekete geçtiler. Çin’e doğrudan savaş açamazlardı. Ama Asya’ya yayılarak onu zayıflatmak neden olmasındı ki? O hâlde işe Avrasya’dan ve Rusya’dan başlamak en doğrusu değil miydi? Eski düşman Rusya biçilmiş kaftan gibi göründü. Rusya’yı Ukrayna üzerinden kışkırtarak savaştırmaları bu sebeptendi. Ama bu savaşı yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.

1990’lardan sonra dönüşen İsrâil işte bu savrulmaları ve boşlukları değerlendirdi. NATO’nun Big Boss’u olan ABD’yi hızla kendi yayılmacılığına hizmet eder hâle getirdi. İsrâil’in bu teşebbüsü, son yazımda ele aldığım, NATO’nun daha kuruluş safhasından başlayan Avrupa-ABD gerilimini açığa çıkardı. Trump, bu gerilimin en keskin evresini temsil ediyor. Gözü ne Avrupa’yı ne de NATO’yu görüyor. Kanada, Danimarka, Birleşik Krallık, İspanya, İtalya; hepsini tehdit ediyor, sıra dayağından geçiriyor. Ankara Zirvesi’nde bu söylemini hafifletmek, uzlaşma aramak bir tarafa, en ağır seviyelere taşıdı.

Ankara ev sâhibi olarak üzerine düşeni fazlasıyla yaptı. Ama senelerin birikimi olan ve artık uzlaşmaz karşıtlıklara varan NATO içi meselelerin iki günde hâl olacağına inanmak saflık olur. NATO 2.0 ne kadar içi boş bir başlık ise NATO 3.0 ondan kat be kat öyledir. Ankara Zirvesi’nin gâyesi yeni bir NATO değil, bir ümit, NATO’nun ihyâsıydı. Çarşamba sabahı Trump’ın fütursuz bir şekilde müttefiklerine saydırdığını, Rutte’nin karşısında nasıl kıvrandığını görünce bunun da ne kadar uzağında olduğumuzu gördüm.

Önceki ve Sonraki Yazılar