NATO’nun Yeni Konsepti
Komünist blokun çöküşünden sonra iki önemli gelişme meydana geldi, bu da NATO’nun yeni konseptini test etmesi için önüne çıkan iyi bir fırsattı. Bunlardan biri neredeyse bütün eski komünist ülkelerde üç dört sene içinde eski komünistlerin sosyalist veya sosyal demokrat parti kimliğiyle örgütlenip güçlenip bu sefer enternasyonalizm yerine milliyetçi idealleri öne çıkarmaları, diğeri Slav Ortodoksluğun kendi içinde görünmez (adı konulmamış) bir ittifaka girerek Adriyatik ve Akdeniz’e yani sıcak sulara inme emeline dönmesiydi.
Soğuk Savaş döneminde Sovyet Rusya Batı için tehdit oluşturuyordu. Ancak yeni dönemde de tehdit ortadan kalkmış değildi. Komünizmden sonra Batı için bir tehdit oluşturan Ortodoks dünya ve onun arkasından gelen Rusya’nın sıcak denizlere inmesinin önüne geçmek bu açıdan yeni stratejik konseptin ilk ve önemli hedefleri arasında yer alıyordu. Trebviç’ten Vladivostok’a kadar uzanan geniş Ortodoks kuşağı Rusya ile tahkim edip sıcak denizler üzerinde denetim sağlayabilecek olan güç Yugoslavya idi. Yugoslavya iyi bir orduya sahipti. Üstelik elinde kimyasal silah ve nükleer güç de vardı. Bu müthiş savaş makinesi tahrip edilmedikçe Avrupa için rahat yüzü yoktu. “Büyük Sırbistan” hayalleriyle yaşayan Miloşeviç’in elinde bulunan bu güç Körfez petrol kuyularını ve İsrail’in güvenliğini tehdit ettiği gibi Avrupa’nın da güvenliğini tehdit ediyordu. Avrupa hem bu savaş makinesini tahrip etmek hem de Hırvatistan ve Slovenya ile başlayıp doğuya doğru uzanan kriz ve çatışma bölgesini bloke ederek kendisine sıçramasını önlemek suretiyle bir güvenlik kuşağı oluşturmak istiyordu.
NATO bu aşamada artık bir savunma paktı olarak kalamazdı, bir güvenlik paktı olarak da görev yapmak zorundaydı. Bu ise ciddi bir konsept değişikliğini gerektirmekte ve bunun da rasyonalize edilmiş meşru bir sebebe dayanması lüzumunu öne çıkarıyordu. Bosnalı üst düzey yetkililerin analizine göre ABD ve Avrupa Kosova krizini geçerli ve ikna edici bir bahane olarak kullanıyordu, çünkü Batı’nın güvenlik kuşağı Kafkasya ve Körfez’e kadar uzanan geniş bir güvenlik hattı üzerinde ilerlemektedir. Bakü ve Körfez petrollerinin Avrupa ve Amerika arasında bir çekişme konusu olmaktan önce Rusya ve Ortodoks tehdidinden salim kılınması lazımdı. Bu yüzden Batı bundan sonra öncelikle kriz içinde olan ve krizlerin yaratacağı karambolde bu bölgeyi tehdit altına sokacak her türlü problemli ülkeye müdahale edecekti, bu yeni konseptin gereğiydi. Bunun yanında her kriz Batı’nın süren refahını doğrudan veya dolaylı yollarla etkilemektedir.
Bu durumda krizin yaşandığı ülke ya kendi sorununu iç siyasi ve toplumsal dinamikleriyle çözer ve istikrarın önünde tehdit olmaktan çıkar ya da Batı gerektiğinde NATO aracılığıyla Yugoslavya’da olduğu gibi fiili müdahalede bulunabilirdi. Hatta Avrupa’nın güvenlik ve tehdit algısına göre Türkiye bu hattın önemli ve fakat problemli ülkelerinden biridir. Problem de demokrasi ve insan hakları konularında düğümlenmiş bulunmaktaydı. Bu açıdan o zamanlar Avrupa’da bazı yayın organlarının Kosova ile Kürt meselesi arasında analoji kurmaları boşuna değildi. Son NATO toplantısında ittifakın AB’nin kendine özgü bir savunma ve güvenlik kimliği haline getirilmek istenmesi bunun ilk işareti sayılırdı. Türkiye, beklendiği üzere bu yeni konsepte karşı çıkacaktı, öyle de oldu. Fakat ortada bir sorun vardı.
Bu mesele Türkiye ile AB arasında, Danimarka Başbakanı Rasmussen’in Genel Sekreterliğe getirilmesiyle ilgili somut bir çekişmeye dönüştü. Türkiye, Rasmussen’i istemiyordu ama “görünürdeki itirazları”na rağmen Rasmussen NATO Genel Sekreterliğine seçildi.
“Görünürdeki itirazlar” diyorum, çünkü itirazların hiçbirisinin arkasında durulmadı. Türkiye’nin talebine göre “Rasmussen İslam dünyasından özür dileyecek, aleyhte propaganda yapan Roj TV’yi kapattıracak” dendi. Hz. Peygamber’e ağır hakaretleri içeren karikatürler dolayısıyla bu haberler İslam dünyasında büyük bir heyecan uyandırdı. Türkiye Başbakanı R. Tayyip Erdoğan’ın Davos’tan sonra ikinci büyük çıkış gibi algılandı. Lakin haberlerin mürekkebi kurumadan Danimarka Savcısı, özür dilemek veya bir TV’yi kapattırmanın Rasmussen’i aştığını söyledi.
Beklendiği üzere Rasmussen seçildi; ne özür diledi ne de Roj Tv konusunda herhangi bir gelişme kaydedildi. Hatta Rasmussen “karikatür krizi” konusunda şahsi fikrini koruduğunu söylemeyi de ihmal etmedi. Oli Rehn’in yaptığı açıklama ise çok daha inciticiydi: Rehn’in sözleri iç medyada yer almadı, buna mukabil hükümet yanlısı medya her zaman yaptığı gibi, “Türkiye’nin NATO’ya müstahak olduğu dersi verdiği” propagandasına başladı, kamuoyunun büyük bir bölümü de -biraz da psikolojisini rahatlatma ihtiyacından olacak- bu yalan propagandayı memnuniyetle satın aldı.
Bu arada başka bir gelişme yaşandı, kimse bundan da yeterince bahsetmedi: Fransa NATO’nun askeri kanadına döndü. 1966’da Charles de Gaulle’un kararıyla Fransa NATO’nun askeri kanadından ayrılmıştı. 17 Mart 2009’da Fransa parlamentosu dönüş için karar aldı. Bunun için NATO üyesi ülkelerinin oybirliği lazım. Türkiye bu konuda da “veto hakkı”nı kullanmadı. Oysa aynı Fransa, Obama “Türkiye’yi AB’ye almalısınız” dediğinde “Sen işine bak” dedi, Merkel de açıkça “İmtiyazlı ortaklıktan başka Türkiye için bir seçenek olmadığını” belirtmişti. Benim de şahsi kanaatime göre Türkiye’nin yeri Batı İttifakı içinde yer almak değildi, İslam Birliği’ydi. Bu arada AB içinde “imtiyazlı ortak” olarak yer alması en uygun seçenekti.
Burada iç kamuoyuna dönük başarı üstüne başarı kaydettiği söylenen Türkiye neden
a) Rasmussen’in NATO Genel sekreterliğini,
b) Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşünü,
c) Arnavutluk ve Hırvatistan’ın üyeliğini veto etmedi?
Mesela “Ey Avrupa, madem AB yolunda bana zorluk çıkarıyorsun, ben de en tabii hakkımı kullanıyorum, üyelik sürecimi kolaylaştırmadıkça, ben de vetolarımı kaldırmam” diyemez miydi? Hatırlayalım, Yunanistan, anlaşmalara aykırı olarak “veto hakkını” bir şantaj aracı olarak kullandı, Kıbrıs Rum kesimini AB üyesi yaptı, şimdi aynı Kıbrıs, süreçleri vetolarıyla tıkayabiliyor.
ABD Başkanı Barak Obama “Amerika İslam’la savaşmayacak” demişti. Ama Rasmussen gibi İslam karşıtlığıyla ün kazanan bir şahini NATO Genel sekreterliğine getirdi. Rasmussen açıkça “Türkiye asla AB üyesi olmayacak” demişti. Çünkü Türkiye farklı bir dünyanın ülkesidir ki bu doğrudur. 21. yüzyılın ilk çeyreğine geldiğimizde Obama’nın sözlerinin birer propaganda olduğu ortaya çıktı. Şimdi başında en çok bize güvendiği Trump’ın olduğu dünkü Amerika, Afganistan’ı işgal etti, 400 bin Afganlı’yı katletti; akabinde Irak’ı işgal edip 1 milyon insanın ölümüne yol açtı, 500 bin bebeğin ivedi ihtiyacı olan ilaçların erişimine izin vermedi, yüzbinlerce kadının dul, çocukları yetim bıraktı, bugün de Siyonist İsrail için İran’a iki defa saldırdı, ilkokul çocuklarını katletti, sivil yerleşim alanlarını tahrip etti; İsrail’e Gazze’de insanlık suçu soykırıma ortak oldu.
O zamanlar çoğu insan safça, Rasmussen’in basit anlamda “ifade özgürlüğü” çerçevesinde 30 Eylül 2005’te yayınlanan ve haklı olarak büyük infiallere yol açan karikatürleri savunduğunu sanıyordu. Hayır, bu yanlıştı. Karikatürler birer semboldü ve Batı’daki fanatik güçlerin İslam dünyasına karşı açık savaşlarının bir enstrümanı olarak kullanılıyordu. Akabinde meydanlarda Kur’an mushaflarını yakma eylemleri başladı. Rasmussen’in “özür dileceği” söylentileri çıkınca Danimarka Özgür Basın Derneği Başkanı Lars Hedegeaard şunları dedi: “Rasmussen’in İstanbul’da İslam dünyasına zeytin dalı uzatmasına tepki gösteriyoruz. İslam dünyasının incinmiş olması bizi rahatsız etmiş değil”.
Karikatür krizinin politik anlamı şuydu:
1) Hz. Peygamber (s.a)’e yapılan hakaret “medeniyetler çatışması”nın bir parçasıydı; halen de öyle kullanılıyor.
2) Karikatürler İslamofobi konsepti çerçevesinde yürütülmüş bir projeydi. Rasmussen o günlerde yaptığı açıklamalarla İslam dünyasındaki gösterilerin artmasına sebep oldu, bilerek yangına körükle gitti.
3) Avrupa içinde yabancı düşmanlığını yaymayı ve sağcı-ırkçı partilere güç kazandırmayı amaçlıyordu.
Rasmussen, Afganistan ve Irak’ın işgalinde Bush’un Tony Blair’den sonra en hararetli destekçisi olarak öne çıkmıştı. Bu durumda tesadüfen seçilmiş bir isim olamazdı. “Biz İslam’la savaşmayacağız” demesine rağmen Obama’nın Rasmussen’i seçmesi; AB ülkelerinin Rasmussen’i ortak aday olarak göstermesi ve bu konuda Türkiye’yi azarlarcasına açıklama yapmaları, bundan sonra NATO’nun müdahale etmeyi planladığı bölgelerin özelliğiyle bir arada düşünüldüğünde, Batı’nın İslam dünyasına “barış, diyalog ve işbirliği” değil, aksine çatışmadan başka seçenek bırakmadığını ima ediyordu. Amerika ve NATO Müslümanlara musibet ve felaketlerden başka anlam taşımıyordu.
Anlaşılan, yeni dönemde ABD, İslam dünyasına, ama özellikle Afganistan-Pakistan hattına saldırılarını NATO üzerinden yapmayı planlıyordu, Türkiye’yi de yanına katmak istiyordu, Türkiye bugün olduğu gibi ne Amerika’nın ne NATO’nun hatırını kıracak değildi.
Kısaca bu NATO eski NATO değil, neler olup bittiğine son yılların gelişmesini takip ederek anlamaya çalışalım.


