1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. NATO, Türkiye ve İslam Dünyası
Ali Bulaç

Ali Bulaç

NATO, Türkiye ve İslam Dünyası

A+A-

Genel söyleme bakılırsa, NATO’nun üç ana dönemden geçip bugüne geldiği kabul edilir: 1949-1991 arası Soğuk Savaş dönemi (1.0),  1991-2022 arası dönem (2.0), Yeni Stratejik Konsept’in benimsendiği 2022 (3.0).

Yeni dönemin belirgin özelliği Rusya’nın Ukrayna’ya ilan ettiği savaş. Bu durumda 3. Dönem Rus tehdidine karşı yeni konsepti ima eder.

2026 Ankara zirvesinde bu belirgin bir şekilde ifade edilmişse de, ortada cevapsız kalan soru, 2. Dönem’de NATO için “kimin tehdit oluşturduğu ve NATO’nun hangi bölgelere operasyon düzenlediği” sorusudur.

Bundan önceki beş yazımda 2. Dönem’de NATO’nun pek açık olmasa da, yetkililerin verdikleri beyanatlardan ve düzenlenen askeri operasyonlardan hareketle NATO’nun dönem boyunca İslam’ı tehdit gördüğünü ve Müslüman bölgelerde toplu cinayetlere varan operasyonlar düzenlediğini göstermeye çalıştım. Nedense NATO’yla ilgili analizler yapıldığında bu gerçek görmezlikten geliniyor.

2026 Ankara zirvesinde buna İran’a karşı hasmane tavır da eklenmiş oldu. Her ne kadar İran’a karşı 2025’te 12 ve 2026’da 40 günlük  savaşta NATO, Amerika ve İsrail’in yanında durmadıysa da,

a. 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı başladığında Amerika’yla beraber NATO’nun belli başlı üye ülkeleri gününde soluğu Akdeniz’de İsrail’in yanında yer aldılar;
b. Ankara Zirvesinde de Amerika ve İsrail’in saldırılarını haklı buldular, Hürmüz Boğazı üzerindeki İran ablukasının kaldırılmasını talep ettiler.

Binaenaleyh, eğer NATO’ya ilişkin yaptığımız tespitler ‘yanlış’ değilse; zirve toplantılarında açıkça ifade edilmese de gerek yetkililerin gerek uzmanların altını çizdiği gibi NATO’nun yeni dönemde kendine belirlediği ana stratejik hedefler, “İslam Dünyası’nın Batı karşısında –veya Batı’nın izni dışında- güç birliği oluşturmasına imkan vermemek; Batı’ya karşı koyabilecek herhangi bir gücün teşekkülüne engel olmak. NATO’nun ajandasında “Bölgede İsrail’den daha güçlü ve daha etkin bir gücün oluşmasına fırsat vermemek; İslam Dünyası’nın enerji kaynaklarını, enerji nakil hatlarını, beşeri ve tabii zenginliklerini kontrol etmek; İslam’ın sosyo-kültürel bir din, alternatif bir medeniyet ve bölgesel-küresel bir sistem olarak iddia sahibi olmasının önüne geçmek” var ise, Türkiye’nin bu konseptte yeri, misyonu ve rolü nedir?

Gayet açıktır: 21. yüzyılın ilk yıllarından bu yana NATO, İslam ülkelerini işgal etmekte, yurdu için savaşan insanları ve masum sivilleri öldürmektedir. Kimi yerde “kitle imha silahlarını, kimi yerde demokrasi ve özgürlük getirme vaadi, kimi yerde terörü ve teröristleri önleme, kimi yerde kadını özgürleştirme” bahanesiyle operasyonlar yürütmektedir.

Bu demektir ki, İslam Dünyası ile NATO arasında çıkar birliği yoktur ve bu NATO’ya üye olan bütün ülkeler için geçerlidir. Yani konumlanışı, yeni tehdit değerlendirmesi ve el’an yürüttüğü savaşlar dolayısıyla Türkiye de, ilk ve son tahlilde İslam Dünyası’nın yanında değil, NATO ittifakının aktif üyesi olması hasebiyle İslam Dünyası’nın karşısında, ona hasmane tutuma sahip bulunan küresel bir gücün yanında yer almış bulunmaktadır.

Bu gerçek bize şunu ima etmektedir:

1) Türkiye, bu konumu ve rolüyle İslam Dünyası’nda ‘lider’ olamaz. Ki zaten doğru olanı Türkiye’nin İslam Dünyası ile birlikte yeni bir İttihad’ın imkanlarını araştırıp gerçekleştirmesidir. Müslümanlar “ümmet” bilinciyle siyasi bir birlik oluşturacaklarsa, birliğin kökü-kaynağı (üm) ve lideri (imam) “ümmet”in kendisidir. Milli-ulusal, kavim, mezhep referanslı liderlik, ifadesini modern cahiliyede bulan dava ve iddiadır.

2) Türkiye, kendi başına, bağımsız bir dış politika ve tutum tayin edemez. Çeyrek asırdır bize telkin edilen “Biz bağımsız bir ülkeyiz, iznimiz olmadan bölgede yaprak kımıldamaz, bölgede yükselmekte olan gücüz, Batı/Amerika bizim önemimizi kavradı” söylemi herhangi bir hakikate dayanmıyor. Batılılar bu pohpohlamaları yaparak bizi kendi kirli amaçları doğrultusunda kullanıyorlar. Türkiye NATO veya Amerika ile birlikte olduğu sürece “özerk bir güvenlik mimarisi” de inşa edemez.

Biz orta boy bir ülkeyiz, bizim için onurlu seçenek Haçlı emperyalizmin ve Yahudi siyonizmin güvenlik mimarisine hizmet etmek değil, bu mimariye karşı mücadele veren güçler ve milyonlarca Müslümanla yeni bir mimari inşa etmektir. Bugün emperyalizme ve siyonizme karşı mücadele veren İran gibi biz de mücadele verebilecek potansiyele ve imkanlara sahibiz, eksik olan şey Batıya sığıntı yaşamanın bize sağladığı sahte rahatlık ve konfordan vazgeçebilecek siyasi ve ruhsal cesaretten yoksun olmamızdır. Öğretilmiş çaresizlik bizi sahte bir konfor sağlamakta ama bu konfor her seferinde Müslüman dünyanın, mazlum insanların aleyhinde bir yerde durmamıza sebep olmaktadır. Mevcut durumda Türkiye, mazlum ve mağdur Müslümanların yanında değil, küresel ve bölgesel zorbaların safında yer almaktadır.

Esasında yeni dönemde ülkelerin “tam bağımsız” olmaları beklenemez, şart da değildir. Mevcut küresel konjonktürde aslolan “karşılıklı bağımlılık”tır. Ancak bunun sizin lehinize işler bir süreç sayılabilmesi için sizin “belirlenen ve etkilenen ülke” olmanız kadar “belirleyen ve etkilenen ülke” olmanızla da ilgilidir. Türkiye, bu uluslar arası konumda sadece “belirlenen ve etkilenen ülke”dir. NATO çerçevesinde “Yunanistan ve Fransa’nın ittifakın askeri kanadına dönüşlerinde, Rasmussen’in genel sekreter seçilmesinde, İran ve Rusya’ya karşı kurulan radar sisteminin Malatya’da konuşlandırılmasında, Libya’nın bombalanmasında” bunu gördük. Afganistan’da NATO kuvvetleri sivil öldürürken, Amerikan askerleri Müslüman cesetler üzerine işerken, Kur’an mushafları yakılırken, medreseler bombalanırken Türkiye sesini çıkarmadı.

Her ne kadar açıklanan yeni konseptte Rusya tehdit olarak görülmüşse de NATO’nun müdahaleleri genişleyebilir, Suriye, Lübnan, İran ve başka İslam topraklarına da yayılabilir, biz Türkiye olarak yine propaganda makinasını hareket geçirip “Ne kadar büyük bir ülke olduğumuzu, bölge halkının bizi nasıl hayranlıkla izlediğini, işgal altındaki ülkelerde Müslüman halk Türk bayrağını görünce nasıl hüngür hüngür ağladığını” anlatmaya çalışacağız. Birgün bakacağız ki, İslam Dünyası tümüyle tıpkı Moğol ve Haçlılar zamanındaki gibi yabancı güçlerin istilası altına girmiştir, biz de bu istilanın parçası olmuşuz.

İslam dünyası ile emperyalist ve Siyonist blok (ABD, Avrupa ve İsrail) arasında temel çatışmalar sürdükçe -ki giderek daha da şiddetlenerek devam edecektir-, bizim İslam dünyası lehine yapabileceğimiz yegane şey, iç kamuoyuna dönük maddi ve pratik hiçbir karşılığı olmayan retorikler üretmekten ibaret olacaktır. Müslümanların tek bir çıkış yolu var, o da İslam Birliği’ni kurmaktır; İran’ın dışarıda  bırakılacağı bölgesel bir birlik fikri, -söz gelimi Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ittifakı-, Amerika’nın kontrolünde, Amerikan çıkarlarını ve İsrail’in güvenliğini koruyan bölgesel NATO olacaktır. Amerika ile Avrupa arasındaki ihtilaf, Müslüman dünyayı emperyalist ve Siyonist saldırılardan korumaz. ABD ve Avrupa, İslam dünyasının kontrol altına alınması ve İsrail’in korunması konusunda ortak bir kanaate ve kabule sahiptirler. Elan İsrail, Lübnan, Filistin ve Suriye’de işgallerini sürdürüyor; 8 Temmuz günü Ankara’da Şara, onu başa getiren Trump’ın önünde uslu bir kedi gibi otururken, Şam’ın 16 km. yakınında konuşlanan İsrail, işgal ettiği Güney Suriye’yi boşaltmayacağını, aksine buraya yerleşimcileri getirip yerleştireceğini resmen açıkladı, şimdi dediğini yapıyor.

6 yazıda NATO’ya ilişkin eleştirileri sıralarken reel politiği görmezlikten gelmedim, bugünkü hükümetin de pozisyon değiştireceği beklentisi içinde değilim. Hatta “Hürmüz’ün mayınlardan temizlenmesinde rol alacağını” açıklaması, İran’la Amerika ve İsrail yanında savaşa dahil olması tehlikesini de beraberinde getirir. İşaret ettiklerim her biri reel politikte ve jeostratejik karşılığı olan “ideal politik”tir, bir gün bunlar reel politiğe dönüşecektir. Tih sürgünü 40 yıl sürse de, o gün gelecektir. Bu İlahi bir Vaad’tır. (1)

Notlar

(1) 1987 yılında İstanbul’da Cağaloğlu’ndaki Gazeteciler Cemiyeti’nde Kenan Evren’in basın toplantısına katılmıştım. Muktedir General, konuşmasına bir uyarı ve bir “espri”yle başladı. Uyarı şuydu: “Çocuklar, bakın NATO konusunu konuşacağım, aleyhte soru sormak yasak.” Espri de şuydu: “Çocuklar çok flaş patlatıyorsunuz, gazetenin patronu size kızar ha!”

39 sene sonra 7-8 Temmuz 2026 Ankara zirvesini izlerken, Kenan Evren’i hatırladım, hiçbir şey değişmiş değil. NATO’yu protesto etmek, aleyhte gösteri yapmak, slogan atmak yasak.

Önceki ve Sonraki Yazılar