1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Melikler Venezuallaya Girince
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Melikler Venezuallaya Girince

A+A-

Dedi ki: “Gerçekten hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar, böyle yaparlar.” (27/Neml, 34.)

Venezualla’nın meşru devlet başkanı Nikolas Madaoru’nun Amerikan kuvvetleri tarafından derdest edilmesi olayını (3 Ocak 2026) bana Hz. Süleyman-Saba Melikesi hikayesini bir kere daha tarihte olayların tekerrür, şahısların tekrar ettiğini hatırlatmış oldu.

Anlaşıldığı kadarıyla Hz. Süleyman Saba Melikesi ve ülkesi hakkında belli bir bilgiye sahip bulunmaktaydı ama yeterli değildi. Bir süreliğine kaybolan Hüdhüd ona doğru bilgiler getirmektedir. Ne Süleyman ne cinler gaybı bilmiyor, Hüdhüd ancak oraya gidince birtakım bilgilere sahip olabiliyor.

 “Her bilenin üstünde bir bilen vardır” (12/Yusuf, 76) fehvasınca onun bilmediklerini bilenler vardır. Hüdhüd onun adına Yemen’e kadar uzanmış, bilgi toplayıp gelmiştir: Keşif amaçlı gezisi sırasında ilginç bir ülkeyle karşılaşmıştır, yöneticileri bir kadındır, görkemli bir tahta oturmaktadır yani siyasi ve idari nüfuzu ülkenin her tarafına ulaşabilmektedir (arşun azim), refah ve bolluk içinde yaşamaktadırlar. Fakat ciddi sorunları vardır, şeytana kanıp Allah’tan başka varlıklara, gözle görünür gök cisimlerinin en büyüğü olan güneşe tapınmaktadırlar. Bu onların doğru yoldan sapmalarının sebebidir. İnanç şekilleri ve hayat tarzları kendilerine doğru ve çekici görünüyor ama hakikatte hidayet üzere değildirler ve bundan dolayı da çeşitli sorunlar yaşıyorlar. Çoğu zaman hidayet üzere olmayıp da tutturduğu hayat tarzından, sahip oldukları refah ve zenginlikten, yüksek maddi imkân ve avantajlardan ve hatta batıl inançlardan hoşnut olanlar, yaşadıkları sorunların gerçek sebeplerini teşhis edemezler.

Sebe’lilerin de durumu budur.

Oysa onların varoluş gayesi varlık âleminde saklı olanı ortaya çıkaran, insanların gizlediklerini açığa vuran Allah’a ibadet etmeleridir. Bunca zenginlik, refah ve bolluk, maksadın hâsıl olduğu anlamına gelmez, salt kendi hatırına iktisadi büyüme ve yüksek refah seviyesi merkezinde Allah’ın birliği (tevhid) ve ilahi hükümlerin hayatı belirleme rolü yoksa hiçbir şey ifade etmez. Şeytan Sebe’ halkını yüksek refah ve maddi imkân ve ihtişamlı bir medeniyetle oyalamakta, asıl varoluş amaçları dışında ömür tüketmelerini sağlamaktadır. Zenginlikleri ve muhteşem medeniyetleri asli ve hakiki varoluşsal sorunları üzerinde düşünmelerine mani olmaktadır. Burada Hüdhüd, emrinde olduğu Süleyman aleyhisselâmın hem nübüvvet hem siyasi olarak misyonunu tam kavramış olarak Sebe’ krallığının çarpıcı resmini çizmektedir.

Hz. Sülyeman, Hüdhüd’ün söylediklerini test etmek üzere ona Saba melikesine iletmek üzere bir mektup verir. Mektup tabii ki bir iki satırdan ibaret değildir, kendisi ve hükümdarlığı hakkında bilgiler vermekte, melike Belkıs’tan birtakım taleplerde bulunmaktadır. Mektup melike (Kraliçe)ye ulaştırılır.

Burada dikkat çekici nokta Süleyman aleyhisselâmın Hüdhüd’ün verdiği habere güvenip Saba Melikesi veya krallığıyla ilgili hemen harekete geçmemesi, kuşun getirdiği haberi doğrulama, tahkik etme lüzumunu hissetmesidir. Bu da bize “Hüdhüd fasık bir varlık” olmamasına rağmen, Hucurat sûresinde (49/6) sözü geçen “haberin tahkiki” gerektiğini hatırlatmaktadır. Haber getiren “fasık” değilse de konu hayli önemliyse çok yönlü araştırma lüzumu vardır. Yeterince araştırılmamış bir haber veya bilgiye dayanılarak alınacak yanlış karar ve yapılacak uygulamalar büyük fecaatleri celbeder, haksızlıklara sebebiyet verebilir. Nice iç çatışma, kavga ve savaş eksik veya tamamen kasıtlı yanlış enformasyon sonucu çıkmaktadır.

Belkıs yüksek düzeydeki devlet erkânını toplar, durumu müzakere eder. Mektubun kimden geldiğini bilmektedir: “Bu, Süleyman’dandır ve ‘Şüphesiz Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla’ (başlamakta)dır.” Hz. Süleyman önce mektubu kendisinin gönderdiğini beyan eder, böyle yazmakla kendi şahsını-ismini –haşa- Allah’ın isminin önüne geçirmiş değildir. Hiç kimsenin, hele bir peygamberin ismini Allah’ın yüce ismi önüne geçirmesi düşünülemez. Bize bir mektup geldiğinde zarfı açıp okumadan önce kimden geldiğine bakarız. Mektup Süleyman’dandır. Süleyman hem hükümdar hem peygamberdir; söze “Allah’ın ismiyle” başlamaktadır.

Hz. Süleyman, Yemenlilerden kendisine büyüklenerek karşı konulmaması ve Müslüman olmalarını istemektedir. Burada cevabı aranan bir soru vardır: Acaba Süleyman aleyhisselâm “Bana Müslüman olarak gelin” dediğinde “siyasi hâkimiyetimi kabul edin mi?” demek istemiş yoksa İslamiyet’e girin mi, dimeiştir? Her ikisini kastetmiş olması en doğru ihtimaldir. Ancak bu davet, hükümdar kimliğinden önce gelen peygamber kimliğinin kendisine yüklediği görevdir. Her peygamber insanları Allah’ın iradesine teslim olmaya, yani Müslüman olmaya davet eder, zira davet risaletin en önemli görevlerinden biridir.

Şu halde Süleyman, istilacı bir hükümdar değil, tebliğ yapan bir peygamber olarak hareket etmektedir.

Anlaşıldığı kadarıyla Belkıs kendi başına karar vermiyor, kendileriyle durumu müzakere ettiği devlet erkânı ülkelerini savunabilecek askeri güç ve donanıma sahip olduklarını rapor ettikten sonra kararı kraliçeye bırakırlar. Bu da o zamanın yönetiminde de belli bir siyasi edep ve yönetim terbiyesi ve işlerin şura/istişare ile yürütülmekte olduğunu göstermektedir. M.Ö. X. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Sebe Melikesinin ülkesinde bir yönetim hiyerarşisinin varlığı gözlerden kaçmıyor. Herkes görev sorumluluklarını bilmektedir. Devlet yönetiminde danışma ve müzakereye önem verilmektedir. Üstelik bir kadının yönettiği ülkede belirgin bir siyasi huzursuzluk yoktur, varsa eğer batıl inançları ve hayat tarzları dolayısıyla yaşanan sosyal ve psikolojik sorunlardır. Demek ki Batılı siyaset bilimcilerinin (mesela Thomas Hobbes, öl. 1679) ) geriye dönük tarihi kurguladıkları üzere beşeriyet dünyanın her tarafında “doğa halinde”, sürü şeklinde yaşamış değildir. Yer yer bu tarz yaşantılar sürmüş olsa bile genel örf ve hayat tarzları bu yönde değildir.

Müzakere sırasında Saba melikesi ilginç bir cümle kullanmaktadır:

“Gerçekten hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar, böyle yaparlar.”

Bu da tarihin bir başka realitesine işaret etmektedir. Zorbalar, ganimet ve talan peşinde olanlar başka ülkelere saldırıp da hâkimiyetleri altına geçirdikleri zaman halkın onur sahibi zümrelerini zelil kılarlar, boyunduruk altına alır, onları aşağılık işlerde istihdam eder, böylelikle o toplumun tabii dokusunu bozarlar. Yağma ve sömürü peşinde olan bütün sömürücü güçlerin, işgalcilerin yaptıkları budur. Bu onların siretleridir, takip ettikleri temel politik tutumdur. Bu çerçevede haklı ve mücbir bir sebep olmadıkça başkalarının toprakları işgal edilemez; toprağı, yurdu işgal edilenin savunma hakkı temel haklar arasında yer almaktadır.

Melikenin İşte onlar, böyle yaparlar demesinden topluluklar arası yaygın adet ve teamüllerin bu yönde sürdüğünü anlıyoruz. Ancak Saba melikesi Hz. Süleyman hakkında sağlıklı bilgilere sahip değildir, onun da ordularını toplayıp üstüne geleceğinden, diğerleri gibi ülkesini harabeye çevirip onurlarıyla oynayacağından kaygı duymaktadır. Güneşe tapan bir toplumun Allah’ın birliği inancını merkeze almış adil bir yönetimin bu yollara tevessül etmeyeceğini bilmiyor.

Belkıs belli ki zeki bir kadın, temkinli bir yöneticidir, mektup sahibi Süleyman aleyhisselamı denemek ister, ona hayli yüklü hediyeler gönderir. İbn-i Abbas’a göre melikenin öğrenmek istediği şudur: Eğer Hz. Süleyman hediyeleri kabul ederse gözü krallığının maddi ve ekonomik kaynaklarındadır; niyeti halkını boyunduruk altına almak, maddi kaynaklarını yağmalamaktır. Hediyeleri kabul etmezse, başka bir dava peşindedir. Çünkü mesajına “Allah’ın adıyla” başlamıştır. Hz. Süleyman mesajı hemen anlar ve gelen elçilere gözünün mal ve servette olmadığını belirtir. Fazlasıyla malı ve mülkü vardır, Allah’ın kendisine ihsan ettikleri daha çok ve daha hayırlıdır. Hz. Süleyman’ın davası başkadır, hediyeleri geri çevirir.

Esasında onların kendi rızalarıyla gelip teslim olmalarına da mahal bırakmak istemez, kendileriyle danıştığı heyete, onlar gelmeden kim onları buraya getirebilir, diye sorar. “İfrit“ ortaya atılır ve Hz. Süleyman makamından kalkmadan onları getirebileceğini söyler. İfrit isim sıfattır, çabuk hareket eden, çevik, son derece zeki, kurnaz, kendine özgü hile ve teknikleri olan birine denir; bu sıfat cinler için kullanıldığı gibi, insanlar için de kullanıldığını söyler.

İfrit yerinden kalkmadan Saba melikesini getirebileceğini söyler ama yanlarından kendisine kitaptan bir bilgi/ilim virlimş olan göz açıp kapanıncaya kadar Belkıs’i Kudüs’e getirir (27/Neml, 39-40.)

Zorba Amerikalılar niçin Venezualla’ya müdahale ettiler, hiçbir suçu olmayan Maduro(yu aşağılayarak derdest ettiler? Öne sürdükleri uyuşturucu, göçmen vd. bütün gerekçeler gülünç bahaneler. Irak’ı da nükleer silah gerekçesiyle işgal ettiler, sonra yalan olduğunu kendileri de itiraf etti.

Venezualla, dünya petrol yataklarının yüzde 20’sine sahip, Chavez ve Maduro petrolü Amerikan şirketlerinden alıp millileştirmişlerdi. Yegane suçları buydu. Şimdi Venezualla yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla Amerikalılara peşkeş çekilecek, bir Kongre üyesi açıkça “Amerikan şirketleri bayram yapacak” dedi. İran’da Muhammed Musaddıka, Şili’de Salvador Allende’ye karşı darbe yapmalarının sebebi de buydu.

Şimdi Amerika, gözünü İran’a ve Meksika’ya dikmiş. Elbette yüce Allah ihmal etmez, imhal eder. Çünkü “zulm ile abad olanın akibeti berbad olur” bu da ilahi sünnettir.

Önceki ve Sonraki Yazılar