1. YAZARLAR

  2. Yıldıray Oğur

  3. ‘Lüzumundan fazla münevver’
Yıldıray Oğur

Yıldıray Oğur

‘Lüzumundan fazla münevver’

A+A-

Ahmet Davutoğlu, bir manifestoyla siyasete veda etti.

Ama İzmir’in süper laik CHP’li belediye başkanının bile AK Parti’ye el salladığı zamanlarda AK Parti’nin ikinci genel başkanının siyasete muhalif bir manifestoyla veda etmesi muhalif çevrelerin yüreğindeki stratejik derinliği çok yüksek Davutoğlu nefretini yatıştırmaya yetmedi.

Davutoğlu, her zaman karşısında renkli bir “haters gonna hate” ittifakı buldu.

AK Partiler onu Reis’e karşı CHP’yle işbirliği yapmakla suçlarken, CHP’liler içinse her zaman AK Parti’nin İslamcı ve Neo Osmanlıcı Dışişleri Bakanı olarak kaldı.

Aleviler ve solcular Esad’ın mutlu laik ülkesindeki “huzuru” kaçırdığı için onu asla affetmedi.

Reisçiler ise Paris’te IŞİD’in bastığı Charlie Hedbo’nun anmasında yürüdüğü için…

DEM çizgisindeki Kürtler, kendi yanlışlarıyla yüzleşemedikleri 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 arasında olanların sorumluluğunu ona yıktılar, milliyetçiler çözüm sürecinin faturasını Serok Ahmet’e kestiler.

Liberaller için “İttihatçı, neo Osmanlıcı”, Pelikancılar için “Alman ajanı” oldu.

Halbuki Davutoğlu’nun Başbakanlık yıllarında, CHP’yle koalisyon görüşmeleri yapan, çözüm sürecini Dolmabahçe Mutabakatı’na kadar getiren, henüz hiç kayyım atamamış, henüz Kavala’yı, Demirtaş’ı, Büyükada’dakileri, Brunson’ı tutuklamamış, yolsuzluk yaptığı iddia edilen bakanları istifa ettirip, Yüce Divan’a göndermeye çalışmış, gazetecilerle ve muhalefetle diyaloğa açık bugün özlemle hatırlanacak bir AK Parti vardı.

Yani bu kadar kin biriktirecek kadar kimsenin ayağına basmamıştı.

Ama Davutoğlu’nun hem şansı hem şansızlığı hem içeride hem de dışarıda derin bir kırılma döneminin siyasi aktörü olmasıydı.

Arap Baharı’nın yükselişinin rüzgarını arkasına almış çok popüler bir Dışişleri Bakanıydı.

Ama aynı zamanda Arap Baharı’nın çöküşünün yükü omuzlarında kalmış bir Başbakan oldu.

Çözüm Süreci’nin Serok Ahmet’i, Hendek Olayları’nın kamu düzeni açıklamaları yapan Başbakanıydı.

Paris’ten Boston’a bütün dünyayla birlikte Türkiye’yi de vuran IŞİD katliamlarının, bizzat PKK’nın başlattığı şehir savaşlarının ağır siyasi faturası ona yıkıldı.

Davutoğlu, aktörü olmadığı uluslararası alt üst oluşların sanki esas failiymiş gibi suçlandı.

Türkiye Suriye’deki katliamlara, Mısır’daki darbeye karşı yalnızlaştıkça, buna stratejik yalnızlık dendi.

Bu stratejik yalnızlıktan çıkıp Putin’le, Esad’la, Sisi’yle yeni bir dünya kurmak gerekiyordu ama Davutoğlu’nun tarih bilgisi, ümmet bilinci ona adım attırmadı.

Davutoğlu’nun akademik formasyonu, onu her meselenin tarihini, ahlakını ve uluslararası sonuçlarını birlikte düşünmeye sevk ediyordu.

Oysa siyaset çoğu zaman eksik bilgiyle, zaman baskısı altında ve geri dönüşü olmayan süfli kararlar almayı gerektiren bir işti.

Davutoğlu’nun tarih bilgisi dış politikasına ufuk kazandırdı.

Ama aynı tarih bilgisi, siyasetin gerektirdiği sert pragmatizmi benimsemesini de zorlaştırdı.

Uzun yıllar aslında Erdoğan’ın söylediği Emevi Camii’nde namaz sözüyle Suriye’deki başarısızlık üzerine yıkıldı ama Esad devrilip Emevi Camii’nde namaz kılınınca kimse zaferden ona hisse vermedi.

İçeride de benzer büyük kırılmalar ona denk geldi.

Gezi, 17/25 Aralık travmaları iktidarı ve AK Parti’yi dönüştürürken Erdoğan’ın yanında durdu.

Bu sadakat ona, Gül’ün tasfiye edildiği Başbakanlık ve AK Parti Genel Başkanlığı’nın yolunu açtı.

Ama bu travmalardan sonra Erdoğan da siyasette değişmişti.

Davutoğlu, gücün tek elde toplanma trendini hem göremedi hem de demokratik refleksleri bunu kabul etmek istemedi.

Gücü bizzat kendinden bilip, kendi yolundan, kendi yöntemleriyle gitmeye çalışınca da kendi tasfiyesinin yolunu açtı.

Belki Erdoğan’ı idare etmeyi bilseydi, kendi itibarından olurdu ama Türkiye ve AK Parti için daha iyi olabilirdi.

Ama Davutoğlu’nun egosu ve ahlakı bu kadar düşük profilli olmaya imkan vermedi.

İç politikada da zayıf yanı aslında en güçlü yanı oldu.

Bilgisi ve ahlakı.

Ahlakı bir noktadan sonra zaafa dönüştü.

Çünkü ahlaki sınırlar, herkesin uyduğu bir oyunda erdemdir. Kimsenin uymadığı bir güç mücadelesinde ise çoğu zaman size karşı kullanılacak bir zaaftır.

Tarih şuuru, dava bilinci, bazen insanın kendisini savunmasını bile engeller. Çünkü hareketi korumayı, kendini korumanın önüne koyarsınız.

Bu yüzden Pelikan’la açık bir hesaplaşmaya girmedi. Çünkü bunu kişisel bir kavga değil, davaya zarar verecek bir iç çatışma olarak gördü. Oysa karşı taraf aynı tereddüdü taşımıyordu.

Kimsenin o kadar da inanmadığı bir davaya bağlılığı ona karşı kullanıldı.

Davutoğlu fikir yönetmeyi, insan yönetmekten daha iyi biliyordu. Ama akademide talebe yetiştiren ilişki biçimiyle, siyasette kadro yöneten ilişki biçimi aynı değildi.

İnsan yetiştirmeyi, insan yönetmek sandı; talebelerinden siyasi sadakat bekledi.

Siyasette sadakat ise sadece fikirlere değil, güç dağıtabilmeye de bağlıdır. Davutoğlu bunu en acı şekilde yaşadı.

Stratejik derinlik kitabı üzerine kitap yazmış talebeleri, yıllar sonra dış politika üzerine yazdıkları kitaplarda onu tüm fotoğraflardan makasla kesip çıkardılar.

Davutoğlu, siyaseti hiçbir zaman akademisyenliğinden tamamen ayıramadı.

Rakiplerinin hamlelerini sadece güç mücadelesi olarak değil, aynı zamanda fikrî ve ahlaki zeminde değerlendirdi. Oysa rakipleri için mesele haklı olmak değil, üstün gelmekti.

Türkiye’de güçten düşenlere karşı acımasız bir siyasi kültür var.

Güç kaybı, sadece siyasi pozisyonu değil itibarı da aşındırıyor.

Davutoğlu da bu kötü kültürel refleksin kurbanlarından biri oldu.

Gözümüzün önünde Twitter’da yayınlanan bir bildiriyle Başbakanlıktan düşürülen ve bunu sessizce kabul eden bir siyasetçi için de “Kurtlukta düşeni yemek kanundur” prensibi çalıştı.

Sadece iktidar içinde değil, muhalif çevrelerin gözünde de zayıf ve kolay hedef alınabilir bir siyasetçiye dönüştü.

Onun fikirleri veya siyasi muhasebesi çoğu zaman tartışılmadı; zayıflığı tartışıldı. Güç kaybı, adeta haklılığını da tartışmalı hale getirdi.

Davutoğlu, bir anda hem eski yol arkadaşlarının hem de yıllardır karşısında duranların rahatlıkla hedef alabildiği bir isme dönüştü.

Artık onu savunmanın da, ona saldırmanın da siyasi maliyeti kalmamıştı.

Bu insanın kötücül tarafıyla ilgili kısmı.

Ama sadece bu kadar da değil.

Davutoğlu’nun Hocalığı da pek çok kesim için farklı nedenlerle sinir bozucu oldu.

1990’larda Bilim ve Sanat Vakfı’nda Hint medeniyeti okumaları yürüten, Çin düşüncesindeki gelenekçi dönüşümü yakından takip eden, Japon düşünürü Toshihiko Izutsu’nun semantik yönteminden yararlanan, Alman fenomenolojisinin “hayat dünyası”, “ben-idraki” ve “dünya görüşü” gibi kavramlarını İslam düşüncesiyle buluşturmaya çalışan Batı metafiziği eleştirisinden Husserl’e, Heidegger’den Charles Taylor’a kadar uzanan geniş bir literatürü, İslam düşüncesinin yeniden yorumlanması arayışıyla birlikte okuyan gerçek bir entelektüel Davutoğlu.

En yakın çalışma arkadaşları için bile böyle bir Hoca’nın yanında olmak bitmeyen ama bir gün bitmesi istenen bir talebelik demekti.

Muhafazakar çevreler için bu kadar fazla şeyi bilen ve o yüzden pek dinlemeyen bir Hoca ile yoldaşlık zor oldu.

Laik çevreler için ise durum daha kültürel bir gıcıklıktı.

Erdoğan siyasi bir rakipti. Davutoğlu ise sadece siyasi rakip değil, kültürel ve ideolojik bir rakipti.

Muhafazakâr bir siyasetçinin entelektüel olabileceği fikri, Türkiye’deki seküler elitin bir kısmı için başlı başına rahatsız ediciydi.

Davutoğlu’na sol entelektüel çevrelerin bitmeyen aşırı öfkesinin kaynağı onun İstanbul Erkekli, Boğaziçili ama İslamcı ve donanımlı bir entelektüel olarak yarattığı istisnai halin bütün hayatlarını anlamlandıran cahil-eğitimli dikotomisini bozması oldu.

O istisna yok edilmeliydi.

O yüzden kitapları okunmadan derinliksiz ilan edildi.

Uluslararası akademik ortamda “Ben Davutoğlu’nun öğrencisiydim, gelin size onu anlatayım” diye kariyer yapmış bir akademisyen bile bu entelektüel düşmanlığının parçası oldu.

Davutoğlu’nun trajedisi, siyasete fazla fikirle gelmesiydi. Güç mücadelelerinin hüküm sürdüğü bir alana, ahlaki ve entelektüel bir dil taşımaya çalıştı. Siyasetin sığ sularında ontolojik ve epistemolojik olarak fazla kaldı.

Hocalık ve siyasetçilik arasında bir tercih yapması gerektiğini bir türlü kabul edemedi.

Siyaset yaparken bile kitaplar yazdı.

Halbuki siyasette entelektüel sermaye her zaman siyasi sermayeye dönüşmez. Ontolojiden doğrudan siyasi pratik çıkmaz.

Ama Davutoğlu bu yapısal ve kültürel olarak olmazların üzerine üzerine gitti.

Tarihsel olarak çok iyi bildiği Nizamülmülk, İbn Haldun, Ahmet Cevdet Paşa’nın tecrübeleri bir daha tekrarlanamazdı.

Tarihin zarları her zaman aynı gelmiyordu. Bu asla kazanamayacağı bir kumardı. Şehir Üniversitesi o kumarda kaybedildi.

Nazım Hikmet 1943''te Kemal Tahir''e yazdığı mektupta, sosyal psikolog Muzaffer Şerif' için “lüzumundan fazla münevver” demişti.

Böyle bir ülkede, böyle bir siyasette Davutoğlu “lüzumundan fazla münevver” kaldı.

O kadarına ihtiyaç yoktu…

Önceki ve Sonraki Yazılar