1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Kur'an, Mezhep ve Atalarımız
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Kur'an, Mezhep ve Atalarımız

A+A-

İran ABD/İsrail savaşı bütün şiddetiyle devam ederken bazı çevreler –mihraklar demek lazım- Sünni-Şii ayrımına dayalı mezhepçiliği gündeme taşıyor. İslam aleminde farklı itikadi/kelami ve fıkhi mezheplerin varlığı bir vakıa. Mezheplere tabii ve meşru çerçevede birer mektep/ekol gözüyle bakmak lazım. Kur’an ve Sünnet bakış açısından ilahi rızayı hedefleyen bir yaşama tarzını belirlemeye çalışırken, belli bir usül takip eden yüksek derecedeki alimler, farklı yorumlar/içtihatlar yapmış. İlahi hitabı ve hükümleri hikmet ve maksat amaçlı anlama çabalarının farklı olması ilahi nimet ve rahmettir, bu sayede Müslümanlar tek bir mezhebe mahkum edilmekten kurtulurlar. Mezheplere karşı çıkanlar da aslında kendi mezheplerini tek doğru hakikat ve yegane yol kabul ederler.

Ne var ki mezhepler her zaman tamamen nazari/teorik yorum farkından doğmuyor. Tefsir ve içtihat farklılığına dayalı mezhep anlayışından ayrı Hz. Peygamber (s.a.)’in irtihalinden sonra ilk nesil Müslümanlar yani sahabeler arasında vuku bulan siyasi ihtilaflar ve bunun çatışmalara ve savaşa dönüşmüş olması, Sünni Şii ayrımında temel alınmaktadır. Sahabeler arasında vuku bulan ihtilafın makul, insani ve sosyo-politik sebepleri vardır, ne kadar bizce yanlış ve hatalı olsa da söz konusu ihtilaf ve çatışmalar İslam’ın hakikatine, ilahi özüne halel getirmez, sahiplerini bağlar. Belli bir tarih felsefesi ve belli bir usul takip edilerek olayların tamamı –bir kısmı hayli üzücü olsa bile- açıklanabilir. Sorumluluk sahibi ilim ve fikir adamları bunu yapmalılar, yapıyorlar da. Ancak bu müessif olayları bugün de cereyan ediyormuş gibi sıcak gündemin meselesi haline getirmek, İslam’a ve Müslümanlara büyük zararlar verir, İslam düşmanlarına hizmet eder, bu açıdan iyi niyetle de olsa mezhep farkını tefrika ve husumette malzeme kullananlar gaflet, kötü niyetle kullananlar ihanet içindedirler, her iki grup da suçlu-günahkâr mücrimlerdir, yaptıkları işler haramdır.

Bu konuda sıhhatli bir bakış açısına sahip olmak için Kur’an-ı Kerim’e müracaat etmek lazım. Bakın şanı yüce Allah ne buyurur:

Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.” (2/Bakara, 134, 141)

Ümmet” irili ufaklı sayısal anlamda insan topluluğu demektir. (1) Gelip geçen ümmet” belli bir insan topluluğunun yaşanmış hayatlarını ifade eder. Tarih birbirini takip eden yaşanmış hayatlar arasındaki sürekliliktir. İlk insanla başladı kıyametle sona erecektir. Yaşanmış hayatların tekrarı mümkün olmadığına göre, her yaşanmakta olan hayat bize yeni bir imkân, yeni bir fırsat sunar. Bu anlamda tarihin, insanın zihni tutum ve davranışları üzerinde “etkileyici rolü”nü kabul etmekle beraber, “belirleyici bir güce sahip olmadığı”nı da görmek lazımdır. Aksi olsaydı, tarih bizatihi (li-aynihi) kader olurdu, bu ise, bizim zihnimizde kendisine bir güç, irade ve bilinç atfettiğimiz, dolayısıyla vehmimizde kudret sahibi kıldığımız bir kavramın bizi rüzgârın önüne kattığı yapraklar gibi sürüklemesi anlamına gelir. Ne iktisadi ve sosyal ne de ferdi ve devletlerarası ilişkiler mutlak anlamda tarihin etkisi altında gelişir. Tarih kader olmadığına göre deterministçe bizi belirlemez, yargılamaz da. Hegel’in iddia ettiğinin aksine ne zamanın ruhu vardır ne de tarihin; bu retorikler insanların dünya görüşlerini içinde yaşadıkları zamana atfetmelerinden kaynaklanan edebi cümlelerdir.

Tarih birini veya bir topluluğu iyi veya kötü yazabilir ama kendisi hakem, mahkeme veya hâkim değildir. Suç ve günahkarları, mücrimlerin cinayet ve hak ihlallerini tarihe havale etmek, hak ve adaleti boşluğa atmaktır. Mücrimleri dünyada adalet sahipleri yargılayacak, gözden kaçanları veya cezadan yırtanları Din Günü’nde yüce Allah yargılayıp cezalandıracaktır.

Tarihin etkileyici (li-gayrihi) faktörü görmezlikten gelinmeyeceğine göre, geçmişte yaşanmış hayatları belli kriterler içinden değerlendirmek lazım. Geçmişte yaşayan insanlar hangi ölçülerde iyiliği, güzelliği, hakkaniyeti ve adaleti temel alıp sistemler kurdular, kendi aralarındaki ilişkileri barışçıl ve adil zeminlerde geliştirdiler, buna bakmalı.

Tarihte referans alınacak olan iyilik (birr ve takva), güzellik (ihsan), doğruluk (sıdk ve sadakat), Hakka ittiba (İlahi hükümlere taat), adalet (kıst ve adl) ve Allah’a derin bağlılık (haşyet) olmalıdır. Atalarımız, ölen babamız gibi bize miras bırakır. Bu, iyi de olabilir kötü de olabilir. Kur’an-ı Kerim, ataların bıraktığı her mirasa sahip çıkılmaması gerektiğini belirtir. Çünkü temel alınacak olan “Nesep” değil, “Sebep”tir. Her şeyin açığa, “sırların ortaya çıkacağı” (86/Tarık, 9) herkese yaptığı şeyin karşılığının verileceği Din Günü’nde “O gün, onların arasında nesep bağları olmadığı gibi (birbirlerinin durumlarını da) soruşturmazlar” (23/Mü’minun, 10).

Bizim şu veya bu soya, ırk veya etnik kökene bağlı olmamız, kurtuluşumuzun ne vesilesidir ne teminatıdır. Herkes kendi yaptıklarından sorumludur: Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.” Bir hadis-i şerifte bu çarpıcı bir biçimde şöyle ifade edilmektedir: “Ey Muhammed’in halası Safiye ve ey Muhammed’in kızı Fatıma! Kıyamet günü bana yapıp ettikleriniz (amelleriniz)le gelin, neseplerinizle değil. Biliniz ki ben, Allah’ın vereceği hiçbir şeyi (hükmü) sizden gideremem. Ameli kendisini yavaşlatan kimseyi, nesebi hızlandırıp cennete götüremez” (Ebu Davud, İlim, 1).

Tarihle veya atalarla övünmek değil, iyilikle övünmek gerekir. Atalarımız iyi şeyler yapmışlarsa över, yaptıkları iyilikleri devam ettiririz, kötülük yapmışlarsa, bu onların suçu ve kusurudur. Biz onların yaptıklarından sorumlu değiliz, onlar adına bedel ödemek zorunda da değiliz. Onların kötülüklerine sahip çıkmak, kötülüğü devam ettirmek, kötülüğe süreklilik kazandırmak anlamına gelir. “Kim bir kötülük yaparsa, cezasını bulur” (4/Nisa, 123); “Herkes kendi aleyhine kazanır” (6/En’am, 164) ve “Hiç kimse başkasının yükünü (suç ve günahını) çekmez” (16/İsra, 15). Ne bugünkü din müntesipleri atalarının yaptıklarından dolayı sorumludurlar, ne insanlığın kendisi Âdem’in günahından dolayı ebedi günahı üstlenir.

Hz. İbrahim, İshak ve Yakup, İsrailoğullarının atalarıdır. Bu atalar bir topluluktu, başarıyla sınavlarını verdiler ve dünyadan çekildiler. Hz. Musa’dan başlamak üzere İsrailoğulları, İlahi emirlere itaat etmediler, Tevrat tarafından da teyit edildiği üzere lanetlendiler (2). Ama bugün onlar tarihlerinin esiri değildirler. İsterlerse, ıslah-ı nefs ederlerse kendi tarihlerine karşı özgürleşirler. İbrahim, İshak, Yakup ve diğerleri (Allah’ın selamı üzerlerinde olsun), onları kurtarmaz, onlara mensubiyet kurtuluşun vesilesi değildir. Bu, Müslümanlar için de geçerli bir kuraldır. Müslümanlar da Kitap ehli de kuruntuya kapılmamalı (4/Nisa, 123). Kendilerine gelen bunca bilgiye rağmen, Müslümanlar da yüz çevirecek olurlarsa, peygamber ve onun takipçisi olduğunu iddia edenlerin yükümlülükleri ayrıdır (24/Nur, 54). Önemine binaen bu konu, aynı cümle kalıplarıyla 141. ayette tekrar vurgulanacaktır.

Bu geniş pencereden bakınca, sahabeler arası ortaya çıkan ihtilaf (Hz. Peygamber’den sonra halife seçimi; Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer, Hz. Osman’ın tatbikatı ve tutumu, Hz. Ali’nin mücadelesi, Hz. Hüseyin’in şehadeti vd.) tarihte vuku bulmuş hadiselerdir, bu hadiseler üzerinde düşünür, gerekli dersleri çıkarırız. Ama her Allah’ın günü, sanki iki saat önce cereyan etmiş gibi karşılıklı atışma ve fitne çıkarma malzemesi yapmak büyük bir hatadır.

Geçmişte kim ne yaptıysa, Mahkeme-i Kübra’da karşılığını bulacaktır; zerre miktarı hayır veya zerre miktarı şer olsa da (99/Zilzal, 7-8).

Biz, her insanın işlediklerini, yaptıklarını kendi boynuna doladık, kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.” (17/İsra, 13-15)

Bizim gafilce kışkırtıcılık yapmamız, Haçlı ve Siyonist çetesinin işine yarayacak işler yapmamız, başımızı öyle bir belaya sokar ki, bizi hiç kimse kurtaramaz.

Ey insanlar, Rabb’inizden korkup-sakının ve öyle bir günün azabından çekinip-korkun ki, (o gün hiç) bir baba, çocuğu için bir karşılık veremez ve (hiç) bir çocuk da babası için bir şeyi verebilecek (durumda) değildir. Şüphesiz Allah’ın va’di haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın.” (31/Lokman, 33)

Bugün yüce Allah’ın –azı müstesna- lanetlediği bu kavim bir kere daha savaş ateşini tutuşturmuş durumda. Şu veya bu kavme, şu veya bu mezhebe, şu veya bu bölgeye duyduğumuz antipati yüzünden Allah’ın lanetlediği bu kavmin tutuşturduğu ateşe odun taşımayalım. Müslümanların bir kısmı (İran, Lübnan Hizbullahı, Yemen ve Filistinliler) Müslümanların tümüne düşman Haçlı emperyalizmine ve Siyonizm’e karşı cihadın en güzeliyle savaşırlarken, mezhepçilik yaparak gaflet ve ihanet içinde olanlar bilsinler ki, sırtlarında taşıdıkları odunlar cehennemin yolunu tutmuş bulunmaktadır.

Yahudiler: “Allah’ın eli sıkıdır” dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır; O’nun iki eli açıktır, nasıl dilerse infak eder. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun taşkınlıklarını ve inkârlarını arttıracaktır. Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş tutuştularsa Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah bozguncuları sevmez.” (5/Maide, 64)

Notlar

1. “Üm” veya “imamet” kökünden türeme kelime, evrensel inanç birliğini ifade ettiği ve Medine Vesikası’nda yer aldığı gibi, “İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (câmi’a) teşkil ederler” (Madde: 2). Din farkı gözetmeksizin, bir arada yaşama iradesini göstermiş bulunan insanların karşılıklı muarefe, müzakere ve muahede ile oluşturdukları siyasi birliği de ifade eder. Ayette ise önceki ayetlerde zikredilen Hz. İbrahim ve torunları yani İsrailoğullarıdır. Yüce Allah, onları bir “ümmet” olarak tanımlıyor. Burada, soy veya etnik kökenin değil, ümmete mesnet teşkil eden inancın vurgulanması önemlidir.

2. https://turk.incil.me/2012/09/22/history-of-the-israelites-did-the-curses-of-musa-pbuh-come-to-pass/?gad_source=1&gad_campaignid=21687198432&gbraid=0AAAAAovjlOU_B-VUEUvAIRTJ8biq_E54S&gclid=Cj0KCQjwsdnNBhC4ARIsAA_3hejo2lnwv2M-zYY0NbmCuU49Qj-SFAe-0nA-Qp4hxvVEj_pgQVFNjdgaAjPFEALw_wcB. (Bkz. 5/Maide, 54)

Önceki ve Sonraki Yazılar