1. YAZARLAR

  2. Mustafa Çağrıcı

  3. “İslâmî literatürde ‘Hürriyet’ kavramı”
Mustafa Çağrıcı

Mustafa Çağrıcı

“İslâmî literatürde ‘Hürriyet’ kavramı”

A+A-

Türkçe’deki özgürlük, İngilizce’deki freedom ve Fransızca’daki liberté karşılığı olarak günümüz Arapçasında el-hurriyye (hürriyet) kelimesi kullanıyorsa da bu son kelime Kur’an’da, hadislerde ve diğer klasik İslâm kaynaklarında özel olarak “köle olmama durumu” anlamını içerir. Eski sözlüklerde genellikle “hür” (el-hurr) kelimesinin, “köle (abd) olmayan, şerefli, soylu, her şeyin en iyisi” gibi anlamlara geldiği belirtilmekle yetinilir. Hürriyetin “şeref ve asalet” anlamında kullanımı da yaygındı. Ayrıca hür kelimesi sosyal seviyede “seyyid”i (köle olmayan, efendi), hürre de “seyyide”yi (câriye olmayan, hanım) ifade ederdi.

Kur’an-ı Kerim’de hürriyet kelimesi geçmez. Bir ayette hür kelimesi “efendi” (‘köle’nin zıddı) anlamında iki defa tekrar edilmiştir (Bakara 2/178). Ayrıca beş ayette “köleyi hürriyetine kavuşturma” anlamında ‘tahrîr’ kelimesi geçmektedir. Hadislerde de belirtilen anlamlarıyla sıkça kullanılmıştır.

Bilhassa ahlâk, tasavvuf ve felsefe kaynaklarında ‘hürriyet’in giderek ahlâkî anlama doğru kaydığı görülmektedir. Fârâbî, geleneğe uyarak ‘kerem’ ile eşanlamlı saydığı ‘hürriyet’i, kibirlenme ve alçalma (nezâlet) şeklindeki iki aşırılığın ortasında yer alan erdemi ifade ettiğini belirtir. Gazzâlî ise tasavvuf geleneğine uyarak ‘hürriyet’i daha çok “tutkuların esaretinden kurtuluş” anlamında kullanmıştır; “Kanaatte hürriyet ve izzet vardır” derken bunu kasteder (İhyâʾ, Kahire 1332, III, 242-243). Gazzâlî, İhyâʾnın “Hubbu’l-câh” bölümünde, “De ki: Ruh Rabbimin emrindendir” (İsrâ 17/85) mealindeki ayete dayanarak ruhun tanrısal (rabbânî) bir gerçeklik olduğunu düşünür. İnsandaki mevki tutkusunun da yetkinlik (kemal) arayışından ileri geldiğini, yetkinliğin üç temel unsuru bulunduğunu belirtir ve bunları kudret, ilim, hürriyet şeklinde sıralar. İnsanın sönmeyen arzusu olan “bağımsızlaşmak suretiyle varlık ve yetkinlikte tekleşmek” ancak ilim ve hürriyet erdemlerinin kazanılmasıyla gerçekleşebilir.

***

Fârâbî’nin dilinde ahlâkî açıdan hürriyet, insanın, eylemlerinin kendisine sağlayacağı peşin hazlara kapılmadan, iyi (cemîl) ile kötü (kabîh) arasında ayrım yaparak iyi olanı seçip yapma yeteneğidir. İnsanın iyi olanı seçip yapabilmesi için hem sağlıklı düşünüp taşınma (cevdetü’r-reviyye) kapasitesine hem de böyle bir düşünüp taşınmanın gerektirdiği istikamette eylemde bulunmayı sağlayacak bir kararlılık ve irade gücüne (kuvvetü’l-azîme) sahip olması gerekir. Fârâbî, büyük önem verdiği sağlıklı düşünme ve irade gücüne sahip olan insanı ‘hür’, bunlardan yoksun olanı ‘hayvanî insan’, sağlıklı düşünebildiği halde irade gücünden yoksun olanı da ‘köle tabiatlı’ olarak nitelemektedir.

Fârâbî, devletleri sınıflandırırken “erdemli devlet”in karşısına koyduğu yetkin olmayan devletlerden birinin de “cemâî devlet” (halk yönetimi, demokrasi) olduğunu belirtir. Bu devletin temel özelliği, kuruluşunda bireylerin özgür olmalarının amaçlanmış bulunmasıdır. Toplumsal birliklerin bir türü de “hürler devletindeki hürriyet birliği”dir (es-Siyâsetü’l-medeniyye, Haydarabad 1346, s. 58). ‘Cemâî devlette yönetim halk iradesine dayandığı için böyle bir toplum, erdemli insanların, filozofların, hatip ve şairlerin yetişmesine, sonuçta erdemli topluma dönüşmeye elverişlidir (aynı eser, s. 69-72).

Fârâbî’nin hürriyet kavramını ahlâkî anlamının yanında siyasi ve toplumsal özgürlük bağlamında da ele alması oldukça önemliydi. Buradan ilerleyerek siyasal otorite ile vatandaşların özgürlükleri arasında sağlıklı ilişki kuran bir siyaset ve hukuk düşüncesine ve pratiğine ulaşılabilirdi. Fakat bu yaklaşım daha sonraki İslâm âlim ve düşünürleri tarafından -geliştirilmek şöyle dursun- görmezlikten gelinmiştir.

***

Dünya düşünce tarihinde ahlâk felsefesinin başta gelen problemlerinden olan özgürlük sorunu İslâm düşünce tarihinde filozoflar arasında önemli bir tartışma konusu teşkil etmezken kelâm ilminde yoğun olarak tartışılmıştır. Fakat temelde ahlâk ile ilgili olan bu ilke kelâmda ulûhiyet merkezli ele alınmış olup, asıl maksat, ahlâka zemin oluşturmak düşüncesiyle insanın özgürlüğünü ispatlamaktan ziyade, Allah’ı ‘zulüm’den tenzih etmek olmuştur. Ayrıca ilgili literatürde hürriyet kelimesinin yerine çoğunlukla “hür irade” veya “seçme hürriyeti” anlamında ihtiyar kelimesi tercih edilmiştir.

Klasik İslâm siyaset kültüründe iyi yönetim ve kötü yönetim üzerine pek çok tartışma yapılmıştır. Ancak Bernard Lewis’in de dediği gibi, bu tartışmalarda konunun üzerinde durulan boyutu özgürlük değil adalet olmuştur (İslâm’ın Siyasal Söylemi, çev. Ünsal Oskay, İstanbul 1993, s. 79). 18. yüzyıl Osmanlı resmî ve siyasî dilinde özgürlük anlamında ilk kullanılan kelime Farsça serbestî olmuştur. Nitekim Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) metninin İtalyanca’sındaki “liberi” (özgür) kelimesi Türkçe metinde “serbest” ile karşılanmıştır (Lewis, a.g.e., s. 129-132, 188). Bazen ‘hür’ yerine yine Farsça ‘âzâd’ kelimesi de kullanılırdı. 19. yüzyıldan itibaren serbestî yerine hürriyet kullanılmaya başlamış ve bu kelimesi herkesi büyüleyen bir kavram haline dönüşmüş, pek çok edebî, fikrî ve siyasî yazıya konu olmuş, bu başlığı taşıyan dergi ve gazeteler çıkarılmış, partiler kurulmuştur.

Önceki ve Sonraki Yazılar